
Dr. Ali Şeriâti’nin “Dîn’e Karşı Din” kitabını seksenli yılların başında okumuştum. O zamana kadar da tarih boyunca yeryüzünde yapılan savaşların çoğunun din ile dinsizlik arasında gerçekleştiğini düşünürdüm. Ama bu kitap daha ismiyle zihnimde önemli değişikliklere sebep olmuş ve gerçek savaşın artık din ile dinsizlik/küfr arasında değil, din ile din arasında olduğunu idrâk etmemi sağlamıştı. Peygamberlerin hayatlarına şöyle bir göz gezdirdiğimizde görüyoruz ki; Hz. Mûsâ’nın toplumunun içerisinde bozgunculuk yapan “Sâmirî” inançsız/dinsiz biri değildi. Ama Hz. Mûsâ’nın kısa bir süre aralarında olmayışından faydalanmış ve toplumuna tapınmaları için altından bir buzağı heykeli yapmıştı.[1] Döndüğünde neden böyle yaptın diye soran Hz. Mûsâ’ya şöyle cevap vermişti: “Ben onların göremediği bir şeyi gördüm; ve bu yüzden, Elçi’nin öğretilerinden bir tutam aldım ve onu fırlatıp attım; içimde bir şey böyle [yapmaya] itti beni.”[2] Hz. Îsâ’nın çektiği çilelerin kaynağı olan Ferîsîler de dinsiz değillerdi; onlar kendilerini seçkin sayan bir yahudi topluluğuydu. Hz. Peygamber’e kılıç çekenler de şirk dîninin temsilcileriydi. Eğer onlar dinsiz olsalardı Hz. Peygamber onlara: “Sizin dîniniz size, benim ki bana!”[3] der miydi? Aynı şekilde Sıffîn Savaşı’nda Hz. Ali ile savaşan ve savaşın en sıkışık döneminde mızraklarının ucuna Kur’ân sayfalarını takarak Hz. Ali’yi Kur’ân’a dayanan bir hakem heyetinin oluşturulmasına zorlayanlar da dinsiz değildi.
İşte bunun gibi temelleri takvâ gerçeği üzerinde yükselen Kuba Mescidi’ne karşı Mescid-i Dırâr’ı inşâ edenler de dinsiz değillerdi. Müslüman gözüken bu iki yüzlüler bu mescitle müslümanları bölmeyi, onları kontrol etmeyi ve gerektiğinde de silah deposuna çevirdikleri bu fitne ve fesad yuvasından –Rum hükümdarı Kayser’den de destek alarak– müslümanlara saldırmayı planlıyorlardı. Ama önce yaptıkları mescidin Hz. Peygamber tarafından kabul edilebilirliğini sağlamak, başka bir ifâde ile mescidi meşrulaştırmak istiyorlardı. Bunun için de mescidin kurucularından olan münâfıklardan bir grubu Hz. Peygamber’e gönderdiler ve gizli niyetlerini saklayarak gâyet mâsumane bir şekilde Hz. Peygamber’e şöyle söylediler: “Yâ Resûlallah! Kış gecesinde ve yağmurlu zamanlarda hasta ve hâcet sahibi olanların namaz kılmaları için bir mescit yaptık. Sel geldiği zaman vâdi, Kuba Mescidi cemaati ile aramıza engel oluyor. Namazımızı kendi mescidimizde, sel çekilip gidince de onlarla birlikte kılacağız. Senin gelip mescidimizde bize namaz kıldırmanı arzu ediyoruz.”
