
Laik devlet ile Müslüman arasındaki ilişki çoğu zaman yasaklar, özgürlükler, başörtüsü, din eğitimi, camiler ve kamusal görünürlük üzerinden tartışıldı. Oysa meselenin bundan daha derin bir tarafı var: Bir devletin Müslümana ibadet etme imkânı vermesi, onun din anlayışının İslam’ın hayat tasavvuruyla uyuştuğunu göstermez. Çünkü İslam yalnızca insanın Rabbine yöneldiği ibadet saatlerini değil; insanın hayatı hangi ölçülerle anlamlandıracağını, doğru ile yanlışı hangi kaynaktan hareketle belirleyeceğini, adaleti nasıl tarif edeceğini, iktidarı nasıl değerlendireceğini, mal ile ilişkisini nasıl kuracağını ve toplumsal hayatın hangi ahlaki temeller üzerinde yükseleceğini de konu edinir. Bu nedenle laiklikle İslam arasındaki temel tartışmayı “Devlet Müslümanın namazına karışıyor mu?” sorusuna indirgemek, meselenin en önemli tarafını gözden kaçırmaktır. Asıl soru şudur: Müslüman namazını kıldıktan sonra hayatın geri kalanını hangi ölçülerle kurmaktadır? Eğer din ibadethanede saygın, özel hayatta serbest, kültürel alanda görünür; fakat hukuk, ekonomi, siyaset ve kamusal düzenin belirlenmesinde bağlayıcı referans olmaktan çıkarılmışsa burada din ortadan kaldırılmamış, fakat ona modern devletin kabul ettiği bir konum tayin edilmiş demektir. Laikliğin tarihsel uygulamaları ülkeden ülkeye değişmiş, kimi yerde dine karşı sert ve dışlayıcı, kimi yerde din özgürlüğünü geniş biçimde koruyan modeller ortaya çıkmıştır. Bu farklılıkları yok saymak ilmî olmaz. Fakat laik siyasal düşüncenin temel meselesi değişmez: Kamusal düzenin meşruiyetini vahyin bağlayıcılığından bağımsızlaştırmak. İslam açısından asıl düşünülmesi gereken nokta tam da burasıdır.
Bu sebeple laik devletin Müslüman üzerindeki etkisini yalnızca “dini yasaklıyor mu, yasaklamıyor mu?” ölçüsüyle değerlendirmek yanıltıcıdır. Bir dünya görüşü insanı yalnızca yasaklayarak dönüştürmez; ona kendi sınırları içerisinde rahat bir hayat sunarak da dönüştürebilir. Hatta açık baskının yapamadığını bazen konfor başarır. Baskı altındaki insan kendisine neyin dayatıldığını görür; konfor içerisindeki insan ise kendisini kuşatan düşünceyi hayatın doğal düzeni zannetmeye başlayabilir. Dün başörtüsü nedeniyle dışlanan bir insan kendisine yapılan haksızlığı açık biçimde fark eder; fakat bugün başörtüsüyle bürokraside yükseliyor, ticaret yapıyor, üniversitede okuyor, siyasete katılıyor ve toplumda itibarlı bir konuma ulaşabiliyorsa artık başka bir imtihanla karşı karşıyadır. Bu defa soru, “Dinimi yaşayabilecek miyim?” olmaktan çıkar ve “Dinimi yaşarken içinde bulunduğum düzenin düşünme biçimini fark etmeden benimseyecek miyim?” hâline gelir. İşte laik devlet dindarlığı dediğimiz olgu burada ortaya çıkar. Bu kavramla laik ülkelerde yaşayan bütün Müslümanların laikleştiğini söylemek ne mümkündür ne de adildir. Burada söz konusu olan, daha incelikli bir dönüşüm ihtimalidir: İnsan inancını terk etmeden dinin hayattaki yerini değiştirebilir. Namazını kılmaya, orucunu tutmaya, umreye gitmeye, yardım faaliyetlerine katılmaya devam ederken ekonomi söz konusu olduğunda kapitalist düzeni, siyaset söz konusu olduğunda modern devletin kurucu kabullerini, hukuk söz konusu olduğunda seküler hukuk tasavvurunu hayatın değişmez gerçekliği olarak görmeye başlayabilir. Böylece İslam inkâr edilmez; fakat fark edilmeden daraltılır. Din yaşamaya devam eder, fakat hayatı belirleme iddiası zayıflar.
