
İNSAN OKUDUĞUNUN ÖZETİDİR 6
Delikanlının yanından ayrılırken kafasında bir yol haritası çizdi. Kime ve nerelere uğrayacağını belirledi. Güzergâhını zihninde bir kez daha çizdi. Parkın dışına çıkınca şehrin bütün karmaşasının içinde buldu kendini. Korna sesleri, araba motorlarının kulak tırmalayan homurtuları, yakın yerde kurulmuş semt pazarından yükselen bağırışlar, bütün bunlar yetmezmiş gibi modifiye edilen (değiştirilen, kişiselleştirilen) bir araçtan yükselen ve müzikten ziyade Çin işkence aletlerinden birini andıran gürültünün ortasına düşmüştü âdeta. İnsanın yürürken kendini dinlemesine izin vermeyen bir durumdu bu.
Gitmeyi planladığı yere doğru adımlarken sağına soluna bakarak ilerliyordu. Şehrin her dokusunu hissetmek istiyordu sanki. Belki de kendine özgü bir kokusunun olup olmadığını anlamaya çalışıyordu şehrin. Bazı kentlerin bir ruha sahip olduğunu düşünüyordu. Bu ruhla birlikte bir kokusu da var mıydı şehirlerin? Aslında okumaları esnasında bazılarının ıhlamur koktuğuna dair yazılarla karşılaşmıştı. Yine portakal çiçeği kokusunun tüm sokakları dolduran şehirler de varmış. Leylak, hanımeli, lavanta, gül, mercanköşk, fesleğen, ıtır, sardunya kokan şehirlerimiz neden olmasın? Ya da sokakları iğde, çam, turunç, manolya, akasya, defne, gülibrişim, kokan şehirler kimi rahatsız eder ki? Yıllar önce okuduğu ve üzerinde oynanmış ama hakikati ifade eden şu dizeler geldi aklına:
‘’Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı
Betondur artık onlar.’’
Bu sorular ve düşünceler içinde ilk uğrak yerine ulaşmıştı. Burası, bir dostunun mekânıydı. Ara sıra gelir dostuyla dertleşir, muhabbet ederdi. Selamlaşıp kucaklaştılar. Uzun zamandır görüşmemiş iki dostun samimi sarılışıydı bu. Oturdular; sohbete çayı, kahveyi bahane edip uzun uzun konuştular. Konuştukça bazı yüklerinin azaldığını düşünüyorlardı. Ruhlarında bir hafiflik hissediyorlardı. Dünyadaki büyük mutluluklardan birine erişebilmek için dertlerini paylaşabileceği bir dosta sahip olmalıymış insan. Birine ‘dostum’ diyebilmek büyük bir güven de veriyor insana. İkisi de bu mutluluğu ve güveni doyasıya hissediyordu.
Uğrayacağı diğer yerleri hatırladı ve dostundan izin isteyerek ayrıldı yanından. Zaman çok hızlı akmıştı koyu sohbet esnasında. Mesai saatinin sonuna gelinmişti. İşten çıkanlar şehrin caddelerinde kalabalık ve yoğun bir trafik akışı oluşturmuştu. Kaldırımda yürürken birilerine çarpmamak için bir iki ufak akrobatik hareket yapmak gerekiyordu artık. Her şeye rağmen bu kalabalık ve karmaşada bir düzen olduğunu fark etti.
Kendini ikinci uğrak yerinde buluvermişti. Bu, bir sahaftı. Arada sırada gelir, kitapların arsında bir tur atar; ilgisini çeken, birinin terekesinden sahafa gelmiş ilginç öyküsü olan, belki yazarının imzaladığı bir kitap bulursa alır; kendi kitaplığına katardı. Sonra kim bilir onun raflarından kimin raflarına doğru bir yolculuğa çıkar o kitaplar. Ya da o kadar şanslı olmayıp çağın değirmeni ‘geri dönüşüm’ tarafından öğütülecekler mi?
