Makale

LAİKLEŞEN DİN, İLAHLAŞAN İNSAN

LAİKLEŞEN DİN, İLAHLAŞAN İNSAN

İslâm düşüncesinin en temel meselesi, yalnızca Allah’ın varlığına inanmak değil, Allah’ın insan ve hayat üzerindeki hüküm ve belirleme hakkını kabul etmektir. Tevhid, Allah’ı gökyüzünde kabul edip yeryüzünü insan iradesine terk eden parçalanmış bir inanç değildir. Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul etmek ile O’nun hüküm sahibi olduğunu kabul etmek birbirinden ayrılamaz. Çünkü yaratanın anlam verme, ölçü koyma, iyi ile kötüyü belirleme ve insanın nasıl yaşaması gerektiğine dair nihai hükmü bildirme hakkı vardır. Kur’an’ın “Hüküm yalnızca Allah’ındır” (Yûsuf, 12/40) ifadesi bu nedenle sadece mahkeme veya devlet yönetimiyle ilgili dar bir siyasi cümle değildir; insanın varoluşunu kuşatan bir egemenlik ilkesidir. İnsan kime kulluk edeceğini, neyi kutsal sayacağını, neyin helal ve haram olduğunu, adaletin hangi ölçüyle tanımlanacağını, servetin hangi ahlaka tabi olacağını, ailenin hangi değerler üzerine kurulacağını, toplumsal ilişkilerin hangi sınırlar içerisinde gerçekleşeceğini belirlerken nihai ölçüyü kendisinden üretmeye başladığında mesele artık yalnızca “farklı bir siyasi tercih” olmaktan çıkar. Burada daha derin bir soru ortaya çıkar: Hayat üzerinde son sözü kim söyleyecektir? Allah mı, insan mı?

Dinin laikleşmesi tam da bu sorunun merkezinde anlaşılmalıdır. Laikleşme yalnızca devlet ile dinin kurumsal olarak ayrılması şeklinde okunursa meselenin düşünsel derinliği gözden kaçar. Daha köklü anlamıyla dinin laikleşmesi, Allah’ın hayat üzerindeki belirleyiciliğinin sınırlandırılmasıdır. Böyle bir anlayışta Allah bütünüyle inkâr edilmek zorunda değildir. İnsan Allah’a inanabilir, ibadet edebilir, dua edebilir, kutsal günleri yaşayabilir; fakat ekonomi, siyaset, hukuk, eğitim, kültür, toplumsal düzen ve kamusal hayat söz konusu olduğunda başka ölçüleri nihai belirleyici kabul edebilir. Böylece din ortadan kaldırılmadan etkisizleştirilmiş olur. Allah vardır fakat hükmü hayatın tamamını kuşatmaz; vahiy kutsaldır fakat belirleyici değildir; Kur’an okunur fakat toplumsal tasavvur başka düşünce sistemlerinden alınır. Dinin varlığına izin verilir, fakat hayatı kurmasına izin verilmez. Bu, dini reddetmekten daha farklı ve kimi zaman daha görünmez bir dönüşümdür; çünkü din korunuyor görünürken fonksiyonu değiştirilmiştir. İbadetin dini olmaya devam eder fakat düzenin dini olmaktan çıkar; vicdanda yaşar fakat toplumsal hayatın kurucu ölçüsü olmaktan uzaklaştırılır.

Tevhid ise bu parçalanmayı reddeder. “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En‘âm, 6/162) ayeti, kulluğun yalnızca belli ibadet zamanlarına ait olmadığını ortaya koyar. Buradaki “hayatım” kelimesi son derece belirleyicidir. Çünkü hayat Allah’a aitse insan hayatın herhangi bir alanını Allah’tan bağımsız mutlak egemenlik sahasına dönüştüremez. Tevhid bu anlamıyla insanın alnını yalnızca secdede Allah’a yöneltmek değil, düşüncesini, değerlerini, ilişkilerini ve toplumsal tasavvurunu da Allah karşısındaki kulluk bilinci içerisinde kurmaktır. İslâm’ın “lâ ilâhe illallah” sözü bu yüzden yalnızca metafizik bir tanımlama değildir. Önce “lâ ilâhe” diyerek sahte mutlaklıkları reddeder, ardından “illallah” diyerek nihai otoritenin Allah’a ait olduğunu ilan eder. Tevhid insanı yalnızca putlardan değil, insanın insan üzerinde kurduğu mutlaklaştırılmış otoritelerden de özgürleştirir.

