
İmparatorluklar hasmını değil, görevini yerine getiremeyen vasıtalarını tasfiye eder.
Bu soğukkanlı ilke gözetildiğinde, yetmişli yılların sonlarında Tahran’da yaşananlar, duygudan ve romantik “devrim” ile “başkaldırı” söylemlerinden arındırılarak daha gerçekçi bir biçimde okunabilir.
Muhammed Rıza Pehlevî, Batı’nın hasmı olduğu için değil; uzun vadeli kullanıma elverişli olmaktan çıktığı için tasfiye edilmiştir.
Görev süresi dolmuştu, hepsi bu.
Bu, ideolojik bir varsayım yahut seçmeci bir tarih okuması değildir; güç siyasetinin yerleşik kaidelerinden biridir.
Siyasi gerçekçiliğin mimarı sayılan Henry Kissinger, bu kuralı son derece çıplak bir ifadeyle özetler:
“Büyük devletler müttefiklerini ahlâka göre değil, menfaate göre değerlendirir.”
Şah, Amerikan çıkarlarına uzun yıllar hizmet etmiş olmanın kendisine kalıcı bir dokunulmazlık sağlayacağını sandı ve yanıldı.
Güçlü bir ordu inşa etti, bir vekil gibi değil, denk bir muhatap gibi konuşmaya başladı;
Sovyet kartını ima etti,
Ekim Savaşı sonrasında petrol fiyatlarının yükseltilmesinde rol aldı,
Washington’un açık kalmasını tercih ettiği bazı gerilim alanlarını kapattı.
İmparatorluk sözlüğünde bunların hiçbiri “başarı” değildir; her biri potansiyel bir tehdit sayılır.
İşte tam bu noktada, geri sayım başladı.
Şah’tan vazgeçme kararı ne ahlâkîydi ne de klasik mânâda siyasî; tamamen stratejik bir tercihti.
Washington’daki derin yapı şu soruları sorar:
– Bu müttefik bizimle mi, karşımızda mı?
Hayır…
Asıl soru şudur:
– Hâlâ denetlenebilir mi?
– Davranışları öngörülebilir mi?
– Gerektiğinde yönlendirilebilir mi, zorunlu hâllerde gözden çıkarılabilir mi?
Bu sorulara cevap olumsuzsa, geçmiş sadakat tartışılmaz; tarih hatırlanmaz.
Oyuncu değiştirilir.
O kritik anda Washington şu soruyu sormadı:
“Bize en çok kim düşmandır?”
Daha sinsi bir soru sordu:
“Kaosu yönetebilecek, ama kontrolden çıkmayacak olan kimdir?”
Cevap; milliyetçi bir subay olamazdı, herkese cephe alabilirdi.
Solcu bir kadro olamazdı, Moskova’ya savrulabilirdi.
Zayıf bir liberal çevre de olamazdı, arkasında sokak yoktu.
Cevap bir din adamıydı.
Kitleleri harekete geçirebilen, kalabalıkları kışkırtabilen, çevreyi ürküten;
uzun süreli bir çatışma üreten
ve düşmanca söylemine rağmen Batı’ya muhtaç kalacak bir figür…
İşte burada seçimin ustalığı ortaya çıkar..
Humeynî, sonradan anlatıldığı gibi Şah’ın karşıtı değil; ondan farklı bir rol üstlenerek devreye sokulmuş bir devamıydı.
Aralarındaki fark, düzen içindeki yerlerinde değil, kullanılan araçtaydı.
Şah, istikrar aracıydı ve rolünden saptı.
Humeynî ise hesaplı bir kargaşa aracıydı; bölgeyi yeniden şekillendiriyor, ama merkeze doğrudan meydan okumuyordu.
Bu tutum İran’a mahsus bir istisna değildir.
İmparatorluk tarihinin tekrar eden bir davranış biçimidir.
Hannah Arendt, en tehlikeli hâkimiyet biçiminin doğrudan baskı olmadığını;
merkezin geri çekilmiş gibi göründüğü, ama mahalli güçlerin merkez adına birbiriyle çatıştığı düzenekler olduğunu söyler.
Sonrasında olan tam da buydu.
Amerika görünürde geri çekildi;
Humeynî İranı’na ise yıkımı tamamlama vazifesi düştü:
– Irak’la savaş,
– mezhebî yayılma,
– milisler,
– açık bir Sünnî-Şiî çatışması…
Kayıpsız bir geri çekilme,
doğrudan bedel ödemeden üretilen bir kargaşa.
Musaddık ile sonrasında yaşananları birlikte okumak bir entelektüel lüks değil;
Amerikan aklını anlamak için zarurîdir.
Musaddık’a yönelik ilk darbe başarısız olduğunda onu kurtaran tanklar değil, din adamları olmuştu.
Bu ders Amerikan istihbaratının hafızasına kazındı.
O günden sonra dinî kurum, doğal bir hasım değil;
satın alınabilecek, kullanılabilecek yahut başkalarını yiyip bitirmesi için salınabilecek bir araç olarak görüldü.
Neauphle-le-Château, bir sığınma durağı değil;
yumuşak bir harekât merkezidir.
Orada Humeynî, Amerika’nın düşmanı olarak değil;
düşmanlığı iddia edebilen ama fiilen kopmayan bir figür olarak hazırlandı.
Bu çelişki bir hata değil, oyunun özüdür.
Büyük tenakuz da burada yatar:
Amerika kendisine sövenlerden korkmaz;
Amerikasız yaşayabilenlerden korkar.
Sözlü düşmanlıktan değil,
gerçek bağımsızlıktan ürker.
Bu yüzden Şah düştü;
zalim olduğu için değil, bir devlet gibi davranmaya başladığı için.
Bu yüzden Humeynî yükseldi;
devrimci olduğu için değil,
kendinden büyük bir projede tarihî bir rolü üstlenmeyi kabul ettiği için.
Bu durum, böylesi bir soğukkanlılıkla okunmadıkça, olan biten pek çokları için hâlâ bir devrim gibi görülecek; oysa hakikat, bir aracın tasfiye edilip yerine başka bir aracın geçirilmesinden ibarettir.
İhsan el-Fakîh
“Humeynî Hikâyesinin Aslı” adlı kitaptan
(Henüz basılmamıştır)
Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
İSLAMİ HABER “MİRAT”