
Uzun zamandır, özellikle Türkiye’de Sünnilik, iki ana karşıt akım arasında bir çekişme ve çatışma aracı haline gelmiş/getirilmiş bulunmaktadır. Şimdilerde Amerika-İsrail destekli Riyad-Şam Sünniliği dışlayıcı/tekfirci Selefiliğe dayanırken, Türkiye merkezli Sünnilik doktriner ve kelami olmaktan çok, 15-17. yüzyıllarda doruğa çıkan iki Türk hanedanı arasındaki kavganın eseriydi. Her iki hanedanın ve liderleri Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’in mücadelesi ne Sünni-Şii kavgasıydı, ne de Türk-Fars savaşıydı; bu iki Türk hanedanın davası cihan hakimiyetiydi. 1514 yılında yapılan Çaldıran savaşında on binlerce kişi can vermişti. Bu savaş İslam nokta-i nazarından gayrimeşruydu. İkisinin ortak sloganı, “Cihan iki kişiye dar gelir. Ya ben ya sen!” Şimdi körüklenen mezhepçilik eski bir günahın faillerini hortlatarak iki Müslüman ülkeyi birbirine düşürmekte bir malzeme olarak kullanılmaktadır.
Bir taraf mezhepçi dürtülerle Sünniliği yücelterek dokunulmaz, dinin ta kendisi, kutsal akide haline getirirken, diğeri özellikle bazı akademisyenler küçük düşürerek Sünniliği batı karşısında “geri kalışımızın sebebi” göstermektedir. Geri kalışımızı Sünniliğe bağlayanların zihinlerinin gerisindeki suçlama, aslında dinin batı modernleşmesi önünde çıkardığı paradigmatik engelin faturasını Sünniliğe çıkarmaktan ibarettir. İki yüz yıldır bizde akademi, sosyal bilimler ve aydınların merkezi konusu batı modernliği ile İslam arasındaki gerilimi modernite lehine çözme amaçlıdır. Söz konusu gerilim zemininde yürütülen sosyal bilimler beyhude bir çaba olup beşeri ve maddi kaynak israfından başka bir şey değildir.
Yüceltici veya küçültücü her iki Sünni söylemin tashihe ihtiyacı var.
Tarihimizin ana olgularından biri olan mezhepler konusunu ele aldığımda belli bir tarih felsefesi ve tarihi/geleneği, başka bir deyişle Tarihsel ve Reel İslam’ı kritik ederken belirli kıstaslardan hareket etmeye dikkat ettim. Yaptığım ayırıma göre Sünniliği iki düzeyde ele almak mümkün:
1. Kurucu imamların sahih Sünniliği,
2. Sonraları ve kurucu imamların maksatlarına ve usulüne aykırı iktidarlar tarafından “kurumsallaştırılmış Sünnilik!”
Kaynağında sahih olan ile sonraları iktidarlarca suistimal edilen Sünnilik ayırımı, tamı tamına Şiilik için de geçerlidir. Akaid-siyaset ilişkisi, doktrinin oluşturulması, Kur’an ve hadis kaynaklarının kullanılması ile kurtuluşçu söylemler açısından dikkatlice bakıldığında kurumsallaşmış Sünnilik ile Şiilik bir paranın iki yüzü gibidirler; sanki biri hapşırmış da burnundan ikisi çıkmış gibidirler. Daha ilginci kurumsallaştıkça birbirini dışlayarak benzeşen Sünnilik ve Şiilik, kurucuları açısından benzer motivasyonlara ve özelliklere sahiptirler.
Şu halde her iki ana akım için sahih ve meşru olanı inhirafa maruz kalandan ayırmak için kurucu aktörlere başvurmaktan başka yol yok. Sahih Sünniliğin kurucu imamları Dört Mezhep İmamı, Sahih Şiiliğin kurucu imamı Ca’fer es-Sadık’tır.
