
Değerli okuyucularım;
Ayşegül Ünal Hanımefendinin “Dönüşüm Sürecinde Necip Fazıl” (11.10.2026) köşe yazısı, şunu bir kez daha göstermiştir ki Mirat-Haber, sadece güncel olayların aktarıldığı bir haber platformu değil; medeniyet köklerimizin ve düşünce mirasımızın masaya yatırıldığı entelektüel bir zihniyet buluşma noktasıdır.
https://www.mirathaber.com/donusum-surecinde-necip-fazil/
Bu ilhamla, şiirin ruhî fırtınalarını ve şairin o “sekr” (manevî sarhoşluk) hâlini, nebevî edep süzgecinden geçirerek, yeniden düşünmek elzemdir. Bilindiği üzere insan, hayatı boyunca hangi meslekten olursa olsun; okuduğu, beslendiği ve gönül verdiği değerler nispetinde bir iç birikim edinir. Bir ilahiyatçı yahut edebiyat profesörü unvanı taşımak şart değildir; samimî bir okur, bir düşünce sevdalısı ve medeniyet mirasına kafa yoran her mütevazı zihin, karşılaştığı metinleri hakikat süzgecinden geçirme hakkına ve sorumluluğuna sahiptir. Zira sözün gücüne inanan insan, o sözün yöneldiği istikameti ve doğuracağı tesirleri de dert edinmek zorundadır.
Türk şiirinde ve muhafazakâr/dindar camianın fikir dünyasında derin izler bırakmış, arkasından milyonları sürüklemiş Üstat Necip Fazıl Kısakürek, hiç şüphesiz dili bir kılıç gibi kullanan, kelimelere diz çöktüren devasa bir şairdir. Onun Çile’si, Kaldırımlar’ı ve mistik çırpınışları, genç nesillerin estetik ufkunu inşa etmiştir. Ancak bir şaire duyulan hayranlık ve hürmet, onun her dizesini dogmatik bir hakikat kabul etmeyi gerektirmez. Şiirin coşkusu ile dinin sabit ilkeleri arasındaki o ince çizgiyi korumak, bizzat o şaire yapılmış en nitelikli saygıdır.
İslâm edebiyatı ve tasavvuf geleneğinde “sekr” (cezbeye kapılma) ve “şathiyat” (coşku anında söylenen, zahiren ölçüyü aşmış görünen sözler) kavramları önemli bir yer tutar. Şair, fikrî ve ruhî bir kriz anında, çilesinin zirvesindeyken bir fakih gibi terimlerin fıkhî karşılığını yahut kelamî neticelerini düşünerek yazmaz. Kalbine düşen o yakıcı duygu, veznin ve kafiyenin ritmiyle dışa vururken, zaman zaman sınırları zorlayabilir.
Necip Fazıl’ın şiirindeki hırçın, isyankâr ve kışkırtıcı eda da bu ruhî fırtınanın bir neticesidir. O, yalnızlığı, çaresizliği ve zaman karşısındaki çırpınışını anlatırken, kelimeleri adeta kırbaçlar. Ancak burada yapılması gereken tefrik şudur: Şairin o anki cezbeli hâllerine edebî bir anlayış ve hoşgörüyle yaklaşmak başka bir şeydir; o ifadeleri mutlak birer ahlâkî ve dinî ölçü gibi kabul edip toplumun, hatta körpe çocukların zihnine birer düstur gibi kazımak bambaşka bir şeydir.
Bu bağlamda Necip Fazıl’ın hafızalara kazınan ve kitleleri coşturan “Surda Bir Gedik Açtık” şiirindeki şu nirengi noktasını tahlil edelim:
Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes
Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es…
Bu mısradaki “sur” imgesi, hiç şüphesiz siyasî ve sosyolojik bir semboldür. Şair, dönemin vesayet düzenine, İslâmî değerleri bastıran rejime ve Batılılaşma baskılarına karşı yürütülen fikir/dava mücadelesinde bir gedik açıldığını, İslâmî hayatın pencerelerinin aralandığını müjdeler. Ancak burada derin bir mana tezadı göze çarpar: Bir tarafta “mukaddes” gibi kutsal ve ilâhî olanı temsil eden yüce bir terminoloji dururken, hemen ardından buna tamamen zıt bir üslup ve argo içerikli bir niteleme yerleştirilmiştir.
TDK’ye göre kaba konuşmada “namussuz kadın”, genel anlamda ise “kalleş, sözünde durmayan, insanı sırtından vuran” anlamına gelen “kahpe” kelimesi, burada mukaddes davanın karşısındaki düşman güçleri veya rejimi simgeleyen rüzgâra yöneltilmiştir. Şair, kendince davasının engel tanımazlığını ilan etmekte, rüzgârın ne yönden eserse essin bu kutlu gediği kapatamayacağını vurgulamaktadır. Fakat bu duruş, sanatsal bir direnç olarak kurgulansa dahî kullanılan kaba dil, mukaddesatın nezaketiyle bağdaşmadığı gibi kullanılan rüzgâr metaforu doğrudan sahih nebevî ölçüye de takılmaktadır.
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünneti ve nebevî edep süzgecine koyduğumuzda, tabiat olaylarına sövmekten menetme hususunda karşımıza açık bir ikaz çıkar. Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet edilen sahih bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:
“Bu rüzgâr Allah’ın rahmetindendir. Rahmeti de azabı da getirir. Onu görünce sakın ona sövmeyin. Allah’tan rüzgârın hayır getirmesini dileyin, şer getirmesinden Allah’a sığının.” (Nesâî, Ebû Dâvûd, Ahmed b. Hanbel)
Zira rüzgâr, kendi iradesiyle esen bağımsız bir güç değil; Cenâb-ı Hakk’ın emri ve takdiriyle kâinat çarkını döndüren ilâhî bir memurdur. Rüzgâra, zamana yahut kadere sövmek veya ona kaba sıfatlar atfetmek; en nihayetinde o memuru tayin eden ilâhî iradeye karşı bir nezaketsizlik ve edep sınırını aşma tehlikesi taşır. Şair, kendi iç dünyasındaki siyasî ve fikrî öfkeyi rüzgâr metaforuna “kahpe” sıfatını yapıştırarak aktarırken bir mecaz yapmış olabilir; lakin nebevî ölçü, kâinatın işleyişine karşı muhatabını her daim derin bir saygıya ve edebe davet eder.