Tam bu noktada insanın ilahlaşması meselesi ortaya çıkar. Buradaki “ilahlaşma”, insanın açıkça “Ben Allah’ım” demesi anlamına gelmez. Modern insan çoğu zaman böyle bir iddiada bulunmaz. Daha incelikli bir süreç gerçekleşir: Allah’a ait nihai belirleme yetkilerinin insan tarafından bağımsız biçimde sahiplenilmesi. İnsan kendi arzusunu, aklını, çoğunluğu, devleti, piyasayı, ideolojiyi veya dönemin değerlerini tartışılmaz son ölçü hâline getirdiğinde fiilen yeni otorite merkezleri üretir. Kur’an’ın, “Hevâsını ilah edineni gördün mü?” (Câsiye, 45/23) sorusu bu açıdan son derece çarpıcıdır. Ayet, ilah edinmenin mutlaka bir heykelin karşısında eğilmek biçiminde gerçekleşmediğini gösterir. İnsan kendi arzusunu bile belirleyici ölçü hâline getirerek ilahlaştırabilir. Dolayısıyla modern çağın putları her zaman taştan yapılmış değildir; bazen kavramlardan, kurumlardan, ideolojilerden ve mutlaklaştırılmış insan iradesinden meydana gelir.

Burada egemenlik meselesini doğru konumlandırmak gerekir. İslâm açısından Allah’ın egemenliği, insanların hiçbir iradesinin, düşüncesinin veya yönetim sorumluluğunun bulunmadığı anlamına gelmez. İnsan yeryüzünde sorumluluk sahibidir; düşünür, içtihat eder, karar verir, yönetir, kurum kurar ve şartlara uygun çözümler geliştirir. Fakat insanın yetkisi mutlak değil emanet edilmiş ve ahlaki sınırlarla kayıtlıdır. Asıl ayrım burada ortaya çıkar. Tevhid insanın iradesini yok etmez; insan iradesinin ilahlaşmasını engeller. İnsan hüküm verir fakat kendisini hakikatin kaynağı kabul edemez. Yönetir fakat yönetme gücünü sınırsız bir egemenlik hakkına dönüştüremez. Kanun ve düzenleme yapar fakat iyi ile kötünün nihai kaynağının yalnızca kendi iradesi olduğunu ileri süremez. Çünkü tevhidin dünyasında insan Rab değil kul, malik değil emanetçi, mutlak egemen değil sorumlu öznedir.

Bu nedenle “insanın insan üzerindeki egemenliği” meselesi yalnızca kimin iktidarda bulunduğu sorusuyla açıklanamaz. Asıl mesele, insanın başka insanlar adına nihai hakikat üretme yetkisini kendisinde görmesidir. Firavun örneği burada dikkat çekicidir. Firavun’un problemi yalnızca zalim bir hükümdar olması değildi; siyasal gücü hakikati belirleme makamına yükseltmesiydi. “Ben sizin en yüce rabbinizim” (Nâziât, 79/24) sözü, iktidarın ilahlaştırılmasının en uç ifadesidir. Firavunlaşma bu yüzden yalnızca antik çağlara ait bir hükümdarlık biçimi değildir. İnsan iradesinin kendisini hiçbir aşkın ölçüye karşı sorumlu görmemesi, gücün kendi meşruiyetini kendisinin üretmesi ve iktidarın doğru ile yanlışı belirleyen son merci hâline gelmesi aynı zihinsel hastalığın farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkmasıdır. İsimler, kurumlar ve yönetim biçimleri değişebilir; fakat insanın kendi iradesini nihai hüküm makamına yükseltmesi sorunu devam edebilir.

Dinin laikleşmesinin en önemli sonuçlarından biri de Müslümanın zihninde meydana gelen çifte meşruiyet düzenidir. İnsan ibadetlerinde Allah’ın hükmünü tartışmasız kabul ederken hayatın geri kalanında başka otoriteleri nihai ölçü olarak görebilir. Namazın nasıl kılınacağı konusunda vahye müracaat edilir fakat ekonomi nasıl kurulmalıdır, adalet nasıl anlaşılmalıdır, insan nedir, özgürlüğün sınırı nedir, aile neye göre şekillenmelidir, eğitim nasıl bir insan yetiştirmelidir ve siyaset hangi ahlaka dayanmalıdır sorularında vahyin kurucu rehberliği geri plana itilebilir. Böylece Müslümanın zihninde görünmez bir sınır çizilir: Bu taraf Allah’ın, öteki taraf insanın alanıdır. Oysa tevhid tam olarak bu sınırı sorgular. Çünkü Kur’an’ın Rabbi yalnızca mescidin Rabbi değildir; insanın, toplumun, tarihin ve bütün âlemlerin Rabbidir.

