Makale

PİRAMİTLERİN GÖLGESİNDE BİR GARİP MUHACİR: MEHMED ÂKİF’İN KAHİRE HÜZNÜ (1)

PİRAMİTLERİN GÖLGESİNDE BİR GARİP MUHACİR: MEHMED ÂKİF’İN KAHİRE HÜZNÜ (1)

Değerli Okuyucularım,

Mısır seyahatim ile ilgili özel bir hatıramı sizlerle paylaşmadan önce hem Osmanlı Devleti’nin son dönemini hem de Cumhuriyet’in ilk yıllarını görmüş olan Mehmed Âkif Ersoy (1873-1936) ile ilgili bir meseleyi (polemik tartışmalara sebebiyet vermemek adına) şimdiden açıklamak istiyorum.

Tarih, sadece geçen günlerin kaydı değil; insan ruhunun, niyetlerinin ve siyasî savrulmaların ibret dolu bir aynasıdır. Mehmed Âkif, milletimizin ortak vicdanı olmakla birlikte, hayatı ve fikirleriyle her dönem farklı açılardan değerlendirilmiştir. Âkif’i sevenler kadar, bilhassa Sultan II. Abdülhamid dönemindeki muhalefeti ve zaman zaman kullandığı sert eleştiri dilini, haklı olarak dile getirenler de mevcuttur. Ancak önümüzdeki insan hikâyesi, kaderin ne denli derin ibretler barındırdığını gösteren basiret sahipleri için muazzam bir tarihî sahnedir. “İstibdat” diyerek amansızca eleştirdiği Abdülhamid Han döneminden çok daha ağırını, kurucusu olduğu vatanın yeni döneminde daha doğrusu Kemalist rejimde yaşamak; peşine takılan polis takibatı yüzünden gurbete sığınmak, onun payına düşen en acı imtihan olmuş olsa gerek. Objektif bir tarih anlayışı ve insan hikâyelerinden ders çıkarma feraseti, İttihatçı ekolünden gelen Âkif’in bu trajik kader iklimini doğru okumamızı gerektirir.

Âkif, cemiyetin yönetimindeki “Enver-Talat-Cemal” üçlüsünün ve Bâb-ı Âli Baskını sonrası giderek otoriterleşen yapının yanlışlarını görmekten ve eleştirmekten çekinmemiştir. Özellikle cemiyetin Ziya Gökalp etkisiyle koyu bir Türkçülük çizgisine kayması ve Batılılaşma adına İslâmî değerlerden uzaklaşması üzerine İttihatçılarla fikrî ayrılığı derinleşmiş ve cemiyetle fiili bağını az çok koparmıştır. Âkif; devletin çöküşünü önlemek, meşrutiyeti ve hürriyeti İslâmî ilkelerle bağdaştırmak gayesiyle belki de İttihatçı olmuş, ancak hiçbir zaman parti körlüğü yaşamamış, dindarlığından ve ahlâkî ilkelerinden taviz vermemiş bağımsız bir fikir adamı olarak kalmıştır. Karşımızdaki tablo; İttihatçı olmanın özellikle Abdülhamid döneminde yol açtığı insanî/fikrî hatalarıyla, pişmanlıklarıyla fakat her şeyin ötesinde dinine ve vatanına sadakatiyle yine de abideleşmiş bir Âkifane duruştur.

Âkif’in Kahire’de Kahve İçtiği El-Fişavi Kahvehanesini Yerinde Gördüm

Şimdi gelelim pazartesi yazılarımın asıl mevzusuna… Bugün Mısır seyahatimin asıl kalbi olan kadim Kahire’ye, piramitlerin o kibirli gölgesinden sıyrılıp, İslam dünyasının o dertli muhaciri Mehmed Âkif Ersoy’un ayak izlerine basmaya gidiyoruz. Kahire, benim için sadece bir firavunlar otopsisi değil; İstiklal şairimizin o sessiz, vakur ve hüzünlü hicretinin sızısını bizzat hissettiğim bir düşünce meclisi oldu.

Üstad Mehmed Âkif, 1925 yılında Türkiye’deki Kemalist rejimin fırtınalı ikliminden, harf inkılabından, medreselerin kapatılmasından ve en acısı da adım adım peşine takılan polis takibatından bunalarak, Mısır’a adeta iltica etmişti. İstiklal Marşı’nı yazdığı vatanında “şüpheli bir şahıs” muamelesi görmek, onun o hassas kalbinde onulmaz yaralar açmıştı. Kahire ziyaretimde, onun on bir yıl boyunca bu topraklarda bir garip muhacir olarak nasıl eridiğini düşündüm.

  • Âkif’in Mısır’a İlk Gidişleri (Geçici): Üstad, 1923 ve 1924 yıllarının kış aylarını, Abbas Halim Paşa’nın davetlisi olarak Mısır’da geçirmiş, yazları tekrar İstanbul’a dönmüştür.
  • Hicret (Kesin Gidiş): Türkiye’deki siyasî baskıların, takibatın ve dini tasfiye hareketlerinin ağırlaşması üzerine Ekim 1925 tarihinde İstanbul’dan ayrılarak, Mısır’a kesin olarak hicret etmiştir.
  • Vatana Dönüş: Mısır’da hastalığa yakalanan ve durumunun ağırlaşması üzerine son günlerini vatanında geçirmek isteyen Üstad, tam 11 yıllık ayrılığın ardından 17 Haziran 1936 tarihinde İstanbul’a geri dönmüştür. Dönüşünden yaklaşık 6 ay sonra da ebediyete irtihal etmiştir.