Anlaşılıyor ki Hz. Peygamber’in orada namaz kılması diğer müslümanların da orada namaz kılmasına vesile olacak böylece onlar münâfıkların tuzağına düşeceklerdi. Bu teklifler kendisine geldiğinde Hz. Peygamber Tebük Seferi’ne çıkmak üzereydi ve bu nedenle de heyettekilere namaz kılma isteklerini ancak sefer dönüşü gerçekleştireceğini söyledi. Tebük dönüşünde münâfıklar bu isteklerini tekrar hatırlattıklarında daveti kabul edip gitmek için hazırlanan Hz. Peygamber’e Tevbe/107-110. âyetlerini indiren Allah, onun gitmesine ve bu mescitte namaz kılmasına izin vermedi: “Ve [birtakım] zararlı eylemlerde bulunmak, dinden çıkmayı örgütlemek, mü’minler arasına ayrılık sokmak ve başından beri Allah ve O’nun Elçisi’ne karşı savaş tavrı içinde bulunanlara bir gözetleme yeri sağlamak için [ayrı] bir mâbed kuran [münâfık]lar [var]. Bunlar [ey inananlar, size] muhakkak ki, şöyle yemin edecekler: ‘Biz (bununla) sadece iyilerin iyisini yapmak istemiştik!’ Oysa, Allah onların yalancılar olduğuna [bizzat] tanıktır. Böyle bir yere asla adımını atma! ”[4]
Âyetlerde mescidin ve bu mescidi inşâ edenlerin gizli niyetleri açığa çıkarıldığında Hz. Peygamber bu mescidin yıkılması için iki sahâbîsini[5] görevlendirmiş ve onlar da bu mescidi yıkmışlardır. Hattâ yıkım sırasında Mescid-i Dırâr’da bulunan birçok münâfık hiç ses çıkaramamış ve arkasından da dağılıp gitmişlerdir. Böylece münâfıkların alevlendirmek istediği fitne ve fesat ateşi bir kez daha söndürülmüştür. Şunu da ilâve edelim ki, âyetlerin içeriği her ne kadar sözünü ettiğimiz tarihî olayla ilgiliymiş gibi görünse de, temelde müslümanlar arasında görülebilecek her türlü hizipçi girişime karşı alınan, alınması gereken kesin bir tavrı da yansıtmaktadır.
Tekrar âyetlere döndüğümüzde Mescid-i Dırâr’ın ne amaçla ve niyetle yapıldığını ortaya koyan şu özellikleri tespit etmemiz mümkündür. Bu özelliklerden ilki münâfıkların bu mescidi zarar verici eylemleri için bir mekân olarak kurmaları/seçmeleri gerçeğidir. Zaten bu nedenle mescide Mescid-i Dırâr yâni zarar verici mescit adı verilmiştir. Şüphesiz bu mescidin zararı sadece müslümanlara değil mescidi açanlara da yöneliktir. Çünkü onlar bu iyi niyet ve masum isteklerinin altında sakladıkları gerçek/sinsi yüzleriyle hem dünyâda hem de âhirette trajik bir sonla karşı karşıya kalacaklardır. Mescidin ikinci zararı küfrü yaymakla veyâ küfrü[6] güçlendirmekle ilgilidir. Bunun da anlamı Hz. Peygamber’i ve onun getirdiği vahyi inkâr etmektir. Bu inkârın en çarpıcı örneği Mescid-i Dırâr fikrinin babası olan ve Hz. Peygamber tarafından kendisine “el-Fâsık” lakabı verilen Ebû Âmir’in Hz. Peygamber’e olan düşmanlığını ifşâ ettiği şu sözlerdir: “Seninle savaşa tutuşan hangi kavmi bulursam, onlarla birlik olup sana karşı savaşacağım.”
Mescidin üçüncü zararlı özelliği müslümanların arasına ayrılık sokmak, onları bölüp parçalamak, çeşitli nifâk çıkarıcı dedikodu ve iftiralarla birlikteliklerini sarsmak/dağıtmaktır. Mescidin dördüncü ve son zararlı özelliği de bu mekânı, Allah’a ve Resûl’üne savaş açmış kişilerin müslümanları kontrol edecekleri bir “üs, karargâh, rasathâne” hâline getirmektir. Üstelik münâfıklar bütün bunları yaparken “bizim iyilikten başka bir kastımız yok” veyâ “biz en güzelden başkasını istemedik” diye de yemin etmişlerdir. Ama âyetin sonunda onların bu sözleri yalanlanmış, Allah’ın onların yeminlerinde yalancı olduklarına tanık olduğu söylenmiştir. Tevbe/108. âyetin başında da bu açıklamalardan sonra Hz. Peygamber’in Mescid-i Dırâr’da namaz kılması, duâ etmesi yasaklanmış, bu yere asla adım atmaması istenmiştir.
