
Türkiye’de kitap okuma alışkanlığına ilişkin rakamlar düşündürücü. Son kapsamlı TÜİK verilerine göre 15 yaş ve üzerindeki fertlerin yüzde 69’u son bir yıl içerisinde hiç kitap okumadı. Avrupa Birliği’nde ise 16 yaş ve üzerindekilerin yüzde 52,8’i aynı dönemde en az bir kitap okudu. Peki, ilk emri “Oku!” olan bir dinin mensupları olarak biz neden okumaktan uzaklaşıyoruz?
Kitap okumak yalnızca bir kültür meselesi değildir. Aynı zamanda düşünmek, anlamak, sorgulamak ve medeniyet üretmek meselesidir.
TÜİK’in 2022 Yaşam Kalitesi verileri Türkiye açısından dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor. 15 yaş ve üzerindeki fertlerin yalnızca yüzde 31’i son 12 ay içerisinde en az bir kitap okurken, yüzde 69’u hiç kitap okumadığını belirtti.
Yaş gruplarına bakıldığında gençlerde durum biraz daha iyi. 15-24 yaş grubunda kitap okuyanların oranı yüzde 50,9’a çıkıyor. Ancak yaş ilerledikçe bu oran belirgin biçimde düşüyor.
Bu tablo bize sadece “Türkiye’de kitap okunmuyor” demiyor. Kitabın toplumun önemli bir bölümünde gündelik hayatın doğal bir parçası olmaktan uzaklaştığını gösteriyor.
Eurostat’ın 2022 verilerine göre Avrupa Birliği’nde 16 yaş ve üzerindeki nüfusun yüzde 52,8’i son 12 ay içerisinde en az bir kitap okuduğunu belirtti. Bu oran Lüksemburg’da yüzde 75,2, Danimarka’da yüzde 72,1 ve Estonya’da yüzde 70,7 seviyesinde.
Elbette Türkiye ve Avrupa verilerinin yaş grupları ve metodolojileri tamamen aynı değil. Bu nedenle rakamları birebir karşılaştırmak doğru olmaz. Ancak genel tablo yine de düşündürücü: Türkiye’de kitap okuma alışkanlığının güçlendirilmesi gereken açıkça görülüyor.
Üstelik Eurostat verileri yalnızca basılı kitapları değil, elektronik ve sesli kitapları da kapsıyor.
Türkiye’de kitap okumama konusunda yıllardır iki gerekçe öne çıkıyor:
“Kitaplar pahalı.”
Ve:
“Kitap okumaya zaman bulamıyorum.”
Elbette kitap fiyatlarının yükselmesi önemli bir problemdir. Fakat bugün kitap okumak için mutlaka kitap satın almak da gerekmiyor.
Kütüphaneler, ikinci el kitaplar, e-kitaplar, sesli kitaplar ve dijital kaynaklar geçmişe göre kitaba ulaşmayı çok daha kolay hale getirdi.
O halde bugün belki de daha önemli bir soru sormamız gerekiyor:
Gerçekten zamanımız mı yok, yoksa zamanımızı başka şeylere mi harcıyoruz?
İşte meselenin en önemli taraflarından biri burada.
Eskiden insanın boş zamanını televizyon işgal ediyordu. Bugün ise telefonumuz elimizden düşmüyor.
Bir video…
Bir haber…
Bir mesaj…
Bir paylaşım…
Bir yorum…
Bir başka video…
Derken saatler geçiyor.
Sosyal medyayı bütün kötülüklerin kaynağı ilan etmek elbette doğru değil. Fakat internet ve sosyal medya, insanların boş zamanlarını değerlendirme biçimini ciddi biçimde değiştirdi.
Asıl mesele belki de şudur:
Kitap bizden dikkat ve sabır isterken, sosyal medya bize hızlı ve sürekli değişen içerikler sunuyor.
İnsan birkaç dakikada onlarca içerik tüketmeye alışınca, bir kitabın başında yarım saat sessizce oturmak zorlaşabiliyor.
Böylece çok şey görüyoruz ama çok az şey üzerinde derinlemesine düşünüyoruz.

Fakat Müslümanlar açısından meselenin çok daha derin bir tarafı var.
İslam’ın ilk vahyi bir emirle başladı:
“Oku!”
“Yaratan Rabbinin adıyla oku.”
Ardından kalemden ve öğretmekten söz edildi. (Alak, 96/1-5)
Bu başlangıç son derece anlamlıdır.
İslam, insanı cehaletten bilgiye, düşüncesizlikten tefekküre ve karanlıktan aydınlığa çağırırken okumayı merkeze koymuştur.
Kur’an-ı Kerim’de:
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9)
buyruluyor.
Bir başka ayette ise Allah’ın iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükselteceği bildiriliyor. (Mücadele, 58/11)
Öyleyse kitap okumak bizim için yalnızca kültürel bir alışkanlık olmamalı.
İlimle kurduğumuz ilişkinin bir parçası olmalı.
Okumayan insan sadece kitap okumamış olmaz.
Düşünme alışkanlığını da kaybedebilir.
Bir sosyal medya paylaşımını araştırmadan doğru kabul edebilir. Bir başlıktan hareketle hüküm verebilir. Kısa videolarla uzun ve karmaşık meseleleri anlamaya çalışabilir.
Çünkü kitap insana sadece bilgi vermez.
Sabretmeyi, düşünmeyi, sorgulamayı ve bir fikrin peşinden gitmeyi öğretir.
İslam medeniyetinin güçlü dönemlerine baktığımızda da bunun izlerini görüyoruz. Kütüphaneler, medreseler, tercüme faaliyetleri ve ilim merkezleri, aynı zamanda büyük bir okuma ve araştırma kültürünün göstergesiydi.
Bugün ise elimizde tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bilgi kaynağı bulunmasına rağmen, dikkatimizi uzun süre bir konu üzerinde tutmakta zorlanıyoruz.
Bugün kendimize şu soruları sormamız gerekiyor:
Günde kaç saat telefon ekranına bakıyoruz?
Kaç dakika kitap okuyoruz?
Evimizde çocuklarımız bizi kitap okurken görüyor mu?
Çocuklarımıza “Telefonu bırak, kitap oku” derken biz telefonu elimizden bırakıyor muyuz?
Belki de artık “Kitap pahalı” veya “Vakit bulamıyorum” demeden önce kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Ben zamanımı neye harcıyorum?”
Çünkü çoğu zaman mesele zamanın yokluğu değil, zamanın nasıl kullanıldığıdır.
İlk vahyin çağrısı hâlâ önümüzde duruyor:
“Oku!”
Belki bugün ihtiyacımız olan şey, yeni bir okuma kampanyasından önce bu çağrıyı yeniden hatırlamaktır.
Çünkü okuyan insan sadece bir kitap bitirmez.
Kendini değiştirir.
Kendini değiştiren insan ailesini, ailesini değiştiren insan toplumu etkiler.
Ve güçlü toplumlar, güçlü medeniyetler kurabilmek için önce okuyan, düşünen ve sorgulayan insanlara ihtiyaç duyar.
İlk emri “Oku!” olan bir ümmet olarak belki de bugün kendimize yeniden sormamız gereken soru şu olmalıdır:
Biz ne zaman yeniden okumaya başlayacağız?
İSLAMİ HABER “MİRAT”