Kurucu imamların Sünniliğin hareket noktası ilim, usul, disiplin, ekol/mektep ve mümkünse iktidar, iktidar mümkün değilse gayrimeşru ya da en azından sorunlu iktidarı aşağıdan yukarıya doğru etkilemek, baskı altında tutmak, dönüştürmek olarak görülebilir. Bu amaçla Sünnilik başta yasama olmak üzere, eğitim ve sosyo-ekonomik ilişkilerin imamlar tarafından şekillenmesi mücadelesini temel alır. Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı versiyonunda kurumsallaşan Sünnilik ise, hedefi dolayısıyla resmi/politik aygıtın (devlet-iktidar) toplumu kontrol etmek, sivil ve mübariz ulemanın itiraz ve denetimlerini sınırlandırmak, dini devlete endekslemek, kısaca insana ve topluma yabancılaşmış bir aygıt olarak devleti ve iktidarı kutsamaktır. Kurumsallaştırılmış Şiiliğin benzer fonksiyonla sınırlandırıldığı tarihsel model Safevi hanedanlığıdır.
Hakikatte ise Sünnilik ve Şiilik içinde ayrışan iki ana kanat arasındaki mücadele “adilun ile zalimun/fasikun” arasındaki mücadeledir. Şu halde ilk yapmamız gereken, Tarihsel ve Reel İslam’ın ezici çoğunluğunu oluşturan Sünniliği -bugün yüzde 80’ler civarında bulunuyor- resmi/kurumsal Sünnilik ile sivil Sünnilik olmak üzere ikiye ayırmak lazım. Kurumsallaşmış Sünnilik İslam’ın özünden, kaynağından sapmış-saptırılmış Sünnilik, sivil Sünnilik ise kurucu imamların Sünniliği olarak kitaplarda adeta bir hatıra olarak kalmıştır. Sünni devletler dine baskın biçimde hakim konuma geçmiş bulunmaktadırlar ki, tarihsel olarak ulema ile Emevi-Abbasi iktidarları arasında süren mücadele devletin mutlak hakimiyetiyle sonuçlanmış bulunmaktadır. Sünniliği hedef tahtasına haksız yere koyan akademisyenlerin içine düştüğü hata sivil ve resmi Sünniliği birbirinden ayırmamalarıdır.
İran hariç, Sünni ve Şii Müslüman ülkelerin tamamında mezhepler, dini kurumlar, diyanetler, dini kontrol etmek, iktidarlara dini meşruiyet tedarik etmek üzere konumlandırılmış ve kurumsallaştırılmışlardır. Irak’ta Şiiliğin özerk yapı arz etmesi, sahih Şii geleneğin dışında, devlet ile mezhep arasında birbirlerine karışmamak üzere akdedilmiş bir tür kontrata dayanır. Muhammed Hüseyin Fadlallah’ın (öl. 2010) “Şia-devlet” ilişkisine getirdiği yeni açılım ile Hizbullah’ın efsanevi lideri Hasan Nasrallah’ın (öl. 2024) rehberliğinde kendinde özerkleşme çabaları ilk defa Lübnan merkezli Arap Şia’sında ortaya çıktı, bu çıkış sayesinde bugün Hizbullah, Lübnan’ı Amerika ve İsrail’e karşı başarıyla savunmaktadır.
İran’da ise İmam Humeyni, Sünni ve Ca’fer’i gelenek içinde tarihte rol oynamış ulema önderliğinde İslam devrimini yaparken (1979), ulemanın yani kurucu imamların Sünniliğini ve İmam Ca’fer ile diğer Ehl-i beyt imamlarının referans verdiği Ehl-i beyt kıyamını hareket noktası almıştır. Ona göre sadece Müslümanların iktidarı ele almaları halinde derin bir krizin içinden geçen Müslüman dünya bu zilletten kurtuluşun yolunu bulacaktır. Daha devrimin ilk yıllarında kendisi de bir Merci’i-taklid olan Ayetullah Şeriatmedari (öl. 1986) buna muhalefet etmişse de, İmam Humeyni’nin tezi İslam devriminin kurucu doktrini olmuş, adına Hatt-ı İmam denen siyaset doktrini yarım asırdır varlığını devam ettirmiş, bugün de Amerika ve İsrail’e karşı başarılı bir savaş verme performansını göstermiştir. Başta Arap ve Sünni ülkeler ile İran’daki muhaliflerin tümünü teker teker ve dikkatlice teşrih masasına yatırın, göreceksiniz ki Hatt-ı İmam’ın (İslami yönetim-Devrim Muhafızları) dışındakilerden başka hiç biri dünyanın süper gücü Amerika ve bölgesel tetikçisi haydut İsrail’e karşı koyma potansiyeline sahip değildir.
