Genel

MÜSLÜMANLARIN İKİNCİ DİLİ

MÜSLÜMANLARIN İKİNCİ DİLİ

Kuran-ı Kerim Rum Suresi 22. Ayeti’nde Cenab-ı Hakk şöyle buyurmaktadır:

وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِم۪ينَ

“O’nun ayetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılmasıyla dillerinizin ve renklerinizin ayrışmasıdır. Bunda bilginler için kuşkusuz göstergeler bulunur.”

Hem tarihçiler hem de genel okuyucu kitlesi tarafından gözardı edilen tarihsel bir gerçek Farsçanın erken dönem İslam devletinde Müslümanlığı seçen çok geniş bir kesimin ana dili olduğudur. İlk dönemlerde Arapça dinî nedenle Müslüman devletlerin ortak idari dili olsa da baskın olan İran kültürüydü.

Bunun nedeni, Arap Yarımadası’ndan gelip fetheden Arapların sayısının, fethettikleri ve çoğunluğu Zerdüştlerden oluşan muazzam Sasani İmparatorluğu’nun nüfusuna kıyasla çok küçük olmasıydı. Zerdüştiler, Mısır, Kuzey Afrika, Suriye ve kısmen Irak’taki Hristiyan topluluklara kıyasla çok daha hızlı olarak İslamiyet’i benimsediler. Örneğin Hicri ikinci ve üçüncü yüzyıllarda, her on Müslüman’dan dokuzunun, günümüz İran, Irak, Güneydoğu Türkiye, Azerbaycan, Pakistan ve Orta Asya bölgelerindeki Zerdüşti kökenlilerden oluştuğu ileri sürülmektedir.

Erken dönem İslam devletinde “bir Arap’a karşılık dokuz Fars” oranı İslam’ın düşünce yapısını, uygulamalarını, Kur’an tefsirini ve felsefesini derinden etkilediği söylenebilir. Bu oranın daha düşük olduğunu savunanlar, bunların arasında Zerdüştlükten Hristiyanlığa geçip Müslüman olanları kapsadığı varsayılsa da kesin sayılarda demografik karşı bulgular ileri sürülse de oranlardaki görünüm böyleydi. En önde gelen hadis derleyicisi İmam Buhari de dâhil İslam ilahiyatının önde gelen pek çok ismi Zerdüşt rahibi ailelerden geliyordu. Bunlar samimi Müslümanlardı ama doğal olarak eski dinlerindeki konuların karşılıklarını bulmaya çalışıyorlardı. Neyin önemli neyin önemsiz olduğunu belirlemede kültürlerinin mutlaka etkisi oldu.

Buna karşılık, imparatorluğu kuran ve dini yayan, ancak daha çok askerî, idari ve ticari alanlarda görev alan erken dönem Medine İslam devletinin Arap kabileleri, ilk dönemde mezhep imamlarını çıkarabiliyorken zamanla düşünce alanında bu etkisini yitirdi. Eğitim, düşünce, bilim ve sanat alanları, bir süre sonra etnik Araplardan İran kökenli âlimlere geçti. Bu durum, din içinde güçlü bir Fars eğilimi yaratmakla kalmadı, aynı zamanda düşünce faaliyetlerinde Fars kültürüyle ve diliyle sıkı bir bağ kurmasına da yol açtı.

İslam dünyasında üçayaklı bir dil ayrışması meydana geldi: (1) Tıpkı Latincenin Batı Avrupa’da din, hukuk ve felsefeyi de kapsayan ortak bilim dili olması gibi, Arapça da İslam dünyasının ortak din, hukuk, bilim diliydi. (2) Ancak kültürel elit sayılmak için, edebiyat ve zaman zaman bürokrasi için kullanılan ortak dil Farsçaya hâkim olmak gerekiyordu. (3) Daha sonra, İslam dünyasının merkezî bölgelerinde üçüncü bir dil olarak Türkçe devreye girdi. Lisan-ı Türki başlangıçta paralı askerlerin diliyken, zamanla yerleşimcilerin ve nihayetinde yönetici sınıfların dili haline geldi.

Arapça, Farsça ve Türkçeden oluşan bu üç dilli seçkinler modeli; Orta Asya, Batı Çin, Hindistan Alt Kıtası (Urducanın Türkçenin yerini aldığı döneme kadar), İran, Suriye, Mısır, Türkiye, Güney Rusya, Ukrayna ve Balkanlar’da yaşayan Müslümanlar için değişmeden kalmıştır. Akademik çalışmalar, bilim, din ve hukuk alanlarında Arapça, edebiyatta, şiirde, bazen bürokraside Farsça, askerî taktiklerde ve yönetimde Türkçe kullanılırdı. Bunlar olduktan sonra Müslümanlar ana dilleri Boşnakça, Macarca, Hui Çincesi, Girit Rumcası, Sindi, Arnavutça ya da Çerkezce gibi yerel dilleri de bilebilirdi.

Saraybosna, Kazan, Urumçi, Kabil, İskenderiye, Delhi, Odesa, Selanik, Tahran, Erivan, İstanbul veya Şam gibi Müslüman merkezlerinde yaşayan eğitimli bir Müslüman, her üç dili, ilaveten o dönemde günümüze kıyasla bu üç dilden çok daha fazla etkilenmiş olan yerel dili de bilirdi. İnanç üzerine bir metin kaleme alacaksa Arapçayı, yabancı kuvvetlerin şüpheli hareketleri üzerine rapor yazacaksa Türkçeyi, hayallerini şiire dönüştürecek ya da üstü kapalı bir siyasi eleştiri yazacaksa Farsçayı tercih ederdi.

