
Türkiye’nin son çeyrek asırlık siyasi tarihi, muhafazakâr bir kadronun devletin merkezine yerleşme ve toplumu kendi idealleri doğrultusunda dönüştürme iddiasına tanıklık ediyor. Ancak bugün gelinen noktada, bizzat iktidarın en üst kademelerinden yükselen “ahlaki yozlaşma”, “aile yapısının bozulması” ve “toplumsal şiddet” şikâyetleri, siyasi bir başarı hikâyesi olarak değil, ideallerinden sapma olarak değerlendirilebilir.
Bu ifadeler, derin bir toplumsal iflasın itirafı niteliğindedir. Bu durum, sadece bir yönetim zafiyeti değil, sosyolojik bir kırılma ve felsefi bir yabancılaşma hikâyesidir. Muhafazakâr iktidar, fiziksel dünyayı inşa ederken manevi dünyayı ihmal etmekle kalmamış, kimlik krizini tetikleyerek, savunduğunu iddia ettiği değerleri kendi modernleşme pratiği içerisinde eritmiştir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında, yaşanan süreç manevi çöküş krizidir. İktidar, ekonomi, altyapı ve teknoloji gibi maddi kültür öğelerinde hızlı bir yükseliş hedeflerken, din, iman, örf adet, ahlak, hukuk ve gelenek gibi manevi değerler, maddi yükseliş hızının altında ezilmiştir. Özellikle adalet ve aile söylemiyle iktidara gelen muhafazakâr iktidarın döneminde yaşanan ekonomik zorunluluklar ve neo-liberal politikalar nedeniyle aile yapısının parçalanması, söylem ile eylem arasındaki büyük bir çelişkidir. Aynı zamanda modern siyasetin ikiyüzlü ruhunu da yansıtan aynadır.
Kadın istihdamının artırılmasına yönelik politikalar, geleneksel aile babası figürünün ekonomik olarak işlevsiz hale gelmesiyle birleştiğinde, aile kurumu piyasa koşullarının rüzgârıyla savrulan kuru yaprak haline gelmiştir. Çocukların beş yaşında aileden alınarak kurumsal yapıların dişlilerine terk edilmesi, toplumsal sosyalleşmenin evden okula ve piyasaya kaymasına neden olmuştur. Bu durum, cemaat tipi olan sıcak, samimi, değer odaklı ilişkilerin yerini, STK tipi olan çıkara dayalı, mekanik ilişkilere bırakmasına yol açmıştır.
Netice itibarıyla, ekonomik başarı adına feda edilen toplumsal doku, bugün “doğum oranlarının düşmesi” ve “nesil kaybı” olarak iktidara geri dönmektedir. Muhafazakâr iktidar, kendi iddiasından vurulmaktadır. Bu durum, son dönem Osmanlı aydınlarından, İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın ifadesiyle, “Sahte Medeniyet”tir. Maddi olarak yükselirken, manevi olarak aşağı mertebeleri inmek, bir toplumun kaybedebileceği her şeyi kaybetmesi demektir.
Muhafazakâr iktidarın, Müslüman toplumun kendisine ait olmayan değerlerle, toplumu her açıdan yeniden kurmaya çalışması, “Ben İdraki“ algısının kaybına ve kendini sömürene benzemesine neden olmuştur. Ve rahmetli Aliya’nın dediği gibi: “Savaş yenilince değil, düşmana benzeyince kaybedilir.”
Bir toplumun kendi dini, geleneği ve örfü üzerinden kurduğu dünya görüşü, Batılılaşma serüveni içerisinde hiçbir yaptırımı olmayan kullanışlı bir araç haline gelmiştir. Muhafazakâr iktidar, Avrupa Birliği normları ve küresel kapitalist değerlerle kurduğu ilişkiyle, kendini var eden ve iddialarını üzerine inşa ettiği temellerinden kopmuştur. Alnı secdeli namazlı niyazlı bir kadronun eliyle yürütülen bu süreçte, din artık hayatın kurucu bir öznesi olmaktan çıkıp, siyasi meşruiyet devşirilen bir “dekor” haline gelmiştir.
Bu yabancılaşma, toplumu kutsalsız ve kuralsız ve dahi tanrısız bir vahaya sürüklemiştir. Harama, günaha ve fesada doğru yaşanan “toplumsal ihtida”, bireylerin ahlaki pusulasını yitirmesinden kaynaklanır. Medya aracılığıyla pompalanan mafyatik ilişkiler, sadakatsizlik ve kolay yoldan zenginleşme arzusu, kumar, faizden rant devşirme, muhafazakâr iktidarın yaslandığını iddia ettiği değerler zemininde bir toplum kuramadığını, aksine mevcut küresel yozlaşmaya eklemlendiğinin kanıtıdır. Burada yaşanan, sadece bir ahlak sorunu değil, varoluşsal bir “Ben idraki”nin kaybıdır.