Türkiye’nin yakın dönem tecrübesi bu dönüşümü anlamak için üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir alan açmıştır. Geçmişte dindar kesimlerin kamusal hayatta yaşadığı mağduriyetlerin önemli bir bölümü gerilemiş, başörtüsü üzerindeki engeller kalkmış, dinî kimlik kamusal hayatta daha görünür olmuş, muhafazakâr toplumsal kesimler bürokrasiden ekonomiye, akademiden medyaya kadar geniş bir hareket alanına kavuşmuştur. Bunların her biri insanların temel hakları bakımından kıymetlidir ve geçmişteki haksızlıkların sona ermesini küçümsemek doğru olmaz. Fakat tam burada rahatsız edici olduğu kadar gerekli bir soru sormalıyız: Dindarlar devlet içerisinde daha görünür hâle gelirken devletin kurucu düşüncesini ne ölçüde dönüştürdüler; devlet içerisinde yükseldikçe kendileri ne ölçüde dönüştüler? Çünkü iktidar yalnızca yönetilenleri biçimlendirmez; iktidara yaklaşanları da biçimlendirir. Siyaset sosyolojisinin üzerinde durduğu kurumsallaşma ve sistemle bütünleşme süreçleri, başlangıçta sistemi değiştirme iddiasıyla hareket eden toplumsal aktörlerin zamanla o sistemin dili, çıkar ilişkileri ve devamlılık mekanizmaları tarafından dönüştürülebileceğini gösterir. Dün eleştirilen kavramların bugün savunulması, dün “zorunlu şartlar” denilerek kabul edilen bazı ilkelerin zamanla “vazgeçilmez değerler” olarak görülmesi, yalnızca siyasi pragmatizmle açıklanamayacak kadar derin bir zihniyet değişimine işaret eder. Burada herhangi bir kişiyi veya kurumu mahkûm etmek yerine kendimize bakmamız gerekir: Bir dönem laikliğin İslam açısından ne ifade ettiğini tartışan Müslümanların bir kısmı bugün neden laik düzenin savunusunu kendi siyasi varlığının korunmasıyla özdeşleştirmeye başlamıştır? Değişen yalnızca siyaset midir, yoksa siyasetle beraber din tasavvurumuz da mı değişmiştir?
İşte konfor burada yeniden karşımıza çıkar. Bir sistemin insanı kendisine bağlamasının en güçlü yollarından biri, ona kaybedecek şeyler vermesidir. Makamınız, ticari çevreniz, siyasi etkinliğiniz, sosyal statünüz ve alıştığınız hayat standardınız arttıkça mevcut düzen artık yalnızca içerisinde yaşadığınız yapı değildir; kazanımlarınızın güvencesine dönüşmeye başlar. İnsan önce sistem içerisinde yaşamayı zorunluluk kabul eder, ardından onun imkânlarından yararlanır, sonra bu imkânları kazanım olarak görür ve nihayet kazanımlarının devamı ile sistemin devamı arasında psikolojik bir bağ kurabilir. Tam bu noktada eleştiri zorlaşır. Çünkü artık eleştirdiğiniz şey yalnızca dışınızdaki bir düzen değildir; içerisinde kurduğunuz hayatı da eleştiriyorsunuzdur. Bu nedenle konforun dönüştürücü gücü baskının dönüştürücü gücünden daha hafife alınmamalıdır. Baskı insanın bedenini sınırlar fakat kimi zaman bilincini keskinleştirir; konfor ise bedeni serbest bırakırken bilinci uyuşturabilir. İnsan kendisine yasak koyanı sorgulamaya yatkındır; kendisine imkân sağlayanı sorgulamakta ise daha fazla zorlanır. İşte çağımız Müslümanının önemli imtihanlarından biri budur: Dışlandığında kimliğini koruyabildiği gibi kabul gördüğünde de ölçüsünü koruyabilecek midir?
