Makale

UHUD BOZGUNU GÜNÜMÜZ İSLAM DÜNYASINA NE SÖYLÜYOR?

UHUD BOZGUNU GÜNÜMÜZ İSLAM DÜNYASINA NE SÖYLÜYOR?

Uhud savaşı ve sonuçlarının bugünkü Müslümanlarla ne alakası vardır, şeklinde bir soru akla gelebilir. Unutmamak gerekir ki aradan 15 asır geçse de insanların zaafları değişmiyor. Buna bağlı olarak zaferin şartları ve mağlubiyetin nedenleri de değişmemektedir. Aşağıda göreceğimiz üzere, Uhud bozgunu ile bugünkü Müslümanların yaşadıkları bozgun arasında nedenler bağlamında önemli benzerlikler vardır. 

Uhud savaşı, bilindiği gibi Müslümanların müşriklerle yaptığı ikinci savaştı. Daha önce Bedir savaşını kazanmış, bu onlar için büyük bir motivasyon sebebi olmuştu. Bu savaşa da böyle bir moralle girmişler, başlangıçta düşmanı bozguna uğratmış ve büyük kayıplar verdirmişlerdi onlara, savaşı kazandıkları yanılgısına kapılmışlardı. Bu sebeple olacak ki, orduda bir bozulma, gevşeme ve çözülme başlamıştı. 

Kendi aralarında Peygamber’in verdiği emir konusunda çekiştiler. Allah Resulünün bırakmamalarını emrettiği mevzileri terk edenler hatta Uhud dağına doğru kaçanlar oldu. Allah Resulü, etrafındaki bir avuç kahramanla cansiperane bir savunma ortaya koydu. Yüzünden yaralandı. Bir panik ve dağınıklık hali yaşandı, birçok şehitler verildi. Başlangıçtaki üstünlük, bir bozguna ve yenilgiye dönüştü. Ortaya çıkan bu sonuç, doğal olarak Ashab arasında ciddi bir hayal kırıklığına ve moral bozukluğuna sebep oldu (Al-i İmran 3/152-153).

Yaşanan bu beklenmedik durum karşısında Müslüman askerler şaşkındı. “Bu, neden başımıza gelmişti” şeklinde sonucu sorgulamaya başladılar. Kur’an’ın bu sorgulamalara verdiği cevap dikkat çekicidir: “Bütün bu olanlar, yaptıklarınız yüzünden başınıza gelmektedir” (Al-i İmran 3/165). 

Bu sert eleştirilerle onlara “Mağlubiyetin sebebini başka yerde değil, kendi yaptıklarınızda arayın” denmektedir. Aslında bu, bütün sosyal, siyasi musibetlerin aşılmasında izlenecek yolu göstermektedir. O da şudur: Toplumsal olaylar tesadüfen meydana gelmemektedir. Aksine bunlar, belirli sebep ve sonuçlara bağlı olarak gerçekleşmektedir. Dolayısıyla yapılması gereken şey, hastalığa sebep olan temel insani zaafların tespit edilmesi ve çözümler üretilmesidir. Bugün de Müslümanların gayr-i müslimleri suçlamayı bir tarafa bırakıp ayette belirtildiği gibi kendilerini düzeltmeye bakmaları lazımdır (Mâide 5/105).

Uhud’da savaşanlar, aslında Hz. Peygamber’in etrafında kenetlenmiş ve İslam için mücadele eden kimselerdi. Ama bu yeterli değildir. Başka bir ifadeyle Müslüman olmaları, hatta Hz. Peygamberin ashabı olmaları ilahi yardım ve himaye edilmeleri için gerekli idi, ama bu yeterli değildi. O gün olduğu gibi bugün de çoğunlukla Müslüman olmakla böyle bir imtiyaza sahip olunduğu zannedilir. Ama görüldüğü üzere Ashab-ı Kiram da olsa ilahi yardımın ve muvaffakıyetin şartlarından taviz verilmemekte, bunların gereğinin yapılması istenmektedir.   

Bugün de “Madem ki Müslümansınız nedir bu halinizi” sorusu sorulmaktadır. Oysa İslam’ın hakikat oluşu, ona mensup olan insanların her zaman muzaffer olacakları anlamına gelmemektedir. Bu ikisini birbirinden ayırmak gerekmektedir. Allah’ın Müslümanlara sırf Müslüman olmaları dolayısıyla böyle bir vadi yoktur. Zafer için birtakım yasalar vardır ve bunların yerine getirilmesi gerekmektedir.                                    

Mesela Uhud savaşında Hz. Peygamberin kesin talimatlarına riayet etmeyen askerler vardı. Yani savaş disiplinine uyulmamıştı. Yine savaşta kararlılık ve sebat konusunda gevşeklikler ve zafiyetler oluşmuştu. Askerler arasında da tartışmalar başlamış, birlik ve beraberlik ruhu bozulmuştu. Diğer önemli bir konu da ordu içerisinde sonsuz mükafatı unutup ganimet derdine düşenler vardı (Al-i İmran 3/152-153).              

