Makale

TEBLİĞ, NASİHAT VE BİLGİNİN SINIRI

TEBLİĞ, NASİHAT VE BİLGİNİN SINIRI

أُبَلِّغُكُمۡ رِسَـٰلَـٰتِ رَبِّی وَأَنصَحُ لَكُمۡ وَأَعۡلَمُ مِنَ ٱللَّهِ مَا لَا تَعۡلَمُونَ [الأعراف ٦٢]

“Size, rabbimin mesajlarını ulaştırıyorum, size öğüt veriyorum ve ben Allah katından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.” (el-A‘râf 7/62)

Bir insan, kendisini haksız biçimde suçlayanlara karşı nasıl konuşmalıdır? Hz. Nûh’un kavmi, onu “apaçık sapıklık”la itham eder (el-A‘râf 7/60). O, önce bu ithamı reddeder ve Allah tarafından görevlendirildiğini bildirir (el-A‘râf 7/61). Ardından duruşunu üç fiille açıklar: “ulaştırıyorum”, “öğüt veriyorum”, “biliyorum”. Böylece tartışma, peygamberin kişiliği etrafındaki suçlamadan tebliğin kaynağına, amacına ve bilgi temelinin ne olduğuna yönelir. Ayet, “dinî mesaj” konulu sorumluluğu gündeme getirir.

Mesajın Kaynağına Sadık Kalmak

“أُبَلِّغُكُمْ رِسَالَاتِ رَبِّي” ifadesindeki “tebliğ”, kişinin ürettiği fikirleri birer ilahî söz gibi sunmasından farklıdır. Bu sebeple Hz. Nûh, bildirdiklerini kendisine değil, rabbine nispet eder. O, rabbinin mesajlarını kendilerine ilettiğini, Allah’ı inkâr etmeleri, kendisini yalanlamaları ve öğütlerini reddetmeleri sebebiyle uğrayacakları ilahî azaba karşı onları uyararak iyiliklerini istediğini ifade etmektedir.[1]

“Risâlât” kelimesinin çoğul kullanılışı, birbirini izleyen bildirimlere ve mesajların farklı içeriklerine işaret edebilir. Zemahşerî’ye göre “rabbimin mesajları” ifadesi; emirler, yasaklar, öğütler, sakındırmalar, müjdeler ve uyarılar gibi farklı içeriklerde Hz. Nûh’a vahyedilenleri ifade etmektedir.[2] İbn Âşûr ise “ulaştırıyorum” fiilinin süreklilik bildiren yapısını özellikle vurgular: Kavminin yalanlaması, Hz. Nûh’u tebliğden vazgeçirmemektedir. Buradaki süreklilik, görevin gereğidir.[3]

Nasihat: Söylenen Sözün Kimin Yararına Olduğu

İkinci ifade olan “وَأَنْصَحُ لَكُمْ”, sıradan anlamıyla sürekli öğüt verme alışkanlığından daha geniştir. Râzî, tebliğ ile nasihati ayırır: Tebliğ, Allah’ın emir ve yasaklarını bildirmek; nasihat ise kişiyi iyiliğe yönlendirmek ve zarardan sakındırmak için samimi gayret göstermektir. Böylece doğru bilgi aktarmakla muhatabın yararını gözetmek birbirinden farklılaşır.[4]

İbn Âşûr’un “لَكُمْ” (“sizin için”) ifadesi üzerine yaptığı değerlendirme, bu farkı derinleştirir. Ona göre buradaki kullanım, öğüt verenin kendi çıkarını değil, öğüt verilenin yararını öncelediğini belirginleştirir. Hz. Nûh, kavminin yanlışını saklamaz; fakat onları küçük düşürmek yerine onları tehlikeden korumayı amaçlar.[5]