Benim tarih tezime göre, kurumsallaşmış Sünniliğin kurucu öznesi, Muaviye’dir; ona karşı sahih dinin referansı ve rol modeli kurucu Sünni imamlardır (Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Malik, Ahmet ibn Hanbel). Kurumsallaşmış Sünnilik, iktidarların hizmetinde din üretir, dini hayatı felce uğratır. Abbasilerin orta zamanlarından beri bir bid’at olarak formüle edilmiş, Selçuklular ve Osmanlılar tarafından iktidarın sac ayaklarından biri olarak hizmet görmüştür. Bugün de içeride monarşilerin, diktatörlüklerin ve otokrat yönetimlerin meşruiyet çerçevesini oluşturmak yanında, dışarıda Amerika ve İsrail karşısında Arap ve Sünni ülkelerin acziyetlerine meşruiyet sağlamak üzere iş ve işlev görmektedir.
Dünya altüst olur, paradigmalar çöker, İslam yepyeni bir umut ve bir direnç ruhuyla küresel vicdanı harekete geçirir, soldan, katoliklerden müttefikler bulurken, bizim anakronik Sünnicilerimiz “sahabedir, ne yapsa yeridir” mottosunda gündemlerine Muaviye’nin cürüm niteliğindeki amellerini temize çıkarma derdine düşmüşlerdir ki bana göre Müellefe-i kulub statüsünde Zekat fonundan pay alıp tuleka olarak anılan Muaviye’nin sahabe olması şüphelidir. Gerçekten bu zatları mezhepçi pozisyona düşüren iki faktör olabilir:
1. Gerçekten iyi niyetlidirler, ama dünyada neyin olup bittiğinden haberleri yok.
2. Hem geleneksel kelam ve fıkıhta, hem geleneksel mezhep algısında köklü/radikal değişim geçiren İran ve Lübnan’da Şiiler, Yemen’de Ensarullah, Filistin’de Hamas ve İslami Cihad, küresel düzeyde zihinsel, sosyo-politik ve askeri devrime öncülük edeceklerine, Sünnilik itibar kaybeder mülahazasıyla olup bitene karşı çıkmaktadırlar; eğer motivasyon bu ise kurumsal Sünnilerin himmeti dinleri değil, mezhepleridir. Mezhep taassubu Müslüman dünyanın içinde yaşadığı utanç verici zilleti, mezheplerinden olmayan Müslümanın ayağa kaldırdığı izzete tercih etmektedirler. Kendileri İsrail’e taş bile atamazken, İran’ın füze atmasına demediklerini bırakmıyorlar.
Samimi Sünniler eğer bu zilletten nasıl çıkılması gerektiğini kendilerine dert edinmişlerse, bu durumda kurumsallaşmış Sünniliği Kurucu İmamların sahih Sünniliği ile kritik etmelidirler. İran’ın gösterdiği performans, bu kritiği yapabilmiş olmasının sonucudur.
İran’da Safevi ve Kaçar hanedanı kurumsallaşmış Sünniliğe benzer Şiiliği de kurumsallaştırıp iktidara bağlamak istediyseler de, fetret döneminden (1736-1789 arası) itibaren Şii ulema bunu reddedip, Sünniliğin dört kurucu imamı gibi özerkliklerini koruma başarısını gösterdiler.
Kritik sanıldığı kadar kolay değildir; modernist Müslümanlar zaten tarih ve gelenek diye bir varlık tanımazlar, kendilerini red ve inkar ile araziyi temizlemeye vakfetmişlerdir. Her dönemde yükselttikleri slogan şu olmuştur: Sünnilik dün de bugün de bütün olumsuzlukların sebebidir. Oysa mesele bu kadar basit değildir.
Sünnilik ve Şiilik son derece karmaşık, kendi içlerinde tecanüsten yoksun iki ana akımdır; Ehl-i Sünnet çatısı altında mütalaa edilseler de, birbirlerini dışlayan görüş sahipleri vardır. Sünnilik içinde nice alim veya fırka, diğerlerini Ehl-i Sünnet’ten kabul etmemiştir.
Ehl-i Sünnet terkibi ne Kur’an’da ne Hz. Peygamber’in hadislerinde yer almamıştır, ilk sahabe nesli de bu terkibi kullanmış değildir, hatta tabiinin de bugün anladığımız doktriner manada kullandıkları söylenemez.