Üstelik modern devlet insanı yalnızca kanunlarla biçimlendirmez. Okul, üniversite, medya, ekonomi, bürokrasi, popüler kültür ve siyasal dil birlikte bir “normal” üretir. Çocuk dünyayı belirli kavramlarla öğrenir; genç üniversitede başka bir epistemolojik çerçeveyle karşılaşır; yetişkin iş hayatında kapitalist ekonomik ilişkileri hayatın zorunlu gerçeği kabul eder; vatandaş siyaseti seçim, parti, millî çıkar, büyüme, güvenlik ve devlet politikası kavramları üzerinden düşünmeye alışır. Bu kavramların her biri tek başına yanlış olmak zorunda değildir. Mesele, bütün dünyanın yalnızca bunların içerisinden görülmeye başlanmasıdır. Çünkü insan bir müddet sonra kullandığı kavramlarla düşünür, düşündüğü kavramlarla hüküm verir ve hüküm verdiği kavramların arkasındaki dünya görüşünü artık fark etmez. Sekülerleşmenin en derin biçimi de burada ortaya çıkar: İnsan “Ben sekülerim” demeden seküler düşünebilir; “Din hayatı belirlememeli” demeden dini hayatının belirli alanlarına çekebilir. Allah’a inanır fakat ekonomik düzeni değerlendirirken vahyi hatırlamaz; Peygamber’i sever fakat onun toplum inşa eden örnekliğini yalnızca bireysel ahlaka indirger; Kur’an okur fakat Kur’an’ın iktidar, adalet, mal, insan, toplum ve otorite hakkındaki hitabını güncel hayatın dışında düşünür. Böyle bir durumda iman bütünüyle ortadan kalkmış değildir, fakat zihnin haritasında vahyin kapladığı alan küçülmüştür.
Bu noktada muhafazakârlık ile İslam arasındaki farkı da berraklaştırmak gerekir. Muhafazakârlık bir siyasal ve sosyolojik tutumdur; aileyi, geleneği, toplumsal sürekliliği ve yerleşik değerleri korumaya yönelebilir. İslam ise kaynağını vahiyden alan, doğru ile yanlışı mevcut toplumun alışkanlıklarına göre değil ilahi ölçüye göre değerlendiren bir inanç ve hayat tasavvurudur. Dolayısıyla dindar insanların devlet kurumlarında çoğalması devlet düzeninin kendiliğinden İslamileştiği anlamına gelmediği gibi, muhafazakâr bir siyasi dilin güçlenmesi de İslam’ın siyasal ve toplumsal ölçülerinin hâkim olduğu anlamına gelmez. Bir ekonomiyi dindar insanların yönetmesi o ekonominin dayandığı ilkeleri kendiliğinden değiştirmez. Bürokratın namaz kılması kurumun hukuk felsefesini değiştirmez. Siyasetçinin dinî kavramlar kullanması siyasal düzenin meşruiyet anlayışını kendiliğinden İslamileştirmez. Burada şahıslarla ilkeleri birbirinden ayırmak gerekir. İnsanların dindarlığını tartışmak yerine düzenin hangi ölçüler üzerine kurulduğunu sormak daha doğru ve daha adildir.
Öyleyse Müslümanın laik devlet karşısındaki tavrı öfke, düşmanlık veya toplumsal çatışma üretmek değildir. Kurumları ve insanları hedef göstermek, herkesi aynı hüküm altında toplamak, başka inançlara mensup insanların haklarını küçümsemek İslami adalet anlayışıyla bağdaşmaz. Mesele bundan çok daha derindir: Müslüman hangi düzen içerisinde yaşarsa yaşasın hakikat ölçüsünü kaybetmemelidir. Adaletli olana adaletli, yanlış olana yanlış diyebilmelidir. Kendi siyasi tercihinin yaptığı yanlışı başkasının yanlışından daha hafif göstermemeli; sevdiği iktidarın yanlışını savunmak için dinin ölçüsünü eğip bükmemelidir. Çünkü hakikati iktidarla ölçmeye başladığımız anda farkında olmadan iktidarı hakikatin üzerine çıkarmış oluruz. İslam’ın insanı özgürleştirdiği temel noktalardan biri tam burada belirir: Müslümanın nihai sadakati kişiye, partiye, devlete, sınıfa veya dönemin hâkim düşüncesine değil, Allah’ın bildirdiği hakikatedir. Bu sadakat onu anarşiye değil adalete, kör muhalefete değil basirete, siyasi fanatizme değil ölçülü bir şahitliğe götürmelidir.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru “Dindarlar ne kadar güçlendi?” değildir. Daha zor olanını sormalıyız: Güçlenirken neye dönüştük? Kamusal alanda görünür olduk; fakat düşünsel bağımsızlığımız arttı mı? Ekonomik olarak büyüdük; fakat kapitalist hayat anlayışına karşı mesafemizi koruyabildik mi? Siyasette etkili olduk; fakat hakikati siyasi başarıdan bağımsız söyleyebiliyor muyuz? Din eğitimi yaygınlaştı; fakat gençlerimize yalnızca ibadet etmeyi mi, yoksa dünyayı vahyin ölçüleriyle okuyabilmeyi de öğretebildik mi? Dün bizi dışlayan sistemin bazı kapıları bugün bize açıldığında bunu özgürlük olarak gördük; peki o kapılardan içeri girerken zihnimizin hangi kapılarını dışarıda bıraktığımızı hiç düşündük mü?