Bilmek ile Her Şeyi Bildiğini Sanmak Arasında

“وَأَعْلَمُ مِنَ اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ” ifadesi, ilk bakışta bir bilgi üstünlüğü söylemi gibi okunabilir. Oysa buradaki belirleyici kayıt, bilginin “Allah’tan” olmasıdır. Taberî, Hz. Nûh’un özellikle inkâr edenlerin ilahî cezadan kaçamayacaklarını bildiğini söyler.[6] Râzî ise Hz. Nûh’un kavminin yakında başlarına gelecek tufan, ahiretteki cezaları ve tevhid bilgisi gibi farklı ihtimalleri birlikte zikreder.[7] Dolayısıyla ayet, peygambere sınırsız kişisel bilgi atfetmez; vahyin açtığı bilgi alanına dikkat çeker. Nitekim Hz. Peygamber’in, inkârcıların aceleyle gerçekleşmesini istedikleri azabın kendi yetkisinde olmadığını ve hükmün yalnızca Allah’a ait bulunduğunu bildirmiştir (el-En‘âm 6/57-58). Bu ayetler, peygamberin vahye dayalı bilgisinin ilahî hüküm ve tasarruf yetkisine sahip olmak anlamına gelmediğini gösterir.

İbn Âşûr’a göre bu son ifade hem ciddi bir uyarı hem de muhatapları henüz bilmediği şeyleri öğrenmeye çağıran bir fırsattır.[8] Ayetteki ifadeden hareketle günümüze dönük çıkarabileceğimiz ders şudur: Kur’an’ın açık bir hükmüyle, müfessirin yorumu birbirine karıştırılmamalıdır. Vahye dayalı peygamber bilgisiyle sonrakilerin yorumları eşit değildir.

Kur’an Bütünlüğünde Tebliğin Sınırı

A‘râf 7/68’de Hz. Hûd’un kendisini “güvenilir bir öğütçü” olarak tanıtması, tebliğ ve nasihatin birlikte anılmasının tesadüf olmadığını gösterir. Hz. Sâlih’in “Size Rabbimin mesajını ulaştırdım ve öğüt verdim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.” anlamındaki sözü (el-A‘râf 7/79) ise samimi uyarının kabul garantisi olmadığını hatırlatır. “Peygambere düşen ancak apaçık tebliğdir.” (en-Nûr 24/54) ayeti, peygamberin sorumluluğunun mesajı ulaştırmak olduğunu, muhatapların bunu kabul etmelerinin ise onun sorumluluğunda bulunmadığını vurgular.

Hadislerde Tebliğ ve Nasihatin Birlikteliği

İbn Kesîr, bu ayetin tefsirinde doğrudan Veda Hutbesi’ndeki bir sahneye yer verir. Hz. Peygamber, insanlara kendisi hakkında kıyamet gününde ne söyleyeceklerini sormuş; sahâbîler “Tebliğ ettin, görevini yerine getirdin ve nasihat ettin.” diye karşılık vermiştir. O da Allah’ı şahit tutmuştur. Müslim’in aktardığı bu rivayette tebliğ, görevin ifası ve nasihat bir arada zikredilir.[9] Böylece tebliğ ve nasihat birlikteliği Hz. Peygamber’in hayatında da görülür. Yine Müslim’deki “Din nasihattir.”[10] hadisi de nasihati dar anlamda tavsiye vermeye indirgemez. Devamında Allah’a, kitabına, elçisine, yöneticilere ve Müslümanlara yönelik sorumluluk olarak açıklanır.

Sonuç

A‘râf sûresinin 62. ayeti, dinî mesajı üç ayrı sorumluluğun kesişiminde ele almaya çağırır: Kaynağı doğru aktarmak, muhatabın yararını gözetmek ve bilginin sınırını bilmek. Bunlardan biri eksildiğinde doğru bilgi bile kişisel üstünlük gösterisine veya kırıcı bir tartışmaya dönüşebilir. Hz. Nûh’un sözündeki esas, kendisini haklı çıkarma telaşı değil, vahyin emanetini samimiyetle tebliğ etmektir. Günümüzde din adına kimseler için belirleyici ölçü, yalnızca sözüne ne kadar güvendiği değildir. Asıl önemli olan şey, söylediklerinin hangi kısmının vahiy, hangi kısmının yorum olduğunu bilmesi ve bunları birbirinden dürüstçe ayırmasıdır.