Âyetlerin genel ifâdesinden anlaşılan odur ki; Mescid-i Dırâr gerçeği, yalnızca o döneme özgü değildir. Tarihin hangi zaman diliminde olursa olsun müslümanların aleyhinde bu şekilde zarar verici niyetler taşıyan her insân, münâfık; bu niyetlere hizmet eden komplocu/nifâkçı/bölücü her mekân/ortam/kurum ise Mescid-i Dırâr hükmündedir. Tevbe/107. âyette gözden kaçırılan bir başka kelime de “ittihaz” kelimesidir; yâni âyette mescid için “yapmak/kurmak” anlamını taşıyan bir fiil kullanılmamış, bunun yerine mânâsı “edinmek, kullanmak” olan bir fiil tercih edilmiştir. Bunun anlamı şudur; bir mescidin zararlı oluşundan söz etmek için, daha yapılırken o niyetle yapılmış olması şartı aranmaz. Dolayısıyla ilk zamanlarda, hattâ yüzyıllarca iyi hizmetler verdiği halde günün birinde “zarar veren mescit” hâline dönüşen her binâ Mescid-i Dırâr kapsamı içerisine girebilir. Kısaca İslâm dünyâsı, insân yükseltmenin ve inşâ etmenin mescit duvarı yükseltmekten çok daha önemli olduğunu idrâk ettiğinde Mescid-i Dırâr’ların nasıl Mescid-i Kuba’lara dönüşeceğini daha iyi anlayacaktır.
Tevbe/109-110. âyetlerde ise Allah, yukarıda sözünü ettiğimiz gerçekliği anlamamızı sağlayan bir soru sormaktadır: “O halde, hangisi daha iyidir? Yapısını Allah’a karşı sağlam bir sorumluluk bilinci ve O’nun hoşnutluğu[nu kazanma çabası] üzerinde yükselten mi; yoksa yapısını kaygan bir yar kenarına kuran ve sonra da onunla beraber yuvarlanıp cehennem ateşini boylayan mı? Allah [bile bile] kötülük yapan topluluğu doğru yola yöneltmez; böylelerinin kurduğu mescit, içlerini paralayıp onları tüketinceye kadar kalplerinde bir şüphe ve huzursuzluk kaynağı olmaktan öteye gitmeyecektir. (Hatırlayın ki, bunu böylece açıklayan) Allah her hükmüyle ince-derin bir gerçeğe işâret eden mutlak ve sınırsız bilgi sahibidir.”[7]
Âyetin başında yer alan “Hangisi daha iyidir?” sorusuyla anlaşılıyor ki; Kuba Mescidi ile Mescid-i Dırâr arasında bir karşılaştırma yapılmaktadır. Bir yanda “takvâ” yâni Allah’ın irâdesine/yasaklarına ters düşmekten sakınan güçlü bir mânevî sorumluluk bilinciyle yükselen bir yapı, diğer yanda ise zemini/temeli bozuk ve her an kaymaya hazır yamaç kenarına kurulan bir binâ. Böyle bir binâ yıkılmakla kalmayacak, sonunda kendini yapanları da, içinde bulunanları da uçuruma bir anlamda cehenneme sürükleyecektir. Âyetin bu çok anlamlı benzetiminde/teşbihinde geçen “cüruf” kelimesi suyun, derenin kenarlarını dipten aşındırıp altını oyarak üst yüzünü desteksiz bırakması durumudur. Öyle ki bu toprak parçası her an çöküp yıkılmaya hazır vaziyettedir. İşte münâfıkça bir temele oturtulan hayat/inanç/düşünce/eylem tarzı da, böyle dibi oyulmuş, her türlü dayanaktan yoksun bir toprak parçası üzerine inşâ edilmiş binâ gibidir. Görünüşte sağlam/güçlü bir toprak parçası zannederek bu binâyı yapmaya kalkanların, binâlarını kaybetmenin yanı sıra canlarını da kaybedecekleri açıktır. Daha öz ifâde ile münâfıkların yaşamlarını üzerine binâ ettikleri inançları, yıkılmaz zannettikleri fikirleri günün birinde ayaklarının altından hızla çekilecek ve onlar hayatları boyunca kazandıklarıyla birlikte cehennem çukuruna kayıp gideceklerdir. Âyetin sonunda yer alan “Allah zâlimleri/kötülük yapanları doğru yola yöneltmez, onlara hidâyet etmez” ifâdesi, anlaşılıyor ki böyle bir tercihin yâni inancını sağlam bir temele oturtmak varken, nifâk temeline oturtmanın bir sonucudur. Yâni münâfıklar karşılaşacakları bu sonucu kendi elleriyle/taşlarıyla “nefslerine zulmederek” hazırlamışlardır.