Laik devlet dindarlığının en büyük tehlikesi belki de dini ortadan kaldırması değil, Müslümana dinini yaşadığını düşündürürken dinin hayata ilişkin iddiasının giderek daralmasını görünmez hâle getirmesidir. Cami açıktır, fakat zihnin kıblesi değişebilir. Kur’an raftadır, okunmaktadır; fakat hayatı açıklayan kavramlar başka kaynaklardan alınabilir. Dinî kimlik güçlüdür, fakat siyasi ve ekonomik tahayyül bütünüyle modern dünyanın sınırları içerisinde kurulabilir. Böyle bir dönüşüm gürültüyle gerçekleşmez. İnsan bir sabah kalkıp bütün değerlerinden vazgeçmez. Değişim kelimelerde başlar, alışkanlıklarda yerleşir, menfaatlerle kuvvetlenir, konforla normalleşir ve sonunda savunulan bir dünya görüşüne dönüşebilir. Bu yüzden çağımız Müslümanının en önemli vazifelerinden biri yalnızca dinini yaşamak değil, dini nasıl anladığını da sürekli vahyin terazisinde tartmaktır.
Sonunda mesele dönüp yine insanın kendi kalbine ve zihnine gelir. Başkalarının laikliğini konuşmak kolaydır; kendi zihnimizde oluşan sekülerleşmeyi görmek daha zordur. Sistemi eleştirmek kolaydır; sistemin bize kazandırdığı alışkanlıkları sorgulamak daha ağırdır. Geçmişte yapılan baskıları hatırlamak kolaydır; bugün sahip olduğumuz konforun bizi nereye taşıdığını sorgulamak cesaret ister. Belki de asıl muhasebe tam burada başlamalıdır: Biz yaşadığımız düzeni İslam’ın ölçüleriyle mi değerlendiriyoruz, yoksa farkında olmadan İslam’ı yaşadığımız düzenin kabul edebileceği sınırlara göre mi yeniden yorumluyoruz? Bu soruya vereceğimiz cevap, herhangi bir siyasi tartışmadan daha önemlidir. Çünkü mesele bir iktidarın gelip gitmesinden, bir partinin kazanıp kaybetmesinden daha büyüktür. Mesele Müslümanın zihinsel istikametidir. Devletler değişir, iktidarlar değişir, anayasalar değişir, siyasi dönemler kapanır; fakat Müslümanın hakikat karşısındaki sorumluluğu değişmez. Ve bazen bir inanç için en büyük tehlike onun yasaklanması değil, hayatın belirli köşelerinde özgür bırakılırken insanın farkına varmadan o köşeleri dinin doğal sınırları zannetmeye başlamasıdır.
Lübnan Cumhurbaşkanı, ABD-İsrail müzakerelerindeki çerçeve anlaşmanın uygulanması gerektiğini vurguladı.