Dipnotlar

[1] Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Camiu’l-beyân fî tefsîri’l-Kur’ân, thk. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî (Beyrut: Dâru Hicr Li’t-Tabaa ve’n-Neşr ve’t-Tevzi` ve’l-İ`lan, 1422/2001), 10/262.

[2] Ebü’l-Kāsım Mahmûd ez-Zemahşerî, el-Keşşâf ʿan ḥaḳāʾiḳı ġavâmiżi’t-tenzîl ve ʿuyûni’l-eḳāvîl fî vücûhi’t-teʾvîl (Beyrut: Daru’l-Kitabi’l-Arabi, 1407/1986), 2/115.

[3] Muhammed Tâhir İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-tenvîr (Tunus: Dârü’t-Tunusiyye li’n-Neşr, 1984), 8b/193.

[4] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb (Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1420/1999), 14/297.

[5] İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-tenvîr, 8b/194.

[6] Taberî, Camiu’l-beyân fî tefsîri’l-Kur’ân, 10/262.

[7] Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 14/297.

[8] İbn Âşûr, et-Taḥrîr ve’t-tenvîr, 8b/194-195.

[9] Ebû’l-Fidâʾ İsmâîl b. ʿOmer b. Kes̱îr ed-Dimeşḳî İbn Kes̱îr, Tefsîru’l-Ḳur’âni’l-ʿAẓîm, thk. Sâmî b. Muḥammed Selâme (b.y.: Dāru Ṭaybe li’n-Neşr ve’t-Tevzīʻ, 1420/1999), 3/432; Ebû’l-Ḥasen Muslim b. el-Ḥaccâc el-Ḳuşeyrî en-Nîsâbûrî Muslim, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ, thk. Muḥammed Fuâd ʿAbdulbâḳî (Beyrut: Dâru İḥyâi’t-Turâs̱i’l-ʿArabî, ts.), “Hac”, 147 (No. 1218).

[10] Muslim, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ, “Îmân”, 95.

Murat Kayacan

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Recent Posts

  • Genel

Çeçenistan’da Mejidov Öldürüldü

Çeçenistan’da Mejidov öldürüldü: Kadirov yönetiminin baskı sicili yeniden gündemde Çeçen muhalif kaynaklar, Turpal Ali Mejidov’un…

36 dakika ago
  • Genel

ARNAVUTLUK’UN ATATÜRK’Ü (1)

ARNAVUTLUK’UN ATATÜRK’Ü (1) Ahmet Zogu (I. Zog), 1922 ile 1939 yılları arasında sırasıyla Başbakan, Cumhurbaşkanı…

49 dakika ago
  • Genel

DÜZENLİ YAĞMURLAR VE BEREKETLİ ÜRÜNLER Mİ İSTİYORUZ?

DÜZENLİ YAĞMURLAR VE BEREKETLİ ÜRÜNLER Mİ İSTİYORUZ? Kuraklıktan şikâyet ediyor, sellere sebep olmaksızın barajlarımızı da…

2 saat ago
  • Gündem

Emekli Aylığında Adalet Tartışması: Yılların Emeği Ne Kadar Karşılık Buluyor?

Emekli Aylığında Adalet Tartışması: Yılların Emeği Ne Kadar Karşılık Buluyor? En düşük emekli aylığı net…

2 saat ago
  • Genel

DABBETÜ’L-ARZ SAVAŞI

DABBETÜ’L-ARZ SAVAŞI Kuran-ı Kerim Neml Suresi 82. ayet, Ahir Zamanda yeryüzüne yayılmış, topraktan çıkacak, insanları…

2 saat ago
  • Genel

İNSAN NEFSİNİ NASIL İLAH EDİNİR?

İNSAN NEFSİNİ NASIL İLAH EDİNİR? İnsanoğlunun tarih boyunca yaptığı en büyük aldanış, putları yalnızca taştan,…

3 saat ago