Ne ABD’yi tasvip ediyoruz ne de başlattığı savaşları…
Dünyayı kendi çıkarları uğruna ateşe atan, milyonlarca insanın hayatını altüst eden bir zihniyeti onaylamamız elbette mümkün değil.
Ancak tüm bunları söylerken şu gerçeği de görmezden gelemeyiz:
Dünyanın en güçlü devletlerinden birinde, dini liderler devlet başkanı için dua edebiliyor ve bu durum “demokrasiye tehdit” olarak sunulmuyor.
Fakat aynı görüntüler bizim ülkemizde yaşansaydı…
Din görevlileri devlet yöneticileri için dua etseydi…
Manevi bir temenni, milli birlik vurgusu ve kültürel bir refleks olarak görülmesi gereken bir tablo, bazı çevreler tarafından anında “rejim krizi” manşetlerine dönüştürülürdü.
Laiklik elden gidiyor söylemleri,
irtica tartışmaları,
“devlet dine teslim ediliyor” iddiaları
peş peşe sıralanırdı.
Oysa mesele inanç dayatması değil,
toplumsal kültür ve manevi dayanışma meselesidir.
“Kâbe’de hacılar Hu der Allah” ilahisine bile tahammül edemeyenlerin,
okullarda Ramazan etkinliği düzenlendi diye Milli Eğitim Bakanlığı’na parmak sallayanların,
toplumun inanç değerleri kamusal alanda görünür olunca rahatsızlık yaşayanların,
benzer bir dua görüntüsü karşısında nasıl tepki vereceğini tahmin etmek zor değil.
Çünkü sorun çoğu zaman laiklik değil,
laikliğin ideolojik bir sopa gibi kullanılmasıdır.
Laiklik; inanç özgürlüğünü güvence altına alması gerekirken,
bazı zihinlerde inancı kamusal hayattan tamamen silme aracına dönüşüyor.
İşte çelişki tam da burada ortaya çıkıyor:
Batı’da olunca “inanç özgürlüğü”,
Türkiye’de olunca “rejim tehdidi”…
Orada olunca “kültürel çeşitlilik”,
burada olunca “irtica tehlikesi”…
Aynı görüntüye farklı coğrafyalarda farklı anlamlar yüklenmesi,
evrensel ilke söylemleriyle yerel refleksler arasındaki samimiyet sınavını gözler önüne seriyor.
Kısacası mesele dua değil,
mesele kimin yaptığı ve nerede yapıldığıdır.
Ve belki de asıl sorgulanması gereken şudur:
Toplumun inanç değerleriyle barışık bir kamusal görünüm mü daha tehlikelidir,
yoksa inançlara tahammülsüzlüğün normalleşmesi mi?
İSLAMİ HABER “MİRAT”