Sünnilik veya Ehl-i Sünnet sarih ve somut bir isimlendirmeden yoksun, bir usul olarak belki ilk nüve şeklinde Ebu Hanife’ye kadar götürmek mümkün, benzer şekilde doktriner Şiiliğin de ilk ve belirgin nüvesi İmam Ca’fer es Sadık’a aittir ki, Ebu Hanife ile Cafer es-Sadık son derece sıkı ilişki ve diyalog içinde olmuşlardır. Ebu Hanife, İmam Ca’fer es-Sadık kadar Ehl-i beyte bağlı, İmam Ca’fer es-Sadık da Ebu Hanife kadar Hz. Peygamber (s.a.)’in sünnetine ve siretine sadakat içinde olmuştur. Bu son derece kıymetlidir, iki büyük akımın kurucu imamları Hz. Peygamber (s.a.)’in Sünneti’nde ve Ehl-i beyt’e olan ihtiramda buluşmuşlarsa, bugünün Sünnileri ve Şiileri de en yukarıda Kur’an-ı Kerim olmak üzere Sünnet’te ve Ehl-i beyt’te buluşup İttihad-ı Anasır-ı İslam’ı kurabilirler.
W. Montgomery Watt, Sünni terimin ilk defa hicri IV, miladi X. Yüzyılda kullanıldığını söyler; Said bin Cübeyr’e (öl. 95/713) izafe edilen tabir ise, muhtemelen doktriner anlamın dışında Resulullah’ın sünnetine veya sünnete tabi kişi anlamında kullanılmıştır.
Tarihsel olarak sonraları Sünnilik veya Ehl-i Sünnet diye oluşacak ana akımın ilk kurucusu Ebu Hanife ve Hasan el Basri olduğu yönündeki görüş doğruya en yakın gibi görünmektedir. Bu durumda devletlerin kontrolüne girmeyen sahih Sünniliğin kaynaklarını araştıracaksak, referansımız Ebu Hanife ve diğer üç mezhep kurucu imam olacaktır. İmam Malik, Mutezile ve diğer bid’atçı fırkaların itikadi ve kelami görüşlerine karşı çıkarken Peygamber sünnetini esas almıştır. Hicri IV, miladi X. Yüzyıllarda Eş’ari ve Maturidi Sünni doktrinin kelami zeminini inşa etmiş, böylece giderek Sünnilik ana akım olarak yaygınlık kazanma istidadı göstermiştir. Yine de alimler arasında ortak bir kanaat bulmak güçtür; İbn Hazm’a sorarsanız Eş’arilik Ehl-i Sünnet’ten değildir; Sekseki sufileri bu akıma dahil etmez; Pezdevi ve Nesefi’ye göre Maturidilik dışında diğer fırka ve akımlar Ehl-i Sünnet’ten sayılmaz.
Sünni veya Şii mezhep mensupları arasındaki polemikleri bir kenara bırakacak olursak, bana göre zamanımızda en doğru cümleyi Mısırlı Muhammed İmara (öl. 20220) kurmuştur. İmara der ki: “Eğer sünnetle Hz. Peygamber’in söz ve davranışları kastediliyorsa Şia, Hariciler ve Mutezile de Ehl-i Sünnet’tendirler.” Buna ilaveten ben de derim ki, eğer Ehl-i beyt’in davasını savunmak, yönetime Muaviye ve Beni Ümeyye değil de, Ali ve evladının layık ve ehil olduğunu söylemek Şiilik ise, dört mezhep kurucumuz da Şii’dirler, Şiatu Ali’dirler, bunun böyle olduğunu (makbul Sünni kaynaklara dayanarak) göstermeye çalışacağım. (Bu yazı dizisinde tek bir Şii kaynağı kullanmış değilim, buna rağmen Ebubekir Sifil Bey, bana sorduğu sualin cevabını isterken Şii kaynak kullanmamamı şart koşmuş. İnşallah, yazı dizisinin sonunda buna ve eleştirilerin tamamına cevap vereceğim.)