Bir kitap ilgisini çekti. Sayfalarını incitmeden çevirdi. Yazarın imzası vardı ve kimin için imzaladığı yazılıydı. Kitabın sahibini düşündü. Acaba yaşıyor muydu? Bu kitap sahafa nasıl gelmişti. Sahaftan kitabın öyküsünü dinlemek istedi lakin saat ilerlemiş, sahaf da toparlanmaya başlamıştı. Hikâyeyi dinlemeyi başka bir görüşmeye bıraktı. Bahanesi olsun diye de kitabı ayırttı. Bir dahaki gelişinde hem kitabı alacak hem de onun buraya gelişini dinleyecekti. Sahafla birlikte çıktılar.
Mesai çıkışındaki yoğunluk bitmiş, caddeler sakin bir hâl almıştı. Adımlarını hızlandırdı. Eve yakın fırından sıcak bir ekmeği kendine, bir tane de askıya bırakılmak üzere aldı. Evin yolunu tuttu. Karşılaştığı komşularla selamlaştı. Özellikle çocuklara selam veriyordu. ‘Aranızda selamı yayınız.’ ilkesini onlara aşılamaya çalışıyordu. Çocuklar bu ilgiden keyif alıyorlardı. Evine gelmişti. Rutinlerini yerine getirdiler eşiyle birlikte. Akşam, birkaç arkadaşı misafirliğe gelecekti. Onları beklerken eşine yardımcı olmaya çalıştı.
Geldi arkadaşları. Bir araya geldikleri bazı akşamlarda önceden belirledikleri bazı konuları ya da bazı kitapları değerlendiriyorlardı. Bu yaptıklarının kendilerini zihnen diri tuttuğunu inanıyorlardı. Bu akşam, birkaç romanı birlikte değerlendirmeyi tasarlamışlardı. Ian Dallas’ın Gariplerin Kitabı, Paulo Coelho’nun Simyacı ve Hermann Hesse’nin Siddhartha’sıydı belirledikleri kitaplar. Arayış romanı olarak adlandırdıkları romanlardı. Hanımlar başka bir dünyanın içinde seyrüsefer ederlerken onlar bu üç romanı konuştular. Çay, kahve eşliğinde çok keyifli ve verimli bir akşam olmuştu onlar için. Biraz da çocuklar, işler ve diğer dünya meseleleri üzerine sohbeti koyulaştırdılar. Sonra arkadaşları yavaş yavaş ayrıldılar.
Kahvaltısını eşiyle yaptı. Evde ufak tefek tamir işleri vardı, yapabildiklerini yaptı. Diğerleri için usta çağıracaktı. Ali Şeriati’nin ‘İnsanın Dört Zindanı’ kitabını delikanlıya vermek üzere yanına aldı. Eşine çıkacağını haber verdi ve çıktı. Ulucami’ye kadar yürüdü. Vakit gelmişti. Ezan okundu. Namaz sonrası delikanlı ile sözleştikleri mekâna geçti. Onu bekledi. Çok geçmedi geldi. Siparişlerini verdiler, beklerken adam konuşmaya başladı.
Üniversiteyi bitirdim. Birkaç ay içinde görev yerim belli olmuştu. Ama ondan çok önceleri sanki oraya gideceğimi bilircesine okul yıllığında yayınlanması için arkadaşlara verdiğim şiirde görev yerimin ismi geçiyordu. Şiiri seçmişken görev yerimi de seçmiş gibi olmuştum. Bedri Gencer’in şiirindeki ifadeler şöyleydi:
‘’Çok uzaklarda bir yerde bir kuş uçuyor
gönlüme doğru Trabzon’dan kalkmış kanatlarını
germiş yaşanmamış günlere çileyle sabırla özlemle’’
Orada yalnızdım. Yazdığım mektuplar, uzun telefon görüşmeleri dışında okumak ve çevreyi tanımakla geçiyordu zamanım. Burada Murathan Mungan’ın şiirleriyle tanıştım. Attila İlhan’ın şiirleri dışındaki eserlerini de okumaya başladım. Üniversitede okumaya başladığım Ali Şeriati’ye daha çok zaman ayırıyordum. Okumalarım çeşitlilik arz ediyordu. Her biri ayrı bir pencere açıyordu zihnimde. Trabzon’da çok güzel insanlar tanıdım. Selam olsun hepsine. Zaman zaman başvurduğum tefsir ve hadis kitaplarının sayfaları arasında daha çok dolaşıyordum orada. Bir de kendi camiasında bir ayrık otu gibi algılandıkları için çok öne çıkmamış yazarlarla kitabevlerinin raflarında karşılaşıyordum. Bunlardan biri de İdris Küçükömer’di. Düzenin Yabancılaşması adlı eserini birden fazla kez okudum. Gelenekle bağını koparmamış Kemal Tahir’le de eserleri vasıtasıyla tanıştım. Keyifle okudum Esir Şehrin İnsanları’nı, Yorgun Savaşçı’yı Devlet Ana’yı. Okurken onu daha iyi tanıdım.