Bir öz eleştiri yaklaşımıyla asıl üzerinde durulması ve tashih edilmesi gereken husus ise şairin bu cezbeli ifadelerinin nesillere aktarılma biçimidir. Bugün resmî törenlerde, hem de cumhurbaşkanı dâhil devlet erkanının önünde yahut okul salonlarında kitleleri coşturmak adına küçük çocuklara bu tür sert, hırçın ve kaba ifadeler içeren mısralar haykırtılarak okutulmaktadır. Şiirin yazıldığı şartları, siyasî arka plânı ve şairin psikolojisini bilmeyen bir çocuğun zihnine “rüzgâra sövmeyi” veya kaba dili bir kahramanlık edası gibi yerleştirmek, büyük bir pedagojik hatadır. Şairin özel tepki anlarına ait olan bu hırçın üslup, genel bir ahlâk veya toplumsal söylem hâline getirilemez. Çocuklarımıza aşılamamız gereken duygu; kâinatın her unsuruna hikmetle bakabilen, rüzgârın esişinde dahî ilâhî bir lütuf veya terbiye arayan nebevî nezahettir.
Netice olarak; Necip Fazıl gibi devasa bir sanatkârın Türk edebiyatındaki yeri tartışılmazdır. Onun eserleri ve mücadelesi başımızın tacıdır. Ancak onu sevmek, her dizesini masum ve hatasız görmek anlamına gelmez. Büyük şairleri adeta “İsmet” (günahsızdık) zırhına büründürmek hem sanata hem de dine yapılmış bir haksızlıktır. Bizler, şairin “sekr” hâlindeki coşkusuna ve sanatın imge özgürlüğüne anlayış gösterirken; peygamberî edebi, nebevî ölçüyü ve kelamın mesuliyetini her şeyin üzerinde tutmak zorundayız. Şiirin büyüsüne kapılıp hakikatin nezaketini feda etmemek; eleştirirken yıkmak için değil, tashihte bulunup güzelleştirmek için konuşmak, bu medeniyetin mütevazı bir ferdi olarak en temel vazifemizdir.
İsrailli Yazardan Veda: “Netanyahu, Yahudi Tarihinin En Aşağılık Adamıdır” Haaretz yazarı Nehemia Shtrasler, gazetede geçen…
CELAL ŞENGÖR’ÜN “DÂHİ DİKTATÖR” İTİRAFI VE MECLİS TİYATROSU: TARİHÎ GERÇEKLER İLE VESAYETÇİ ROMANTİZMİN ÇİFTE STANDARDI…
İspanya'dan Güçlü ve Kararlı Duruş: "İspanya, Washington’dan Değil, İspanya’dan Yönetilir!" İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, ülkesinin…
HİNDİSTAN'DA İSLAM'IN İZLERİ YIKIMLARLA SİLİNİYOR Hindistan, Başbakan Narendra Modi liderliğindeki Hindutva (Aşırı Sağcı Hindu Milliyetçiliği)…
SAYIŞTAY, İETT OTOBÜSLERİNİN SÜREKLİ NEDEN ARIZA YAPTIĞINI ORTAYA KOYDU Sayıştay’ın İETT (İstanbul Elektrik Tramvay ve…
Anne babanız 65 yaşını geçtiyse, evlerine ücretsiz doktor çağırabilirsiniz. Bunu bilen çok az. 65 yaş…
View Comments
Allah razı olsun hocam hic böyle düşünmemiştim yine bir aydınlanma oldu benim için kaleminize sağlık.
Gençliğimde Necib Fazıl olsun, Mehmet Akif Ersoy olsun, manzum eserlerinden en çok istifade ettiğim iki büyük şairimizdir. Ali Settar Hocamzın da vurguladığı gibi , hiçbir insan hatasız değildir ve hiç kims için "Bütün hayatında hiç yanlış uyamamıştır "diyebileceğimzi hiç kimse yoktur ! Necip Fazıl'ın Bab-ıAli adlı eserini okurken orada "merhum Mehemt Akif Ersoy'u "Çanakkale Şehitlerine" başlıklı destansı manzum şiirindeki "Bedr'in aslanalrı ancak, bu kadr şanlı idi" mısrasından dolayı M.A.Ersoy hakkında "Bazılarının İslâm airi zannettikleri .. sözlerini okuyunca çok sinrilendim ve Necib Fazılın bütün eserlerini yaktım çöpe attım. Bie insanın diğr bir insan veya meslektaşı için bu kadara hased=çekememzlik içinde olmasını asla kabullenemedim ! Geröi, merhum Akifin de azim ve büyük hataları olmuştur. Örneğin, "Yâ Râb Bu Uğursuz Gecenin Yok mu Sabahı ? " başlıklı şiirinda küfre varacak seviyede çok mısrası var ! Lâkin, bu iki lahsiyetde müslümanlığa ve İslâma malolmuş bir hayat geçrimişelridr. Rabbimiz günâh, hata ve kusurlarını affetsin ve emr-i hak vaki olmadan herkese günâhlarından tevbe - istiğfar yaparak ruhunu (nefsini) teslim etmesini nasib buyrusun diyorum.