
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, bölgesel statükoyu derinden sarsacak bir potansiyele sahiptir. Anlaşmanın adında “Mekke” ibaresinin yer alması, ona peşinen kutsiyet kazandırmadığı gibi, taşıdığı derin jeopolitik riskleri ve barındırdığı muazzam fırsatları görmezden gelmemizi de gerektirmez. Bugün rasyonel bir analiz, bu ittifakın arkasındaki küresel senaryoları ve bölgesel gerçekleri tüm yönleriyle masaya yatırmayı zorunlu kılmaktadır.
Madalyonun ilk yüzü, bu hamleyi Washington ve Tel Aviv’in çıkarlarına hizmet eden bir “taşeronluk” projesi olarak okuyan şüpheci yaklaşımdır. İbrahim Anlaşmalarıyla İsrail ile örtülü bir entegrasyon sürecine giren Suudi Arabistan’ın güvenliğini sağlama misyonu, Ankara ve İslamabad’a ciro ediliyor olabilir mi?
Ekonomik darboğazdan geçen Türkiye’nin, dış borç ve finansman arayışları nedeniyle bu denkleme itildiği tezi göz ardı edilemez. Küresel güçlerin niyetinin, zamanla Mısır ve Katar gibi aktörleri de bu yapıya eklemleyerek İran’ı dört bir taraftan kuşatmak ve cepheyi genişletmek olduğu aşikârdır. Türkiye’nin bu noktada düşebileceği en büyük hata, Batı’nın kurguladığı bir mezhep savaşı veya İran’ı çevreleme stratejisinin askeri koçbaşı haline gelmektir. Komşularla kadim ilişkileri bozacak ve kuvveti dağıtacak bir macera, Türkiye için stratejik bir yıkım olur.
Tam da bu noktada, tarihin derinliklerinden süzülen çok kritik bir diplomasi dersini, adeta bir turnusol kağıdı gibi bu anlaşmanın üzerine koyup düşünmemiz gerekir. Miladi 628 yılında Müslümanlar ile Mekkeli müşrikler arasında imzalanan Hudeybiye Barış Anlaşması’nı hatırlayalım. O gün anlaşmada yer alan iltica maddesi, yani “Müşriklerden Müslümanlara sığınanların geri verileceği, buna karşın Müslümanlardan müşriklere kaçanların iade edilmeyeceği” hükmü, ilk bakışta Müslümanların açık bir aleyhine ve büyük bir diplomatik taviz gibi görünmüştü. Ancak zaman ve stratejik akıl, bu ağır aleyhte durumu İslam’ın en büyük lehine ve fethin kapılarını açan bir diplomasi zaferine dönüştürdü.
Bugün Mekke Anlaşması’na bakarken bu “Hudeybiye Paradoksu”nu tersinden sormak ve büyük bir dikkatle analiz etmek zorundayız. Mevcut konjonktürde Müslüman ülkelerin “lehine” gibi duran, İslam coğrafyasında bir savunma kalkanı ve güçlü bir ordu birlikteliği vadeden bu büyük yapı; acaba uzun vadede ince bir stratejiyle tam tersine, yani Müslümanların “aleyhine” bir sürece evrilebilir mi?
Bugün küresel güçlerin dayatması karşısında bir çıkış yolu veya bölgesel bir “kalkan” gibi algılanan bu askeri ortaklık, yarın bölgeyi daha büyük bir kaosa sürükleyecek, kardeş kanını akıtacak bir bölgesel tuzağa mı dönüşecektir? Başlangıçta zafer gibi gözüken adımların, zamanla kendi içinde bir iç kuşatma mekanizmasına evrilmesi ihtimali, masadaki en düşündürücü ve can yakıcı sorudur.