Yemekleri gelmişti. Konuşmaya bir süre ara verdiler. Delikanlı özellikle İdris Küçükömer’i not almıştı. Geldikleri salaş mekânın yemeklerini lezzeti damak çatlatan cinstendi. Adamın aklına arkadaşlarından İsmail geldi. Ne çok sever İsmail böyle lezzetleri, diye içinden geçirdi. Yemeklerden sonra çay faslına geçince devam etti anlatmaya.
Burada insanı okumaya daha çok vaktim oldu. İnsanı okudukça da aslında elimize alıp sayfaları arasında seyahate çıktığımız kitapların bize bizi anlattığını daha net görmeye başladım. En başarılı yolculuk, kişinin içine doğru yaptığı yolculuktur. Bunu mutasavvıflar ‘Nefsini (kendini) bilen Rabbini bilir.’ şeklinde özetlemişler. Benim okuma yolculuğum, içime doğru yaptığım yolculuğum kitaplarla devam ediyor. Bunun beni diri tuttuğunu söylemeliyim. Şimdi burada sana bir kitap hediye etmek isterim. Ben bunu okurken çok istifade ettim.
Umut ediyorum ki sen de yararlanırsın. Normalde okuyacağı kitabı kişinin kendisinin seçmesini isterim ama bazı kitapların da herkes tarafından okunması gerektiğini düşünürüm. Bu da o kitaplardan biri. Ali Şeriati’nin İnsanın Dört Zindanı. Bizi çevreleyen ve iyi bir insan, iyi bir kul olma özgürlüğümüzü kısıtlayan doğa, tarih, toplum ve insanın kendi zindanından bahsediyor. Kitabı verdi delikanlıya. Kalktı sıkı sıkıya sarıldı delikanlıya. Onu tanıdığı için mutlu olduğunu belirtti. Ona kendi serüveninde başarılar diledi. Delikanlı da bir tevafuk sonucu kendisini tanıdığı için şanslı olduğunu zaman zaman onu aramak istediğini belirtti. Birbirlerine esenlik dileyip ayrıldılar.
Aslında ikisi de birbirlerini nerede bulabileceklerini çok iyi biliyorlardı. Şiir Ağacı, orada durdukça onlar da zaman zaman onun yanında buluşacaklardı.
Adam, bir elini cebine koydu, yavaş adımlarla yürüdü; kadim şehrin dar sokaklarının içinde gözden kayboldu.
EYYUP YÜKSEL
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ
ABD–İsrail Saldırıları 17. Gününde: İran’dan Art Arda Misilleme, Tel Aviv’de Sirenler Çaldı Ortadoğu’da tansiyon giderek…
KADİR GECESİ: KADERİMİZİ BELİRLEYEN GECE Ramazan ayını “ayın sultanı” yapan şey Kur’an’dır. Aynı şekilde Kadir…
İŞGAL ORDUSU İSRAİL, LÜBNAN’IN GÜNEYİNE KARA HAREKÂTI BAŞLATTI Orta Doğu’da aylardır tırmanan gerilim yeni bir…
HIRKA-İ ŞERİF'İN MUHAFAZA EDİLDİĞİ CAMİ: HIRKA-İ ŞERİF CAMİSİ İstanbul'un Fatih ilçesinde bulunan Hırka-i Şerif Camisi,…
İRAN–ABD/İSRAİL SAVAŞININ TÜRKİYE EKONOMİSİNE MUHTEMEL ETKİLERİ 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hava saldırılarıyla…
Yıkıntılar Arasında Kadir Gecesi: Han Yunus’ta Hüzün ve Direniş Bombalanan Camide Kadir Gecesi İdrak Edildi…