Benim ilgilendiğimiz husus, mezhepler arasındaki kelami veya fıkhi görüş ayrılıkları olmayıp, teşekküllerinde rol oynayan birinci amil olan siyasi görüşleri ve tutumlarıdır. Bu açıdan biz, sahih Sünniliği dört kurucu imamda, kurumsallaşmış Sünniliği ise devletlerin inisiyatifinde çalışan dini kurumlarda arayacağız.
Tarihte yaşadıklarımız, bugün de değişik form ve söylemlerle devam etmektedir. Aktüel durumda iktidarların meşruiyet tedarikçisi kurumsallaşmış Sünniliğin rol üstlendiği dört Sünni havza Suudi Arabistan, Mısır, Suriye ve Türkiye’dir; diğer Sünni ülkeleri bu dört merkeze kıyas edebiliriz.
Tarihte büyük İslam medeniyetleri kurulduysa bunu kurucu imamların Sünniliğine borçluyuz. Bazı akademisyenlerin öne sürdüğünün aksine Sünnilik Müslümanların “gerilemesinin sebebi” değildir, “gerileme” söz konusuysa, tarihte de, bugün de bunun sorumlusu başta iktidarlar olmak üzere cemaatler, tarikatlar ve devletin sivil uzantıları (SDK) tarafından bayraklaştırılan kurumsallaşmış Sünniliktir; bu Sünnilik dinden kaçışın de önemli sebeplerinden biridir.
Şimdi tezimizi temellendirmek üzere Sahih Sünniliğin dört kurucu imamın siyasi görüşlerine ve somut tutumlarına bakmaya sıra gelmiştir.
Tükenmişlik Sendromu: Ruhumuz Yorulduğunda Nereye Sığınırız? İnsan her şeye yetişmeye çalışırken kendisini kaybedebilir. Oysa bedenin…
BÜROKRATİK TAHAKKÜMÜN GÖLGESİNDE LAİKLİK: ÖZGÜRLÜK DEĞİL, DEVLET VESAYETİ Türkiye’nin modernleşme serüveni ve devletin laikleşme süreci…
İSRAİL’DE SEÇİME DOĞRU! İsrail seçimlerine 15 gün gibi kısa bir süre kaldı. ABD’deki ara seçimler…
Bir Meyvenin İçindeki Gizem: Meyve Kurdu Bir elmayı ikiye böldüğünüzü düşünün… Dışı pırıl pırıl, kabuğu…
GOETHE’NİN İSLÂM VE PEYGAMBERİMİZE BAKIŞINDAKİ KABUL EDİLEMEZ ÇELİŞKİLER VE MÜSLÜMANLIK YANILGISI (3) Değerli Okuyucularım, Dünya…
Nobel Barış Ödülü Adaletin Sesi Oldu: İsrail’in İnsanlık Suçlarını Belgeleyen Navi Pillay’a Tarihi Ödül 2026…
View Comments
ali bulaçı kale alınacak biri olarak gören var mı
çok var
bulaç'a neden katılmadığını müdellel şekilde ifade etmezsen asıl sen kale alınmazsın
kaale alanlara hayırlı olsun
Dogruyu araştırmak hak olanı tespit etmek ilahi bir emirdir. Alemlerin rabbi olan Allah Kur'anı kerimde basta mülk/tabarek suresinde olmak üzere bak, arastır ve düşün emrini vermekte ve bir çok ayette akletmemizi istemektedir. Müslüman araştıran ve tetkik ederek doğruyu bulandır. Körü körüne ben bilmem hocam bilir, düsturu koyun yolunda olur.
Huccetul islam ALİ hocam 70 yılların başından beri sizi takip ediyorum sizleren çok istifade ettim. Düşünce dergisi çağdaş kavramlar ve düzenler, daha sonra çıkardığınız dergilerde sizleri samimi ihlaslı Allah rizsani herşeyin üzerinde tutan anlayışınızı alabildiğim kadar icime yerlerstirdim. Kelamı fıkıh sizden,edebiyat şiir mavera etrafında yürütülen çalışmaları basit Rasim ÖZDENÖREN akif inan erdem beyazit cahit ZARİFOGLU ve diğerleri sanat ve edebiyatta rehberim olmuşlardır, çoğu rahmeti rahmana kavustu onlar ve size dualarımda yer vermiyorum. Allahin selamı üzerinize olsun
ALİ BULAÇ GEREKSİZ YERE BİRÇOK SAHABEYİ VE MÜSLÜMANI İTHAM ETTİĞİNİN FARKINA VAARAMIYOR.BUNLARIN HEPSİ GAYBI TAŞLAMAKTIR VE HARAMDIR.SEN KENDİNİ OBJEKTİFLİKTEN VE HAKİKATİ BULMA AMACINDAN UZAKLAŞTIRIR KENDİNE YAKIN BULDUĞUN KESİME DESTEK OLACAK RİVAYETLERE YOĞUNLAŞIRSAN MALZEME BULMAN ZOR OLMNAZ..LAKİN BU HAKSIZ İTHAMLARIN AHİRETTE HESABI ZOR OLUR. TALHA VE ZUBEYR İ KİM ÖLDÜRMÜŞTÜ?
