
Ramazan ayı, nefsin terbiye edildiği, israfın terk edilmesi gerektiği ve paylaşmanın yüceltildiği bir ibadet mevsimidir. Oruç, insanı açlıkla terbiye ederken tokun hâlinden anlamayı öğretir. Ancak modern şehir hayatında Ramazan’ın ruhuyla çelişen yeni bir tablo giderek daha görünür hâle gelmektedir: Tüketim merkezli iftar kültürü..
Bir yanda sade sofralarla ibadetin derinliğini yaşamaya çalışanlar, diğer yanda ise Ramazan’ı adeta görsel bir şölene dönüştüren gösterişli organizasyonlar… Manevî iklim ile tüketim alışkanlıkları arasındaki bu çelişki, Ramazan’ın anlamı üzerine yeniden düşünmeyi gerekli kılıyor.

Geleneksel kültürde iftar sofraları sadeliğin ve paylaşmanın sembolüydü. Hurma, su ve mütevazı yemeklerle açılan oruçlar; nimetin kıymetini bilmeyi ve şükür duygusunu pekiştirirdi. Sofranın zenginliği değil, bereketi önemsenirdi.
Bugün ise özellikle büyük şehirlerde iftar sofraları giderek bir “sunum alanına” dönüşüyor. Otellerde kurulan açık büfeler, sosyal medyada paylaşılan ihtişamlı masa düzenleri ve çeşit bolluğu, ibadetle tüketim arasındaki dengeyi sorgulatıyor.
Bir sofrada ihtiyaçtan fazla yemek bulunması artık yadırganmıyor; aksine “ikramın cömertliği” olarak görülüyor. Oysa artan yemekler, çöpe giden nimetler ve ölçüsüz harcamalar Ramazan’ın özündeki kanaat anlayışıyla çelişiyor.
İftar sofralarının dönüşümünde dijital dünyanın etkisi büyük. Sosyal medya, bireylerin günlük hayatlarını sergilediği dev bir vitrine dönüştü. Ramazan ayı da bu vitrinin dışında kalmadı.
Paylaşılan iftar masaları, lüks mekân etiketleri ve “özel sunum” videoları, ibadetin mahremiyetini görünürlük yarışına taşıyor. Sofralar paylaşım için hazırlanırken, niyet ile gösteriş arasındaki çizgi giderek belirsizleşiyor.
İbadet kişisel bir sorumlulukken, tüketim kültürü onu toplumsal bir gösteriye dönüştürebiliyor. Böylece iftar, manevî bir buluşmadan çok estetik bir organizasyon hâline gelebiliyor.

Ramazan ayında en çok dikkat çekmesi gereken konulardan biri israftan kaçınmaktır. Çünkü oruç, açlığı yaşayarak nimetin değerini öğretir. Fakat modern tüketim alışkanlıkları bu bilinci zayıflatabiliyor.
Açık büfe iftarlar, kontrolsüz porsiyonlar ve ihtiyaç fazlası siparişler büyük miktarda gıdanın çöpe gitmesine neden oluyor. İnsanlar çoğu zaman yiyebileceğinden fazlasını tabağına alıyor; sofradaki çeşit bolluğu ölçüyü ortadan kaldırıyor.
İsraf yalnızca ekonomik bir kayıp değildir; aynı zamanda ahlaki bir sorundur. Çünkü Ramazan, yoksulun hâlini anlamayı öğretirken, tüketim kültürü yoksulluğu görünmez kılabiliyor.
Oruç ibadeti, insanın nefsini dizginlemesini ve dünyevî arzularını kontrol altına almasını hedefler. Gün boyu aç kalan insanın akşam ölçüsüz tüketime yönelmesi, ibadetin ruhuyla çelişen bir paradoks oluşturur.
Ramazan’da sofraların büyümesi, alışveriş sepetlerinin dolması ve gıda tüketiminin artması; ibadetin sabır ve sadelik çağrısıyla ters düşen bir tablo ortaya çıkarır.
Bu çelişkiyi derinleştiren unsur ise tüketimin “gelenek” gibi sunulmasıdır. Oysa gelenek olan; komşuyla paylaşmak, ihtiyaç sahibini gözetmek ve sofrada ölçülü davranmaktır.

Ramazan sofraları iki farklı anlayışı aynı anda yansıtır. Biri gösterişe dayalı tüketim anlayışı; diğeri ise paylaşma merkezli dayanışma kültürü.
Gösteriş odaklı sofralarda amaç çoğu zaman estetik görünüm ve sosyal beğenidir. Paylaşma odaklı sofralarda ise önemli olan birlikte olmak ve nimeti bölüşmektir.
Biri göze hitap eder, diğeri kalbe…
Ramazan’ın ruhuna uygun olan; sofraların büyüklüğü değil, etrafında kurulan kardeşlik halkasıdır.
Ramazan ayı insana şunu hatırlatır: Tüketerek değil, paylaşarak çoğalırız. Nefsi doyurmak kolaydır; zor olan kalbi arındırmaktır.
İftar sofraları birer imtihan alanıdır. Niyet ibadet ise sadelik huzur getirir; niyet gösteriş ise tüketim yarışına dönüşür.
Gerçek zenginlik, sofradaki çeşit sayısında değil; o sofradan kaç kişinin faydalandığında gizlidir.
Ramazan belki de modern insanın en çok unuttuğu hakikati yeniden hatırlatır: Aç kalmak beden için, ölçülü yaşamak ruh içindir.
İSLAMİ HABER “MİRAT”