Milli motosikletçiler Can Öncü ve Bahattin Sofuoğlu, Fransa'da önemli bir yarışa katılacak. Bu etkinlik, Türk…
İsrailin kaçırıp 11 ay sonra serbest bıraktığı Lübnanlı hakkında son gelişmeler. İsrailin 11 ay boyunca…
Merkez Eğitim Kurulu ilk toplantısını yaptı hakkında son gelişmeler. Merkez Eğitim Kurulu, eğitim alanında önemli…
Merkez Eğitim Kurulu ilk toplantısını yaptı hakkında son gelişmeler. Merkez Eğitim Kurulu, eğitim politikalarını belirlemek…
TOGG Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalıya fahri doktora ünvanı verildi. Bu ödül, teknoloji ve otomotiv…
View Comments
Elhamdülillah………şahsımda ilk tevhidi sorgulama,son yerel seçimlerden önce oldu.bir anda aklıma şu soru geldi;AKP bir seçimi kazandığında CHP seçimi kaybediyormuydu?hayır kaybetmiyordu.sonrası geldi.şimdi sekuler laik sisteme başörtülü olarak hizmet ediyoruz.yeni mezun teğmenlerin birincisi imam-hatipliymiş.artık laik sistemin koruyucusu askerlerde imam hatipli.CHP rejiminin artık sırtı yere gelmez
İslam Başaran’ın yazısında "Siyasette etkili olduk; fakat hakikati siyasî başarıdan bağımsız söyleyebiliyor muyuz?" sorusu, tam da yerli/millî adaletsizlikler karşısındaki suskunluğumuzla imtihan olduğumuzu yansıtmaktadır. İktidar olmanın getirdiği siyasî konforun ve kazanıldığı varsayılan kısmi dinî özgürlüklerin, bizi içerideki mağduriyetlere/haksızlıklara (özellikle bizzat yaşamış olduğum KHK zulmü gibi hukuk ve merhamet sınırlarını aşan süreçlere) karşı duyarsızlaştırması, İslâm adaletine aykırıdır. Dışarıdaki zulme gösterilen haklı tepkinin, içerideki hak ihlallerine gelince parti bağımlısı/iktidar yanlısı doğrultusunda yerini "stratejik bir sükûta" bırakması, İslâmî şuurun ve adalet anlayışının ne derece zedelendiğini göstermektedir. İktidar alanının getirdiği konfor/rahatlık ve maddî refah, adalet hissimizi yoksa köreltiyor mu?
(Laik/Kemalist) Sistemin içine köklü bir İslâmî dünya görüşü ve ilmî bir hazırlıkla girilmediği için, sonucun buraya varması maalesef kaçınılmazdı. Güneşi ve ayı elinin tersiyle iterek, batıl bir sistemin içinde liderliği reddeden Peygamberî metodu unuttuk. En azından Mekke Dönemi’nin şartları veya Medine Sözleşmesi’nin çoğulcu ruhu doğrultusunda, seküler/laik sistem içinde Müslümanlara sadece kılık-kıyafet ve ibadet özgürlüğü değil; kendi adalet, iktisat ve ahlâk ilkelerini yaşatabilecekleri "İslâmî sistem adacıkları / özerk hukukî alanlar" oluşturma açılımları yapılabilirdi. Ancak fikrî hazırlıksızlık sebebiyle AKP döneminde Batı ülkelerinde Müslümanlara tanınan dernekleşme ve ibadet haklarının ötesine geçilemedi; mevcut nefislere de hoş gelen sistem, Müslümanları birçok boyutuyla kendi içine kolayca çekebildi.
Çünkü öyle anlaşılıyor ki; sistem dışı İslâmî açılımın nasıl yapılacağı sorusunun muhatabı olması gereken iktidar, 'Dicle kenarında bir koyun kaybolsa Allah onu Ömer'den sorar' idrakinden ve adalet sorumluluğundan oldukça uzak bir yönetim anlayışı sergilemektedir." Hakikati günlük siyasetin üstünde tutan bu cesur sorgulama için, değerli genç yazarımızı tebrik ediyor, nebevî adalet ölçüsüne dönmemize vesile olmasını diliyorum (Prof. Dr. Ali Seyyar).
"Güneşi ve ayı elinin tersiyle iterek, batıl bir sistemin içinde liderliği reddeden Peygamberî metodu unuttuk. En azından Mekke Dönemi’nin şartları veya Medine Sözleşmesi’nin çoğulcu ruhu doğrultusunda, seküler/laik sistem içinde Müslümanlara sadece kılık-kıyafet ve ibadet özgürlüğü değil; kendi adalet, iktisat ve ahlâk ilkelerini yaşatabilecekleri “İslâmî sistem adacıkları / özerk hukukî alanlar” oluşturma açılımları yapılabilirdi."
"Ne yapılabilirdi" sorusu için Ali Hocamdan çok güzel bir (geçmiş) öneri.. Geç kalındı mı bilmiyorum ama hâlâ da yapılabilir, denenebilir. Müslümanlar bu konuda bilinçlenmeli, talepkâr olmalı, cesur olmalı.. Bizim ahiret inancımız, cennet iddiamız var. İddiası sadece bu dünyalık olan seküler kesim bizden daha cesur!