Osmanlı eğitim müfredatında Arapçanın yanı sıra Farsça da zorunlu bir dersti, 20. yüzyıla doğru bu azaldı ya da Türkçe dersinin içine gömüldü. Türkçe’de yazılı olmayan geçerli kural bir kelime Kuran-ı Kerim’de ya da Şehname’de varsa, okumuş kesimce cümle içinde kullanılabileceğiydi. “Birader, hemen kabristan meydanında abdest alalım ki hoca namaza durursa keşmekeş yaşamayalım” cümlesi Türkçe “al-”, “dur-” ve “yaşa-” fiilleri ve çekim ekleri haricinde tamamen Farsça sözcüklerden oluşmakta, Farsçadaki “ki” eki yardımıyla da bu dilin gramer yapısı kullanılmaktadır.  Öte yandan Türkçemizdeki Arapça kökenli kelimelerin çoğu da dolaylı olarak Farsçadan yer yer anlam değişiklikleriyle geçmiştir.

Dolayısıyla, Çin’den Polonya’ya, Mısır’dan Bengal’e, Budapeşte’den Singapur’a kadar Müslüman topluluklar arasında —özellikle de seçkinler katmanında— Farsça bilerek rahatlıkla iletişim kurabilmek eski dönemlerde mümkündü. Kelime hazinesinin yarısı Arapça kökenli sözcüklerden oluşan, Arapçaya kıyasla çok daha sade bir gramere sahip Farsça, öğrenilmesi kolay bir dildir.

Günümüzde durum çok farklıdır. Hindistan Alt Kıtası’ndaki bazı Müslüman seçkinler harici Farsça artık kültürel bir dil, hele hele bir ortak iletişim dili olarak görülmemektedir. Günümüzde bu dilin öğrenilmesi önünde engel teşkil edecek şekilde Araplar ile İran arasında bir husumet ortaya çıkarılmıştır. Şah döneminde Arap hükümetleri Filistin yanlısı tutum sergilerken İran kuvvetle İsrail yanlısıydı. 1978 sonbaharındaki Camp David Antlaşması ve 1979 başındaki İran İslam Devrimini içeren dört ayda roller değişti, İran Filistin yanlısı bir çizginin bayraktarı olurken Arap hükümetleri de İsrail yanlısı tutum benimsemeye başladı. Bu nedenle Farsça ve genel olarak İran, günümüz Arap ülkelerinde ya da onların etkisindeki Müslüman çevrelerde siyasi çağrışımlar taşımaktadır.

Atatürk ve Stalin’in bağımsız olarak eşzamanlı gerçekleştirdikleri dil devrimleri ardından hem birbirleri hem de Farsça ile kültürel bağları zayıflayan Türk dünyasındaki popülerliğinin azalmasını da bu siyasi engellere eklediğimizde, geleneksel olarak Farsçayı ikinci dil olarak kullanmış Müslüman âleminde Farsça konuşanların sayısının çok azalmasının nedenlerini bulabiliriz.

Tabii Farsça hala resmi dil olarak kullanıldığı İran, Afganistan ve Tacikistan ile Çin’deki çok küçük otonom bölgelerde varlığını sürdürmekte.

Neden eski etkisi kalmamış Farsçayı gelecek için önemsediğimi ve yeniden ayağa kalkmamızda bu dilden nasıl yararlanabileceğimizi de bir başka yazıda ele almak isterim.

Prof. Dr. Kutluk Özgüven

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Recent Posts

  • Gündem

Zaferini, Annesinin Ayağını Öperek Kutluyor

Dünyaca Ünlü Kafes Dövüşçüsü, Zaferini, Annesinin Ayağını Öperek Kutluyor Ringlerin azılı ve disiplinli savaşçısı Muhammed…

5 saat ago
  • Genel

CUMHURİYET, İSLAM’IN ONAYLADIĞI BİR YAPIDIR AMA İÇİNİN İSLAM’LA DOLDURULMASI ŞARTIYLA

CUMHURİYET, İSLAM'IN ONAYLADIĞI BİR YAPIDIR AMA İÇİNİN İSLAM'LA DOLDURULMASI ŞARTIYLA  - Cumhuriyet döneminde radikal devrimler…

5 saat ago
  • Genel

Mustafa Sarıgül Hakkında Yeni İstismar İddiaları

Mustafa Sarıgül, Hakkında Yeni İstismar İddiaları: Dört Eski Lise Öğrencisi Gündemde Erzincan Milletvekili Mustafa Sarıgül…

6 saat ago
  • Genel

Hizbullah Hücreleri Tarafından, Suriye Hükümetine Saldırı Hazırlığı

Güney Suriye’de, Hükümete Karşı Saldırı Hazırlığı Suriye istihbaratının, Hizbullah hücreleri, Iraklı milisler ve eski rejim…

8 saat ago
  • Genel

Afganistan Heyeti ile Göç İdaresi Başkanlığı Arasında Görüşme

Afganistan Heyeti ile Göç İdaresi Başkanlığı Arasında Önemli Göç Görüşmesi Afganistan İslam Emirliği heyeti, Türkiye…

8 saat ago
  • Genel

KRAL’IN ARAPÇASI

KRAL’IN ARAPÇASI Umman Sultanı Heysem bin Târık ve beraberindeki resmî heyet, geçtiğimiz hafta 19-22 Ekim…

8 saat ago