Tarafsız bir yazı gibi başlayan bu yazı tam bir "çarpıtma" örneği olarak devam etmiş ve sonlanmış. Aslında Sünni denilen ülkelerin içinde bulunduğu acınası durumun tarihsel olaylarla bir ilgisi yok ama Ali Bey ille de bir bağlantı kurmak istiyor, olabilir, saygı duyulur. İran güzellemesi yapmadan şu yaptığı tespitleri yapsa, yani kurumsal Sünnilik ve sahih Sünnilik kavramları ve kurduğu bağlantılar aslında ilginç, doğru yanları da olabilir. Ancak, karşı tarafta şia'yı ele alırken Bugünkü İran'ı "sahih Şii" liğin daha doğrusu İslamın bugünkü tek temsilcisi gibi lanse etmesi kabul edilebilir bir durum değil. Bakın, İran şia'sının varlık nedeni Sünni düşmanlığı üzerinedir, akidesini tarihte yaşanmış olaylar üzerine bina etmiştir. Dolayısıyla Şia üzerine kalmaya devam edeceklerse Hz. Ebubekire, Hz. Ömer'e, Hz. Aişe'ye küfür ve hakaret etmeleri şarttır. Ve biz Sünnileri düşman olarak görmeleri şarttır ve zaten yaptıkları budur. Bu onların temel motivasyonudur. Oysa bizim şia düşmanlığı yapmak gibi bir itikadi bir görevimiz yoktur, yapmıyoruz da.. Humeyni ile birlikte İran İslam devleti kurulduğunda, Şii olmalarına bakmaksızın Sünniler olarak sevindik. Bizim tepkimiz İran'ın şia yayılmacılığı adına Müslümanlara yaptığı zulüm, tecavüz ve katliamlaradır. Ayrıca Ali Bey'e sormak isterim, Gazze'de soykırım yapılırken İran'ın kılı kıpırdadı mı? Ülkesinde Hamaney şehid edildi, liderleri öldürüldü, İsrail İran'ı şamar oğlanına çevirdi, birkaç göstermelik füze atışı dışında ne yaptı? Ne zaman ki canına kastedildi artık karşı koymak kaçınılmaz oldu, ancak o zaman savaşa başladı. Yahu , Allah göstermesin, ABD/İsrail bu derece bize saldırsa biz de karşı koyarız zaten, bunun nesini güzelliyorsunuz?! Ayrıca, sahih Şia nın Yılmaz temsilcisi İran Suriye'de, Irak'ta, Yemen'de hangi islami motivasyonla Müslüman kanı döküyordu. Bunlar hep gözümüzün önünde kanlı canlı oldu Ali Bey. 1400 yıl önce olmuş, kaynakları tartışmalı hadiseleri gerçek gibi kaşıyıp Sünni düşmanlığı yapıyorsunuz ama daha 10 yıl bile olmamış, mağdurları hâlâ hayatta olan İran zulmünü görmezden geliyorsunuz.
Bir düzeltme: "ülkesinde Hamaney şehid edildi...." cümlesinde Hamaney değil, "İsmail Haniye" olacaktı.
Bize o kadar çok "sünni" dedilerki. Buna inandık ve "sunni" ligimizi, mefhumu muhalifimiz olan "şiiliğe" bakarak tahkim etmeye başladık.
Bir noktadan sonra yaptıgımiz seyin islama uyup uymamasını umursamamaya başladık.
SONUÇTA SÜNNİLİĞİMİZ İSLAMA UYMUYOR DİYE ONDAN VAZGEÇECEK DEĞİLDİK.