Modern seküler zihnin en köklü dönüşümü burada görülür: İnsan önce kendisini aşkın otoriteden bağımsızlaştırır, ardından boşalan hüküm makamına kendi aklını ve iradesini yerleştirir. Böylece özgürleştiğini düşünürken başka egemenliklerin altına girebilir. Piyasa insana neyi arzulaması gerektiğini söyler, kültür endüstrisi neyi güzel bulacağını belirler, siyasi güç hangi düşüncenin meşru kabul edileceğinin sınırlarını çizer, toplumsal moda doğru ve yanlışın dilini değiştirebilir, teknoloji insanın dikkatini ve davranışlarını biçimlendirebilir. Allah’ın egemenliğinden bağımsızlaşma iddiasıyla başlayan süreç, paradoksal biçimde insanı insanın, kurumların, arzuların ve sistemlerin egemenliğine teslim edebilir. Tevhidin özgürleştirici tarafı tam burada belirginleşir: “Yalnız Allah’a kulluk” ilkesi, insanın hiçbir beşerî gücü mutlaklaştırmaması gerektiğinin de ilanıdır.

Bu açıdan İslâm siyasetinin temel sorusu yalnızca “Müslümanlar iktidara nasıl gelir?” değildir. Daha önce sorulması gereken soru, “İktidarın ve hükmün meşruiyet ölçüsü nedir?” sorusudur. Çünkü tevhid, yalnızca iktidardaki kişilerin kimliğini değiştirmek için gelmez; iktidar anlayışının kendisini ahlaki ve ilahi ölçülere tabi kılar. Müslüman isimlerin mevcut güç ilişkilerinin içerisinde yer alması tek başına bir düzeni İslâmî hâle getirmez. Eğer siyaset hakikati maslahat adına sürekli erteleyen, gücü korumayı ilkenin önüne geçiren ve dini yalnızca toplumsal meşruiyet üretme aracına dönüştüren bir yapıya bürünürse burada din siyaseti dönüştürmek yerine siyaset dini dönüştürmeye başlar. Dinin laikleşmesinin en tehlikeli biçimlerinden biri de budur: Din ortadan kaldırılmaz; siyasal düzenin kabul edebileceği sınırlara göre yeniden yorumlanır.

Tevhidî siyaset ise gücü kutsamaz; gücü sınırlar. Devleti ilahlaştırmaz, yöneticiyi mutlaklaştırmaz, çoğunluğu hakikatin kaynağı hâline getirmez ve Müslümanın siyasi başarısını dinin doğruluğunun ölçüsü saymaz. Çünkü İslâm açısından araçlar amaçlardan bağımsız değildir. Hakkı gerçekleştirme iddiası, hakkın ölçülerini askıya alarak sürdürülemez. İslâmî siyasetin asli karakteri, Allah karşısında sorumluluk taşıyan insanın adalet üretmesi, emaneti koruması, zulmü engellemesi ve gücü ahlaka tabi kılmasıdır. Burada siyaset kulluğun alternatifi değil, kulluğun sorumluluk alanlarından biridir.

Bu nedenle dinin yeniden hayatın merkezine dönmesi, sadece daha fazla dinî söylem kullanmakla gerçekleşmez. Mesele Kur’an’dan daha çok söz etmekten önce, Kur’an’ın hangi konumda bulunduğunu sorgulamaktır. Vahiy hayatı değerlendirdiğimiz ölçü müdür, yoksa önceden verdiğimiz kararları meşrulaştırmak için başvurduğumuz bir referans mı? Allah’ın hükmü düşüncemizi kuruyor mu, yoksa düşüncemizi başka kaynaklardan kurup dini ona uyarlamaya mı çalışıyoruz? Müslümanın bugün yapması gereken en ciddi muhasebe budur. Çünkü dinin laikleşmesi her zaman dışarıdan dayatılan açık bir yasakla gerçekleşmez; bazen Müslümanın zihninde, farkına varmadan Allah’ın hükmüne çizdiği sınırlarla gerçekleşir.

EGEMENLİĞİ YENİDEN DÜŞÜNMEK

Tevhid, insanın küçültülmesi değil, insanın ilah olma yükünden kurtarılmasıdır. İnsan mutlak hakikati üretmek zorunda değildir; hakikate teslim olmakla sorumludur. İyiyi ve kötüyü sıfırdan icat etmek zorunda değildir; kendisine bildirilen ölçü içerisinde aklını, iradesini ve tecrübesini kullanır. Dünyanın sahibi değildir; emanetçisidir. Başka insanların rabbi değildir; onlarla birlikte Allah’ın kuludur. Bu yüzden Allah’ın egemenliği insanı köleleştiren değil, insanın insanı mutlaklaştırmasını engelleyen bir ilkedir. Allah’ın önünde herkes kul olduğunda hiçbir insan diğerinin rabbi olamaz.