Kahire’nin o meşhur tarih kokan, bizim Kapalıçarşı’mızı andıran labirent gibi sokaklarıyla ünlü Han el-Halili çarşısına girdiğimde zaman durmuştu adeta. Orada, asırlık aynaları, loş ışıkları ve nane kokulu çaylarıyla ünlü o meşhur El-Fişavi Kahvehanesi’ne gittim. Âkif’in de vatan hasretiyle yanarken, bu kahvehanede oturduğunu, acı bir Arap kahvesi yudumlarken, o dertli gözlerle duvarları seyrettiğini bilmek kalbimi titretti. Bugün o kahvehanenin şark köşesi kokan duvarlarında, o dönemin hatıralarını taşıyan resimler hala asılı durmaktadır.

Resim: El-Fişavi kahvehanesinin duvarında asılı olan imzalı Mehmet Akif’in portresinin önünde bir ibretli bakış.

TBMM, Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla 1925 yılında bir Kur’ân meali ve tefsiri hazırlanması kararını almıştı. Yapılan anlaşma gereğince tefsir yazma görevi (Abdülhamit’in tahtan indirilmesi için gönüllü olarak fetva veren) İttihatçı Elmalılı Hamdi Yazır’a, meal hazırlama görevi ise Mehmed Âkif’e verilmişti. Üstad, bu teklifi ilk başta büyük bir sorumluluk ve endişe hissettiği için, kabul etmekte tereddüt göstermiş olsa da dostlarının ısrarı ve görevin önemi dolayısıyla kabul etti. Sözleşme, 1925 yılında imzalandı. Dolayısıyla bu çalışma, tam da Mısır’a kesin olarak hicret ettiği (Ekim 1925) dönemin başında resmiyet kazandı. Çalışmanın büyük bir kısmını Hilvan’daki inziva yıllarında gerçekleştirdi.

Geceyi gündüze katarak, belki de harika bir meal ortaya çıkarmayı düşünmüştü. Ancak Türkiye’deki rejimin dini bütünüyle tasfiye etme niyetini, ezanın Türkçeleştirilmesini ve bu mealin “ibadette Kur’ân aslı yerine ikame edilerek” fıtratı bozacak bir dinde reform projesine alet edileceğini sezinlediği an çalışmalarına ara vermişti. Büyük bir basiret ve takva göstererek, bu mealin Türkiye’de basılmasından vazgeçmişti. Kendi elleriyle yazdığı o mukaddes emaneti, “Eğer döner de tamamlayamazsam yakın” diyerek, dostu Yozgatlı İhsan Efendi’ye teslim etti. Din-ü devlet, mülk-ü millet uğruna ömrünü veren Âkif, rejimin din mühendisliğine alet olmaktansa, yıllarca emek verdiği mealinin yakılmasını göze alacak kadar örnek bir şahsiyet abidesiydi.

Velhâsıl-ı Kelam; Kahire sokakları ve El-Fişavi’nin o loş köşesi, bana firavunların taş kazıklarından çok daha büyük bir hakikati haykırdı. Firavunlar, güçleriyle mülkü sabitlemek isterken, tarihin çöplüğüne gömüldüler; ama o, mülkün sahiplerinden kaçarak, bir kahvehanede vatan hasretiyle kahve yudumlayan, dinin asaletini korumak için, mealini bile feda eden Âkif, ümmetin kalbine sarsılmaz bir iman kazığı çaktı. Bugün küresel ve yerel tiranların unuttuğu şey işte bu Âkifane duruştur. Gelecek yazımızda inşallah Âkif’in memleketine dönüşünü ve öz vatanında yaşadıklarını ele alacağız. Niyetimiz halis, ruhu şad olsun…

Prof. Dr. Ali Seyyar

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Recent Posts

  • Gündem

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GERÇEKTEN BİRLEŞMİŞ Mİ?

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GERÇEKTEN BİRLEŞMİŞ Mİ? Birleşmiş Milletler… İsmi bile başlı başına büyük bir iddia taşıyor:…

48 saniye ago
  • Gündem

Abbas Arakçi’den Fransa’ya Cezayir Tepkisi

Arakçi’den Fransa’ya Cezayir tepkisi: 1,5 milyon insan katledildi İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cezayir’in bağımsızlık…

7 dakika ago
  • Gündem

Erdoğan New York’ta Sevgi Gösterileriyle Karşılandı

Erdoğan New York'ta Sevgi Gösterileriyle Karşılandı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel…

23 dakika ago
  • Genel

Yıkık Kentin Çocukları Çadır Okullarda Ders Başı Yaptı

Gazze'de 3 Yıllık Karanlığın Ardından: Yıkık Kentin Çocukları Çadır Okullarda Ders Başı Yaptı İsrail’in aylardır…

31 dakika ago
  • Genel

Bir Hırsız Yerleşimci Yahudi Öldürüldü!

İşgal Altındaki Batı Şeria’da Gerilim: Halamiş Yerleşimi Yakınında Silahlı Eylem Sonucu Bir Yahudi Öldürüldü! İşgal…

54 dakika ago
  • Makale

SOSYAL SİSTEMDE SOSYOLOJİ’YE NEDEN YER YOK

SOSYAL SİSTEMDE SOSYOLOJİ’YE NEDEN YER YOK Hepimiz, kendi istek ve irademizle bir hayat yaşamak istiyor…

55 dakika ago