Tevbe/110. âyette, yapılan bu mescidin münâfıklar için bir şüphe ve huzursuzluk kaynağı olacağı söylenmektedir. Âyette geçen “rîbe” kelimesi “kuşku, erişilmez emel, pişmanlık ve kin” gibi anlamlara gelmektedir. Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Münâfıkların mescidi yaparken içlerinde taşıdıkları kuşku ve nifâk sürüp gidecek ve o binâyı yaparken gözettikleri amaç erişilmez bir hayal olarak kalacaktır. Böyle bir iş yapmaktan duydukları pişmanlığı hep hissedecekler, binânın yıktırılmasından dolayı duydukları kin devâm edip gidecek ve bütün bu duygular sebebiyle devâmlı bir huzursuzluk içinde yaşayacaklardır ve bu durum içleri parçalanıncaya veyâ yürekleri paramparça oluncaya kadar sürecektir. Genelde müfessirler bu süreci “ölüm” olayı ile açıklamış ve âyete “Onlar ölmedikleri sürece bu konudaki kuşkuları sürer gider” şeklinde mânâ vermişlerdir. Bununla birlikte, “Onlar yaptıkları aşırılıktan yüreklerini parçalayacak derecede pişmanlık ve üzüntü duyarak tevbe edinceye kadar kuşkuları devâm eder” şeklinde bir yorum da yapılmıştır.
Âyetin sonu “Allah her hükmüyle ince-derin bir gerçeğe işâret eden mutlak ve sınırsız bilgi sahibidir” ifâdesiyle noktalanmaktadır. Bu karşılaştırmalı hikmetli örnekten çıkarılması gereken gerçek şudur: İkiyüzlü davranıp zararlı eylemler planlamaya, inkârcılığı örgütlemeye ve mü’minlerin arasına ayrılık sokmaya çalışanlara karşı uyanık olunmalı, onların iyi niyet iddiaları ihtiyatla karşılanmalıdır. Allah’ın rızâsına takvâ esası üzerine kurulu işlerle erişilir ve Allah kötülüklerden arınmayı samimi olarak isteyen kişileri sever. İkiyüzlü davranmayı huy haline getirenlerin yürekleri ise kuşkunun esiri olur ve ölünceye kadar kendi kişiliklerini bulamadan bu kuşkunun girdabında bocalar dururlar. Onlar dünyâda böyle bir bunalımı yaşadıkları gibi âhirette de acı bir sonla karşılaşacaklardır. Çünkü onların akıllarınca başarı gibi görünen eylemleri aslında uçurumun kenarına yapılmış binâdan farksızdır; kısa bir süre sonra da bu binâ onların cehenneme yuvarlanmaları sonucunu doğuracaktır.
[1] Tâhâ/88.
[2] Tâhâ/96.
[3] Kâfirûn/6.
[4] Tevbe/107-108: “Vellezînettehazû mesciden dırâran ve küfran ve tefrîkan beyne’l-mü’minîne ve irsâden li men hâraballâhe ve resûlehû min kablü ve le yahlifünne in erednâ ille’l-husnâ vallâhu yeşhedu innehüm le kâzibûne. Lâ tekum fîhi ebeden…”
[5] Mâlik bin Duhşum ile Âsım bin Adiy.
[6] Buradaki küfrün bir anlamı da nankörlüktür.
[7] Tevbe/109-110: “E fe men essese bünyânehû alâ takvâ minallâhi ve rıdvânin hayrun em men essese bünyânehû alâ şefâ cürufin hârin fenhâra bihî fî nâri cehenneme vallâhu lâ yehdi’l-kavme’z-zâlimîne. Lâ yezâlü bünyânühümüllezî benev rîbeten fî kulûbihim illâ en tekattaa kulûbühüm vallâhu alîmün hakîmun.”
Türkiye Mekke Anlaşması ile Neyi Hedefliyor? MAKALENİN SESLİ ANLATIMI Mekke Anlaşması'nı Türkiye'nin milli çıkarları açısından…
Türkiye’nin Petrol Üretiminde Güçlü Adım Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Türkiye’nin enerji üretimine ilişkin sevindirici gelişmeleri…
Libya’dan Yunanistan’a Eleştiri: Hakkından Fazlasını İstiyor Libya Başkanlık Konseyi Başkan Yardımcısı Musa el-Koni, Yunanistan’ın deniz…
Kemal Sağlam’dan Adalet Çağrısı: “Biz Adalet Arıyoruz!” Rize’de “Kahrolsun İsrail” sloganı attıktan sonra darbedilen Dr.…
Azerbaycan’ın İsrail ilişkileri İran ile gerilimin gündeminde Azerbaycan’ın İsrail ile ilişkileri, İran’dan gelen açıklamalarla yeniden…
AVRUPA MAKİNESİNİ SATMAK İÇİN KAPIMIZI ÇALIYOR, BİZ SANAYİCİMİZİ KAPIDA BEKLETİYORUZ Geçtiğimiz günlerde, sahibini tanıdığım, İsveç’te…