Ancak meseleye tek boyutlu bakmak da arka plandaki jeopolitik dönüşümü ıskalamak anlamına gelir. Stratejik açıdan bu anlaşma, İslam coğrafyasında uzun süredir eksikliği hissedilen, NATO vari güçlü bir bölgesel savunma mimarisinin ve adeta işlevsizleşen D-8 hedeflerinin askeri bir birlikteliğe dönüşmesinin nüvesi olabilir. Riyad yönetimi, Türkiye ve Pakistan gibi iki nükleer ve konvansiyonel askeri güvenceyi arkasına aldığında, kendisini Washington’a bağımlı hissetmekten vazgeçebilir.
Bu durum, Amerikan üslerinin zamanla bölgeden tasfiye edilmesine ve enerji kaynaklarının yerli unsurlarca korunmasına zemin hazırlayabilir. Eğer doğru yönetilirse, bu yapı İran’ı tehdit eden bir kuşatma değil, aksine Tahran’ın da kendisini güvende hissedeceği ve bölge dışı güçlerin müdahalesini sınırlayan kapsayıcı bir güvenlik şemsiyesi haline gelebilir.
Nitekim bu potansiyel, küresel başkentlerde ciddi bir endişe kaynağıdır. Washington ve Tel Aviv, ilk etapta kendi eksenlerinde bir savunma hattı olarak kurgulamak istedikleri bu yapının, kontrol kollarından çıkarak bağımsız bir İslam savunma paktına evrilme riskini dehşetle izlemektedir. ABD, Türkiye’yi ekonomik kartlarla sıkıştırarak bu paktı İran’a karşı kışkırtmaya çalışırken; İsrail, bölgesel yalnızlığını kırmak adına bu ittifakı bir kalkan olarak kullanmak isteyecektir.
Türkiye, bu kritik kavşakta savaşı körükleyen bir piyon değil, küresel oyunları çözen tarafsız ve akil bir oyun kurucu misyonu üstlenmelidir. Mekke Anlaşması, ABD-İsrail projelerine payanda yapılmadığı ve İran’la dengeli komşuluk ilişkileri gözetildiği müddetçe, bölgeyi sömürgeci müdahalelerden koruyacak tarihi bir kalkana dönüşebilir. Akıl ve vicdan, duygusal retoriklerden sıyrılarak bu ince çizgide yürümeyi gerektirir.
Sanayi üretim endeksi haziranda yıllık yüzde 1,4 azaldı, aylık yüzde 0,1 arttı. Bu değişim, ekonomik…
Ligde 68 sezonda 6 şampiyon çıktı hakkında son gelişmeler. Ligde 68 sezonda toplamda 6 farklı…
Doğu Anadolu'nun kuzeydoğusu için gök gürültülü sağanak uyarısı hakkında son gelişmeler. Doğu Anadolu'nun kuzeydoğusunda gök…
UEFA, AFC ve CONCACAF, FIFA Başkanı Infantino'ya yönelik eleştirilerini ortak bir açıklama ile duyurdu. Bu…
Fransa'nın güneydoğusunda yangınlarla mücadele hakkında son gelişmeler. Fransa'nın güneydoğusunda, yaz aylarının gelmesiyle birlikte yangınlarla mücadele…
İngilterenin bazı bölgeleri 54 gündür kayda değer yağış görmedi. Bu durum, tarım ve su kaynakları…
View Comments
Makale, Mekke Anlaşması’nı anlatırken sürekli birbirini çürüten tezler üretiyor: hem “jeopolitik fırsat” hem de “ince bir tuzak” olarak tanımlıyor; Türkiye’yi bir yandan “akil oyun kurucu” olarak övüp diğer yandan “Batı’nın piyonuna dönüşme” riskiyle küçültüyor;
Hudeybiye örneğini hem umut hem uyarı olarak kullanarak tarihsel analojiyi bulanıklaştırıyor; ABD ve İsrail’in hem çıkarına hizmet eden hem de tehdit gördüğü bir anlaşmadan söz ediyor; İran’ı ise hem kuşatılacak hedef hem kapsanacak ortak olarak gösteriyor.
Bu zikzaklı dil, yazarın net bir stratejik pozisyon almaktan kaçındığını ve okuyucuyu ihtimaller arasında sallayan bir retorik ürettiğini açıkça ortaya koyuyor.