Muhafazakâr iktidar, somut toplumsal yaraların gündeme getirilmesine ve iyi niyetli eleştirilere dahi kulak vermekten uzak durmaktadır. Her kötülük her geçen gün artarak devam ederken ve bununla birlikte şikâyetler sürerken, bunların önüne geçmek için hiçbir somut adım atılmamaktadır. Olumsuzlukların üzerlerinin örtülmesi için, kutsal savunma kaleleri inşa edilmektedir. Muhafazakâr iktidar ekonomik sefalet, niteliksiz eğitim ve sosyal çöküş gibi gerçeklerle yüzleşmek yerine; “Ezan dinmez”, “Bayrak inmez”, “Vatan bölünmez” gibi yüksek perdeden hamasi söylemlere sığınmaktadır.
Oysa iyi niyetli ve yapıcı tavsiyelerde bulunanlar, hiçbir zaman ezan dinsin, bayrak insin vatan bölünsün dememektedir. Aksine, her şey iyi olsun, memleket Allah’ın, peygamberin, İslam’ın, Kur’an’ın buyruğu doğrultusunda yönetilsin demektedir.
Siyasi bir manipülasyon aracına dönüşen bu söylemlerle, hakikatte zayıflayan aile bağı, bozulan eğitim ve derinleşen yoksulluk, bahsi geçen üretilmiş kutsallar üzerinden görünmez kılınmaya çalışılmaktadır. Ancak kutsalların bu şekilde siyasi manipülasyona araç kılınması, uzun vadede bu sembollerin içini boşaltmakta ve toplumda derin bir nihilizme yol açmaktadır. İnsanlar, kutsal söylemler ile gündelik hayatın acımasız gerçekliği arasındaki uçurumu gördükçe, hem siyasi kuruma hem de o kurumun temsil ettiğini iddia ettiği kutsallara olan inancını yitirmektedir.
Sonuç olarak denecek olursa, muhafazakâr iktidarın çeyrek asırlık bilançosu, maddi bir imar faaliyetinin manevi bir yıkımla taçlanmasıdır. Eğitim sisteminin “vandal ve nihilist” fertler yetiştirmesi, ekonominin vergi ve cezalarla ayakta durması, medyanın ahlaki çöküşün taşıyıcısı olması, kumara “yasal” kılıfıyla teşvik edilmesi, sadece yönetenlerin değil, tüm bir toplumun geleceğine ipotek koyan, hem dünyada hem de ahirette acı sonuçları olacak bir vebaldir.
Muhafazakârların “Avrupalı olma” serüveninde geldiği eşik, kendi özgün medeniyet iddiasından vazgeçişin ve sıradan bir modernleşme krizinin figürü haline gelişin eşiğidir. Gelinen bu eşik ise, bir toplumu var eden değerlerin iflası, celladına aşık olan mahkum olmanın ilanıdır. Eğer bir memlekette insanı bozulmuşsa ve bu bozulma kamusallaşmışsa, artık ne köprüler ne gökdelenler o toplumu düştüğü karanlıktan çıkarmaya yetmeyecektir. Bu, bir iktidarın değil, bir zihniyetin tarih huzurundaki en ağır imtihanıdır.
Muhafazakâr iktidarın kendisine sorması gereken hayati soru: “Ne hedeflenmiştik, neye dönüştük?” olmalı ve üzerinde çok düşünmelidir.
KURBAN İBADETİNİ NASIL DEĞERLENDİRMELİYİZ? Soru 5: Kurban için bütçemizi zorlamalı mıyız? Nasıl kurban kesmeliyiz? İslâm…
Aile çökerse nüfus dibe vurur, ülke uçuruma sürüklenir… İngiltere’nin parlak entelektüellerinden John Berger, 1978 yılında…
Gazze’de Bir Babanın Bitmeyen Nöbeti: “Evin Altında Şehit Varken Nasıl Uyuyayım?” İsrail ordusunun Gazze Şeridi’ne…
ANA, RABBİMİN VARLIK İŞÇİSİ, SEVGİ PINARI ANAM… Evren, dünya, tabiat ve doğa… Hepsi ayrı ayrı…
ALMANYA YİNE YAPACAĞINI YAPTI Almanya merkezli Immanuel Kant Vakfı'nın, hakkında çeşitli davalar devam eden İBB…
EV HANIMLIĞINI MESLEK KABUL EDİN, ÇOCUK SAYISI ARTSIN Ev hanımlığı, mesleklerin en zoru ve en…
View Comments
Biz Mirat Haberi bu yazıda verilen mesajları vermek için yaşatıyoruz. Hamd olsun Rabbimize.