
Dünya Kadınlar Günü, kadınların çalışma hayatındaki eşitsizliklere ve sosyal adaletsizliklere karşı verdiği mücadelenin sembolüdür.
1908’de New York City’de kadın işçilerin başlattığı grevler sürecin simgesi oldu.
1910’da Clara Zetkin öncülüğünde uluslararası düzeyde anılması teklif edildi.
1975’te Birleşmiş Milletler tarafından resmî gün olarak kabul edildi.
Bu tarihsel süreç, modern dünyada kadının emeğinin görünür olma mücadelesinin hikâyesidir.
Kadın denildiğinde akla sadece bireysel kimlik gelmez; annelik, insanlığın devamını sağlayan en kutsal sorumluluklardan biridir.
Anne;
Bir çocuğun ilk öğretmeni,
İlk merhamet durağı,
İlk güven limanı,
İlk ahlâk mektebidir.
Bir toplumun karakteri, annelerin yetiştirdiği nesillerle şekillenir. Bu yüzden annelik yalnızca biyolojik bir durum değil; medeniyet kuran bir görevdir.
Gecesini gündüzüne katan, kendi rahatından vazgeçen, evladının acısıyla sarsılan bir annenin emeği ölçülemez. Ne maaşla karşılığı vardır ne de dünyevî bir takdirle tam olarak ödenebilir.
İşte bu yüzden İslam geleneğinde annelik makamı eşsizdir:
“Cennet annelerin ayakları altındadır.”
Bu ifade, anneliği sadece aile içi bir rol olmaktan çıkarır; onu manevî değerin zirvesine yerleştirir.
Sanayi toplumundan günümüze uzanan süreçte kadın emeği;
Ucuz iş gücü olarak görülmüş,
Reklam ve tüketim kültüründe bir vitrin unsuru hâline getirilmiş,
Hem iş hayatında hem ev içinde çift yönlü yük altında bırakılmıştır.
Modern sistemler kadına “özgürlük” vaat ederken çoğu zaman onu;
Üretim çarklarının yorucu temposuna,
Tüketim kültürünün dayattığı beden algısına,
Aile hayatı ile iş hayatı arasında ezilen bir role mahkûm etmiştir.
Bugün birçok kadın hem çalışmak zorunda kalmakta hem de ev içi sorumlulukları tek başına omuzlamaktadır. Bu durum, emeğin görünmezleşmesine ve kadının yıpranmasına yol açmaktadır.
Kadın; ekonomik sistemlerin çarkları arasında üreten ama değeri eksik verilen bir konuma sürüklenmiştir.
İslam medeniyeti kadını, toplumsal yapının temeline yerleştirir. Kadın;
Ailenin kalbi,
Evin huzuru,
Neslin terbiyecisi,
Merhametin temsilcisidir.
Muhammed’in Veda Hutbesi’nde kadınlar için yaptığı uyarı dikkat çekicidir:
“Kadınlar hakkında Allah’tan korkun. Çünkü siz onları Allah’ın emaneti olarak aldınız.”
Bu yaklaşım, kadını güç mücadelesinin tarafı değil; emanet ve sorumluluk çerçevesinde korunması gereken bir değer olarak görür.
Kur’an-ı Kerim’de kadın ve erkek aynı özden yaratılmıştır:
“Sizi tek bir nefisten yarattı…”
Ayrıca İslam;
Kadına yaşam hakkı tanımış,
Miras hakkı vermiş,
Mal edinme özgürlüğü sağlamış,
Evlilikte rızayı esas kılmıştır.
Nisâ Suresi kadının hukukî statüsünü güvence altına alan temel düzenlemeleri içerir.
İslam kültüründe kadın;
Evin sultanı,
Eşinin hayat arkadaşı ve sevgilisi,
Çocuklarının şefkat kaynağıdır.
Aile, sevgi ve merhamet üzerine kurulur. Kadın bu yapının taşıyıcı sütunudur. Onun varlığı;
Evi bir mekân olmaktan çıkarır,
Yuvaya dönüştürür,
Topluma ahlâk kazandırır.
Annelik; sabrın, fedakârlığın ve karşılıksız sevginin en güçlü temsilidir.
Modern seküler sistemlerde kadın çoğu zaman:
➡️ Ekonomik üretimin aracı
➡️ Tüketim kültürünün nesnesi
➡️ Rekabetçi düzenin yıpranan unsuru
hâline gelirken;
İslam medeniyet anlayışında:
➡️ Onur sahibi birey
➡️ Ailenin kurucu unsuru
➡️ Neslin eğiticisi
➡️ Merhametin temsilcisi
➡️ Manevî değerin merkezi
olarak konumlandırılır.
Kadın yalnızca bir birey değildir. Kadın;
Anne olarak nesilleri inşa eder,
Eş olarak huzuru büyütür,
Evlat olarak merhameti öğretir,
Toplumun ahlâkını şekillendirir.
Onun emeği görünmez kılındığında toplum zayıflar. Onun değeri korunduğunda medeniyet güçlenir.
Kadını yoran değil, kadını koruyan…
Kadını tüketen değil, kadını yücelten…
Kadını istismar eden değil, kadını emanet bilen…
bir anlayış insanlığın gerçek ihtiyacıdır.
Kadın; hayatın yükünü taşıyan sessiz kahramandır.
Ve bir medeniyet, kadına verdiği değer kadar insan kalır. 🌸
İSLAMİ HABER “MİRAT”