
İftar saatiydi. Balkona çıktım.
Evimin karşısındaki büyük şehir parkında bir ateş yanıyordu. Küçük değildi. Öyle mangal dumanı gibi de durmuyordu. Bildiğin ateş…
Parkta genelde bekçi olur. “Görmüşlerdir,” dedim. “Birileri zaten haber vermiştir,” dedim.
Üzerinde durmadım.
Yarım saat geçti. Ateş hâlâ yanıyordu.
O an fark ettim ki yapılan deneylerdeki kalabalık psikolojisine aynen uymuştum.
Sorumluluğu görünmez bir kalabalığın omuzlarına bırakmıştım.
“Nasılsa biri aramıştır.”
O biri kimdi?
Ben değilsem kimdi?
Telefonu elime aldım. Parkın hemen yanındaki karakolu aradım. Adresi tarif ettim.
“Hemen yanınızdaki park,” dedim. Cevap netti: “Bizim alanımız değil, itfaiyeyi arayın.”
Bu defa itfaiyeyi aradım. “Emin misiniz? Bekçiler görürdü,” dendi.
Evet, görmeleri gerekirdi. Ama yanıyordu işte. Adres tekrar tekrar soruldu.
“Ona göre işlem yapılacak, hangi bölgeye giriyorsa,” dendi.
On dakika sonra itfaiye geldi. Ateş söndürüldü. Ekip hızlıydı. Müdahale yerindeydi.
Ama o ateş sönene kadar başka bir şeyle yüzleştim:
Sorumluluk ortada duruyordu.
Herkesin gözü önünde.
Ama kimse ilk hamleyi yapmak istemiyordu.
Önce ben “birileri arar” dedim.
Sonra devletin birkaç birimini arayıp onları adeta ikna etmek zorunda kaldım.
Birim çoktu, yetki çoktu, ama sorumluluğu ilk cümlede üstlenen yoktu.
İnsanoğlu gerçekten tuhaf. Bazen kimseye hesap vermek istemiyor.
Kural tanımak istemiyor. Akıl almak istemiyor.
Ama iş sorumluluk almaya gelince birden küçülüyor.
“Ya yanlışsa?”
“Ya benim görevim değilse?”
“Ya bir başkası daha uygunsa?”
Sanki görünmez bir yük var omuzlarında ve onu taşımamak için sürekli başka bir omuz arıyor.
Üstelik bunun bilimsel bir adı da var: Seyirci Etkisi.
1964’te yaşanan bir olaydan sonra psikoloji literatürüne girdi. Bir olaya ne kadar çok kişi tanık olursa, müdahale ihtimali o kadar düşüyor.
Herkes birbirine bakıyor ve sorumluluk dağılıyor.
Peki bu bencillik mi?
Yoksa özgüvensizlik mi?
Belki ikisi de.
Çünkü sorumluluk almak cesaret ister. “Bu benim işim” diyebilmek içsel bir sağlamlık ister.
Yanılma ihtimalini göze alabilmek ister.
O akşam parkta yanan ateş bana şunu düşündürdü:
Toplum dediğimiz şey, birilerinin
“Ben yaparım,”
“Ben müdahale ederim,”
“Ben üstlenirim” dediği anlarda ayakta kalıyor.
Haksızlık karşısında ayağa kalkanlar, yanlış gördüğünde susmayanlar, gerektiğinde kalabalığın önüne çıkanlar…
İşte bu insanlar sayesinde toplum dimdik duruyor.
Aslında mesele, onların var olup olmaması değil; hepimizin o kalabalığa dahil olup olmayacağı.
Mesela çocuklarımıza sürekli özgüven aşılamaya çalışıyoruz.
Ama onlara sorumluluk veriyor muyuz? Yanlış yapma ihtimaliyle birlikte bir işi gerçekten teslim ediyor muyuz? Belki de eksiğimiz özgüven değildir. Eksiğimiz, sorumluluk hissimizdir.
Çünkü konuşurken hepimiz çok güçlü bir toplumuz. Klavye başında hepimiz vatan askeri,
aile sohbetlerinde herkes ahlak bekçisi, veli toplantılarında herkes çocuk gelişim uzmanı.
Yanlış gördüğümüzde eleştirmekten çekinmeyiz. Eksikleri saymakta ustayız.
Kınamakta da oldukça cesuruz.
Ama iş “Ben ne yapabilirim?” sorusuna gelince bir sessizlik başlar.
Çünkü eleştirmek kolaydır. Sorumluluk almak ise risk ister.
Emek ister. Bazen yalnız kalmayı göze almak ister.
Çocuklar söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı öğreniyor.
Biz sorumluluk aldığımızda, onlar da öğreniyor.
Biz seyirci kaldığımızda, onlar da seyirci olmayı öğreniyor.
Belki de çocuklara bırakabileceğimiz en güçlü miras özgüven değil.
Sorumluluk duygusudur; her adımda üstlendiğimiz, her tercihte omuzladığımız bir yük.
Bu yük, yalnızca bireysel bir cesaret değil, toplumun dayanıklılığını, geleceğin doğruluğunu ve kolektif vicdanımızı şekillendirir.
Çünkü bir toplum, sadece eleştirenlerle değil; gerektiğinde ayağa kalkıp “Ben buradayım” diyebilenlerle değişir.
Batılılar, neden Çin’i değil de, İslâm’ı tehdit olarak görüyorlar? Batı dünyasının küresel stratejilerinde İslâm dünyasına…
İRAN’DAN TÜRKİYE AÇIKLAMASI: “ABD VE İSRAİL SİNSİ BİR PLAN YÜRÜTÜYOR” ABD ile İsrail’in İran’a yönelik…
KADİR GECESİ KUR’AN GECESİ Yeniden Kadir gecesine kavuşabilmek ne büyük bir nimet, ne büyük bir…
Pakistan ile Afganistan arasındaki sınır gerilimi, son dönemde yaşanan çatışmalarla yeni bir boyuta taşındı. Taliban…
SEMÂNIN YERYÜZÜNE İNDİĞİ GECE: KADİR GECESİ Allahu Teâlâ, bu ümmet-i merhûmeye pek çok fazîlet ve…
ŞİDDET HAYATIMIZIN BİR PARÇASI OLMASIN “Kısasta hayat vardır” ayetinin düşündürdüklerini kaleme aldığım yazımdan sonra konuyla…