
Sözün yorulduğu, yazının muhatabını bulamadığı ve cümlenin kendi ağırlığı altında ezilip kırıldığı bir sınır varmış. İnsan o sınırın soğuk ve pervasız yüzüyle karşılaşınca anlıyor bunu.
Bunca göz göre göre gelen felaket, dünyayı saran o pişkince umarsızlık ve güç sahiplerinin her gün yeni bir maskeyle karşımıza geçen riyakârlığı… Bir yanda mazlumun yüzüne bakıp merhamet satarken, diğer yanda arkasında derin kuyular kazan kapkara bir pazarlık. Ve bizler bu alçaklığın, bu ikiyüzlülüğün pasif birer seyircisi kılınmış olmanın dayanılmaz ıstırabıyla baş başayız. Şimdi soruyorum kendi kendime: Kalem ne yazsın, dil ne söylesin? Ne söylenirse söylensin, bu vicdan azabının yanında hafif kalmıyor mu?
Yeri geldikçe tekrarlayıp durduğum trajik bir hadiseyi burada yeniden tekrarlama ihtiyacı duydum.
Cemel Vakası’nın o ağır, tozlu ve kanlı havası çekildiğinde, Hz. Ali’nin komutanlarından biri Hz. Aişe’yi ziyarete gelir. “Ey müminlerin annesi, nasılsın?” diye sorar, hürmet ve kaygıyla. Hz. Aişe derin bir ah çeker ve tarihin kırılma noktalarından birini muhatabının yüzüne çarpar: “Bundan yirmi yıl önce ölmeyi ne kadar çok isterdim…” Bu bir kaçış değil, yaşanan trajedinin büyüklüğü karşısında bir insan ruhunun feryadıdır. Şahit olunan felaketin boyutu, yaşamaktan utandıracak bir raddeye gelmiştir çünkü.
Bugün, ahir zamanın zifiri karanlığında şahit olduğumuz çaresizlik de içimizde tam olarak bu parçalanmayı üretiyor. Bir yanda küresel emperyalizmin kan emici çarkları, diğer yanda vatan belledikleri bir karış toprağa sıkıştırılıp boydan boya soykırıma uğratılan bir avuç Müslüman… Ve bu dehşeti izleyen, nüfusu milyarları, sayısı 57’yi bulan fakat kâğıt üstündeki bir rakamdan ibaret olan Müslüman coğrafyasının sinmiş, haysiyetini yitirmiş yönetimleri. “En gür sesin çıktığı” yerlerde bile hayatın, sanki az ötede çocuklar katledilmiyormuşçasına kendi konforlu tıkırında akıp gitmesi, bu bütüncül çürümenin en kahredici vesikasıdır.
Kürsülerde hamasi nutuklar atanlar, basmakalıp kınama mesajlarıyla günü kurtaranlar, sahnede sahte bir öfke tiyatrosu sergilerken, kuliste o katil şebekenin hamisi olan küresel güçlerle gülücükler saçarak el sıkışıyor, işbirliklerini derinleştiriyor. Mikrofona geçildiğinde ise “kırmızı çizgiler” hatırlatılıyor, katillerin vicdanına adalet ve merhamet çağrıları yapılıyor.
Peki, dünyaya insanlık dersi veren bu irade, ne zaman kendi vicdanıyla yüzleşecek?
Tamam, çizginizi safınızı ve bağımlılıklarınızı anladık. Natocusunuz, Amerikancısınız, küresel güç merkezlerinin diplomasisine göbekten bağlısınız. Lakin soruyorum: Bir nebze olsun vicdan azabı duymaz mı bir insan? Elinizde siyasi, iktisadi ve askeri güç varken. Kimseden cepheye girip savaşması istenmiyorken dahi, o terör örgütünü besleyen lojistik damarları kesmekten mi acizsiniz? Siyasi münasebetleri dondurmak, elçileri kovmak bu kadar mı imkânsız? Kundak yüzü görmeden toprağa düşen masum sabilerin parçalanmış bedenleri hiç mi rüyalarınıza girmiyor? Ve devam edip giden katliamlardan hiç mi rahatsız olmuyorsunuz?
Zalimlerle aynı masaya oturmayı “reel politik” kılıfıyla açıklayabilirsiniz. Lakin insan o masada en azından haysiyetli bir duruş, soğuk ve mesafeli bir yüz sergileyemez mi? Ellerini masum kanıyla yıkayanların elleri, bu kadar sıcak ve pişkin bir rahatlıkla nasıl sıkılabiliyor?
Küresel zalimlerin lideri ekran önünde “dostum” dediğinde, televizyon bülbüllerinin ve her konunun uzmanı ekran yüzlerinin gözlerinde beliren o rahatlatıcı pırıltı, kendi trajedimizin resmidir.
Müslüman kanıyla elini yıkayan bir mahlûkun iltifatına mazhar olmak, bu dünyada bir insanın başına gelebilecek en zelil, en aşağılık kazançtır. Zira bir zalim size iltifat ediyorsa, bilin ki onun menfaat çarklarına bir su taşımışsınızdır.
Tarihin kaydettiği hiçbir despot; ne Firavun, ne Nemrut, ne Ebu Cehil, ne de Haccac… Hepsini yan yana getirseniz, bugün dünyayı açık hava mezarlığına çeviren ve buna göz yumanların cüretine erişemez.
Ve işte bu yüzden, tarihin en ağır riyakârlık çağında; kendi çaresizliğimizin ve silikliğimizin utancı içimizi kemirirken, ne yazılabilir ki? Söz kimin yüzüne söylenir, kalem ne yazabilir, kime neyi anlatabilir?
Bozuk Saatte Günde Bir kez Doğruyu Gösterir Her Konuşmasında Saçmalayan Gazeteci ''Fatih Altaylı'' Bu sefer…
YURT DIŞINDAKİ VATANDAŞLAR POLİTİKASINDA SÖYLEM VE REALİTE ÇELİŞKİSİ: ANAYASA’NIN "YURDA DÖNÜŞ" RUHUNDAN YABANCI ÜLKE VATANDAŞLIĞI…
ALİYEV REJİMİ: OKULLARDA BAŞÖRTÜSÜNE YASAK GETİRDİ “Gardaşlık” maskesi arkasına saklanan İlham Aliyev yönetimi, İslam’a ve…
Borsa Vurgunu İddialarına Sert Tepki: Hesabı Mutlaka Sorulmalı Gazeteci-yazar Ersin Çelik, borsa ve yatırım fonlarındaki…
GİMDES Başkanı Hüseyin Kami Büyüközer Vefat Etti. Ömrünü Helal Gıda Davasına Adadı Türkiye’de helal gıda…
Mustafa Kemal’i Kendi Sözlerinden Neden Daha Fazla Dinleyemiyoruz? Bir siyasi lideri, bir devlet adamını veya…
View Comments
Allah razı olsun hislerimize bir nebze tercüman olmuşsunuz
Amin kardeşim. Allah cümlemizden razı olsun.
Sayın yazarın sitemi kime;bizden olduğunu zannettiği ancak gerçekte bizden olmayanlara......hala anlaşılmadımı;1950'den bu tarafa laik sistemin oluşturduğu kontrollü MUHALEFET sistemiyle,sisteme entegre edildik.bizi kamusal alana çekerek erittiler.dahada kötüsü islamı laikleştirmek için emir-komuta içerisinde çalışıyorlar.
Nazmi Uçkan size katılıyorum. Sitemim ise kendime ve şuurlu Müslümanlara
Allah razı olsun Yakup hocam.
Ahmet kardeşim amin ecmain inşallah