Şu bir hakikat ki LAİKLİK bizim ülkemizde ötecen beri DİN DÜŞMANLIĞI olarak algılanmış ve bu anlayış çizgisinde uygulanmıştır. Oysa, Laiklik bütün dinlere eşit msafede bulunma ve her inanışa özgürlük sağlamak demektir. Bu şekilde uygulanmadığı takdirde adına Laiklik değil, zorbalık denir. Şu hale bir bakın ki, CHP İktidarının laikliğe aykırı diye Arapça ezan yerine Türkçe Ezan okutması ve bu uygulamayı 1950 yılından sonra kaldırrak Arapça Ezan okunmasını sağlayan DP'ye ülkemzi seçmeni çok büyük bir teveccüh göstermiş ve DP'yi 1960 Darnesine kadar iktidarda tutmuştur. Oysa, DP dedğimiz parti CHP'den ayrılan milletvekillerinin krudupu bir partiydi ve İslâm Dininin diğer önemli buyrukalrı konusunda o kadar da çok bir hassasiyeti yoktu !. Keza, okuduğu bir şşir dolayısıyla hapse giren ve 2002 seçimelrinde halkın büyük bir çoğunşluğu taraındn iktidara getirile AKP dahi, Başörtüsü Özgürlüğünü sağlayıp, Askeri Vesayetten ülkeyi arındırdığı için aynı eklide halkımız tarafından teveccüh görmüş ve fakat bu faydalı özgürlükçü ugulamalardan sonr İslâm Dinimizin diğer büyük emir ve yasaklarına hiç ilişilmemiş ve laik düzenin devamı korunmuştur. Netice itibariyle, halkın dini hassasiyetlere duyarlı olduğu bir-iki husus bile sağ iktidarlara büyük imkanlr sağlamış ve fakat dini emir ve yasklar konusunda hiç bir dönemde arzualnan seviyeler yakalanamamıştır ! Örneğin, B<his, kumar, piyango ve iddia resmen yapıldığıda ülkemizde bir yasak konumunda değildir.Keza, her yıl vatandaşın sırtınd çok büyük kârlar eden BANKACILIK SİSTEMİNDE faizin adeta dokunulmazlığı vardır. Laik Sistem adeta dinin kullanılmasına ne kadar müsade ediyorsa , müslümanlara o kadara bir rahatlama geitriyor ve millete de bu rahatklamayı sağlayanları çok müslüman, mütedeyyyin" zannedip bağrına basıyor ! Oysa, yapılan icraatlr bir tür iktidar saltanatının kolaylıkla sğlanması vedevamına sebep olmasından ibaretir. İnanan kesim en çok bu gerçeği düşünememsinden sürekli faka basmaktadır diyorum.
1990-1993 yılları arasında Ticaret Lisesi'nde öğrenim gördüm. O dönem, İmam Hatip Liselerinde tabi ki bu duygu daha aşkındı fakat okuduğum Ticaret Lisesi'nde bile gençlerde genel olarak "Hak gelecek batıl zail olacak" düşüncesi çok yoğundu. Bilgi ve yaşantı olarak dinden uzak arkadaşlar da dahi bu böyleydi. Bir umut vardı. Bugün geldiğimiz noktada, tabi ki tesettür özgürlüğü, ibadet serbestliği gibi birçok alandaki kazanımları küçümseyemeyiz, bunlar çok önemli ama maalesef bahsettiğim o "umut" u kaybettik. Kemalist laik düzen içerisinde namaz kılan, Kur'an okuyan siyasetçiler tarafından yönetilmemizi "şeriatle yönetiliyoruz" gibi algılayan vatandaşımız beşeri sistemin çıkmazlarını, sorunlarını "İslam'a mâl etmeye başladı, yani, Hak geldi batıl zail olmadı!! "Bunlar da yapamadı, demek ki şeriatle de olmuyor" düşüncesi hakim oldu. Gözlemlediğim, bu manada toplumda bir ümitsizlik, bıkkınlık havası hakim. İşte bu önemli sorunu, bu çıkmazı gören, dert edinen, çözüm arayan İslam kardeşimden yine çok güzel bir yazı, kendisini tebrik ediyorum. Allah razı olsun.