Asıl tehlike Allah’ın açıkça inkâr edilmesiyle sınırlı değildir. Daha derin tehlike, Allah’a inanıldığı hâlde O’nun hayat üzerindeki hüküm hakkının işlevsizleştirilmesidir. Camiler açık, Kur’anlar okunuyor, dualar ediliyor ve dinî kavramlar konuşuluyor olabilir; fakat insanın, toplumun, ekonominin, siyasetin ve geleceğin hangi ölçüler üzerine kurulacağı konusunda Allah’ın rehberliği sürekli hayatın dışına çekiliyorsa din giderek vicdanın sınırlarına hapsedilmiş olur. İşte dinin laikleşmesi, Allah’ı bütünüyle reddetmeden Allah’ın egemenlik alanını daraltma girişimidir; insanın ilahlaşması ise bu boşalan alana insan iradesinin mutlak belirleyici olarak yerleşmesidir.

Bu nedenle çağımızın büyük tevhid sorusu yeniden sorulmalıdır: Kim yaratıyor sorusundan sonra, kim hükmediyor? Kim ölçü koyuyor? Kim iyi ve kötünün son sınırını belirliyor? İnsan kimin önünde hesap vermekle yükümlüdür? Bu sorulara verilecek cevap, dinin hayattaki gerçek yerini de belirleyecektir.

Tevhidin çağrısı burada bütün açıklığıyla ortaya çıkar: Allah’ı yalnızca göklerin Rabbi olarak değil, hayatın da Rabbi olarak tanımak; insanı ilahlaştırmadan değerli kılmak; aklı reddetmeden vahyin rehberliğine yerleştirmek; siyaseti kutsamadan adalete bağlamak; gücü mutlaklaştırmadan emanete dönüştürmek ve dini hayatın kenarında korunan bir kimlik olmaktan çıkarıp insanın varoluşunu anlamlandıran kurucu ölçü hâline getirmek.

Çünkü mesele sonunda tek bir soruda düğümlenir:

İnsan Allah’ın hükmü altında hür bir kul mu olacak, yoksa Allah’tan bağımsızlaşma adına insanın, arzunun, gücün ve sistemlerin hükmü altında mı yaşayacaktır?

Tevhid bu soruya verilmiş köklü cevaptır: Mutlak egemenlik Allah’a aittir; insanın büyüklüğü ise egemenlik iddiasında değil, bu hakikatin karşısında bilinçli, hür ve sorumlu bir kul olarak durabilmesindedir.

İslam Başaran

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

View Comments

  • Gerçek gündem budur.bu gündem teoriden fiiliyata geçirilinceye kadar diğer gündemler Müslümanlar için sanal gündemdir.son 50 yıldır sanal gündemlerle oyalanıyoruz.istikamet islamdır,tam yol ileri.

Recent Posts

  • Gündem

MARKSİZM’İN GÖLGESİNDEKİ GENÇLERİMİZ, TRAJİK HAKİKATİMİZ VE BİR ÖZELEŞTİRİ: ALMANYA ÜNİVERSİTE YILLARIMDAN İBRETLİK BİR HATIRA

MARKSİZM’İN GÖLGESİNDEKİ GENÇLERİMİZ, TRAJİK HAKİKATİMİZ VE BİR ÖZELEŞTİRİ: ALMANYA ÜNİVERSİTE YILLARIMDAN İBRETLİK BİR HATIRA Mirat…

57 dakika ago
  • Genel

Ali Rıza Demircan’ın Uyarısı Medya Gündeminde

Haberler.com’dan dikkat çeken adım: Ali Rıza Demircan’ın uyarısını manşetine taşıdı. Demircan’ın medya dünyasına yönelik İslami…

5 saat ago
  • Genel

TÜRKİYE 81 İLDE SIĞINAK İNŞASINA HIZ VERDİ

TÜRKİYE 81 İLDE SIĞINAK İNŞASINA HIZ VERDİ: 21 günlük yaşam için tasarlandı Türkiye, çevresindeki savaşların…

7 saat ago
  • Gündem

Ağrıdan Fazlası: Romatizmal Hastalıklar ve İnsanın Kendine Emaneti

Ağrıdan Fazlası: Romatizmal Hastalıklar ve İnsanın Kendine Emaneti İnsan bedeni kusursuz bir denge üzerine yaratılmıştır.…

8 saat ago
  • Genel

CEMİLE Y. ÇETİN VE ODATV’YE CEVAP

CEMİLE Y. ÇETİN VE ODATV’YE CEVAP "Marksist Müslüman Olmaz!" tespiti, Cemile Y. Çetin’in iddia ettiği…

8 saat ago
  • Gündem

Dere Kuşları: Suyun Kıyısında Bir Hayat

Dere Kuşları: Suyun Kıyısında Bir Hayat Dere kuşları, akarsuların, derelerin ve su kaynaklarının etrafında yaşayan;…

8 saat ago