
Modern düşünce tarihinde İslam, pek çok seküler ideoloji tarafından kendi kavramsal setleri dahilinde yeniden yorumlanmaya çalışılmıştır. Bu çabalar içerisinde en nev-i şahsına münhasır ve sistemli olanlardan biri, kuşkusuz Hikmet Kıvılcımlı’nın “Tarih Tezi” bağlamında geliştirdiği İslam yorumudur. Kıvılcımlı, İslam’ı “Antika Tarih”in en büyük “tarihsel devrimi” olarak selamlamış, onu tefeci-bezirgân sermayeye karşı bir “ilk sosyalizm” savunusu olarak konumlandırmıştır. Kıvılcımlı’nın bu takdirkâr (!) tutumu, aslında ontolojik bir indirgemeciliğin ve vahyin aşkın (transcendental) mahiyetini maddeye hapsetmenin bir ürünüdür.
Kıvılcımlı’nın düşünce sistemindeki temel handikap, Uluhiyet kavramını toplumsal süreçlerin bir yansıması veya “yasa”ların bir sembolü olarak görmesidir. Kıvılcımlı’ya göre “Allah”, doğa ve toplum gidişinin insan bilincindeki en yoğunlaşmış ifadesidir. Bu yaklaşım, Allah’ı Vâcibü’l-Vücud (varlığı zorunlu olan) ve Münezzeh (noksan sıfatlardan uzak) bir yaratıcı olmaktan çıkarıp, tarihin motoru olan “üretici güçlerin” bir fonksiyonuna dönüştürür.
Mücerret fikrin tefekküründe madde ruhun emrinde bir enstrüman iken, Kıvılcımlı’da ruh (ve din), maddenin gelişim seyri içinde şekillenen bir üstyapı kurumudur. Bu, İslam’ın temel rüknü olan Tevhid akidesinin, sosyolojik bir “birlik” ihtiyacına indirgenmesidir ki; böyle bir bakış açısı, inancın metafizik zeminini bütünüyle ortadan kaldırır.
Kıvılcımlı, Hz. Peygamber’i (s.a.v) “Antika Tarih”in en büyük dehası ve bir toplumsal devrimci olarak niteler. Ona göre nübüvvet, göçebe komün geleneklerinin çökmekte olduğu bir vasatta, toplumun bekasını sağlayacak yeni bir nizam kurma “bilgeliğidir”. Burada vahiy, gökten inen ilahi bir kelam değil, “toplumun bilinçaltından süzülen kolektif bir zorunluluk” olarak tecelli eder.
Bu perspektif, İslam’ın kesbî değil, vehbî (ilahi bir hibe) olan nübüvvet anlayışıyla taban tabana zıttır. Peygamber’i sadece tarihsel şartların doğurduğu bir “üstün insan” kategorisine sokmak, O’nun “Âlemlere Rahmet” olma vasfını ve vahy-i ilahiyi tebliğ eden memuriyetini yok saymaktır. Kıvılcımlı’nın “Muhammed Rejimi” olarak kavramsallaştırdığı yapı, manevi derinliğinden arındırılmış, sadece bir “idari-iktisadi model” düzeyine çekilmiş bir karikatürden ibaret kalmaktadır.
Kıvılcımlı, İslam’ın başlangıçtaki başarısını “İlkel Sosyalizm” (Komün) geleneklerine bağlar ve Osmanlı’daki “Dirlik Düzeni”ni bu geleneğin bir devamı olarak görür. Ona göre İslam, mülkiyeti toplumsallaştırmaya (Mirî Toprak) çalışmış, ancak “Tefeci-Bezirgân Sermaye” bu düzeni zamanla bozmuştur. Kıvılcımlı’nın İslam’a olan ilgisinin temelinde yatan “İlkel Sosyalizm” vurgusu, aslında dini bir ideolojiye payanda yapma gayretidir. Kur’an-ı Kerim’in mülkiyet ve infaka dair hükümlerini “Bezirgân sermayeye karşı ortaklaşmacı bir kalkışma” olarak okuması, metnin zahirini ve batınını ideolojik bir süzgeçten geçirmek demektir.
İslam, mülkiyeti reddetmez; onu “emanet” bilinciyle sınırlandırır ve zekat gibi müesseselerle sosyal adaleti tesis eder. Ancak Kıvılcımlı, İslam’daki bu adalet arayışını modern sınıf çatışması teorileriyle eşitleyerek, dini bütünüyle dünyevi bir “eşitlik” projesine indirger. Oysa İslam’ın hedefi sadece karnı tok bir toplum değil, “kulluk” bilincine ermiş bir insanlıktır. Kıvılcımlı’da ise “insan”, ekonomik ilişkilerin bir mahsulü olmaktan öteye gidemez. Kıvılcımlı’nın İslam’ı zorlama bir “sosyalist” kalıba sokma çabası, İslam’ın nevi şahsına münhasır (kendine özgü) iktisadi ve içtimai nizamını tahrif etmektedir. “Büyük Doğu”nun “İdeolocya Örgüsü”nde ifade edilen “İslam nizamı” ne Batı’nın liberal kapitalizmine ne de Doğu’nun maddeci sosyalizmine sığar. Kıvılcımlı ise İslam’ı, Marksist bir tarih şeması içinde sadece bir “durak” veya “araç” olarak konumlandırır.
Sonuç olarak, Hikmet Kıvılcımlı, İslam’ı “gerici bir afyon” olarak gören sığ Batıcı-sol anlayıştan ayrılması ve bu toprakların ruh köküyle (İslam Medeniyeti) hesaplaşması bakımından dikkate değer bir figürdür. Ancak, İslam’ı maddeci bir tarih felsefesinin içine hapsederek, ruhu maddeye, vahyi sosyolojiye ve Allah’ı bir “doğa yasasına” indirgemesi kabul edilemez bir sapmadır. “Büyük Doğu-İBDA”nın ruhçu ve aksiyoner İslam anlayışı karşısında Kıvılcımlı’nın teorileri, hakikatin sadece kabuğuna (maddi-tarihsel sürece) dokunan, ancak özünü (iman ve metafizik) ıskalayan bir “antropolojik İslamoloji” denemesi olarak kalmaktadır.
Küresel Enerji Maliyetleri Havacılık Devini Vurdu. Lufthansa Yakıt Krizi Nedeniyle 20 Bin Uçuşu İptal Ediyor.…
Stratejik sınırlara doğru: Yeni Türk dış politikası Uluslararası sistemin çok boyutlu rekabet dinamikleriyle şekillendiği günümüzde,…
VELİ ŞİKAYETLERİYLE YÖNETİLEN OKULLAR: ÖĞRETMEN OTORİTESİ EROZYONA MI UĞRUYOR? Eğitim sistemimizde müfredattan ideolojik yaklaşımlara kadar…
Japonya’da genç kuşak, ülkenin pasifist kimliğini korumak ve ABD öncülüğündeki askeri ittifakların bir parçası olmamak…
ABD-İran Geriliminde Dikkat Çeken İddia: ABD Füzelerini Tüketiyor mu? Mühimmat Stoklarına İlişkin Çarpıcı Veriler ABD…
KOYU ERDOĞAN MUHALİFİ KOMUTANDAN İTİRAF GELDİ! Osman Pamukoğlu'nun Sözcü TV'de Saygı Öztürk’ün programında yaptığı açıklamalar,…