İlk dönemlerde Müslümanların yaşadıkları Uhud bozgunu, Kur’an tarafından hem iç hem de dış cephesiyle detaylı bir analize tabi tutulmuştur. Bu savaş bize kısaca şunu öğretmektedir: Bozgunun esas kaynağı içtedir. İçteki hastalıklar düzelmedikçe, dışta işler yolunda gitmeyecektir. Dolayısıyla konu bir iman, teslimiyet, tevekkül, ihlas ve ahlak meselesidir. Öyle ise içteki olgunlaşma ihmal etmeye gelmez. Zaferi kazanan insandır, onun imanı, ahlakı ve adanmışlığı sonucu belirler. Allah Teala’nın Müslüman topluluklarla ilgili takdiri de iç dünyalardaki kıvama ve inkişafa bağlıdır (Ra’d 13/11).     

Uhud’da savaşanlar, Allah Resulünün etrafındaki Müslümanlardı. Ama bunların hepsinin, imanları, teslimiyetleri, tevekkülleri ve ihlasları aynı seviyede değildi. Aralarında canını malını, her şeyini Allah yolunda feda edebilecek civanmertler vardı. Onlar, altın harflerle tarihe isimlerini yazdırmışlardır. Ama hala Allah hakkındaki kanaatleri itibariyle tevhidi tam özümseyememiş insanlar da vardı (Al-i İmran 3/154). Yine Allah’a teslim olup sosuz mükâfata tam odaklanamamış, kısaca dünya, nefis ve ganimet derdinde olan kimseler söz konusu idi. 

Kur’an ordudaki bu farklılaşmayı “Sizden dünya hayatını isteyen ve ahiret hayatını isteyenler vardı” (Ali İmran 3/152) şeklinde ifade eder. İşte dünyevi hesapların devreye girmesi, bozgunun ana sebeplerinden biriydi. Çünkü aydınlık geleceğe giden yol, Allah’a teslim olmak ve sonsuz mükafata odaklanmaktan geçmektedir.  

Uhud savaşı bağlamında Kur’an’ın Müslümanlara yaptığı uyarılardan biri de Allah’ın yardım ve korumasına güvenip bağlanmalarıdır. Aksi bir durum, bugün de olduğu gibi düşman karşısında tavizkâr ve edilgen bir hale, sonuçta zarar ve hüsrana sebep olmaktadır. Konu ayetlerde şöyle ifade edilmektedir: “Ey iman edenler! Eğer inkâr edenlere uyarsanız, sizi gerisin geri küfre döndürürler de sonra hüsrana, büyük zararlara uğrarsınız. Oysa sizin Mevlâ’nız (koruyup kayıranınız) Allah’tır ve O, yardımcıların en iyisidir” (Al-i İmran 3/149-150).

Kur’an’ın Uhud anlatımı bizlere şunu da öğretmektedir: Şeytan, düşman güçlerini müminlerin gözünde büyüterek onları korkuya ve kafirlere itaate sevk eder. Allah Teâlâ, “Eğer mümin iseniz onlardan değil, benden korkun” der (Al-i İmran 3/175). Dolayısıyla müminler, Allah’ın yardım ve desteğine güvenirler ve küfür güçlerine boyun eğmezler. Emperyalistlerin korkusuna kapılarak onlara sığınmaz ve onları dost edinmezler.

Uhud’un bize verdiği derslerden biri de şudur: Zaferi hak eden Müslümanlar, içte ve dışta, ferdi ve toplumsal hayatta İslam’ın hükümlerine teslim olan ve Allah’ın kendileriyle ilgili her türlü imtihan ve takdirine razı olan kimselerdir. Bunlar, içte sonsuz mükafatı gaye edinen; eli dünyada kalbi ukbada olan insanlardır. Allah, Resulü ve İslam yolunda cihat onların en büyük sevgi ve idealleridir, yeri geldiğinde bedel ödemeye hazırdırlar. İslam davası ve kardeşliği etrafında kenetlenirler. 

Kur’an’ın Uhud anlatımından şu sonucu da çıkarıyoruz: Zafer ve mağlubiyet, başarı ve başarısızlık, hastalık ve iyileşmek, hayat ve ölüm ancak Allah’ın takdiriyle olmaktadır. Başarı için maddi sebepler ve gerekli şartlar elbette ki yerine getirilir. Çünkü doğal ve toplumsal hayat bunlar üzerine kuruludur. Ama sonuç Allah’a havale edilir. Çünkü sebepler her zaman istenen sonucu doğurmaz, yani mutlak belirleyici değildir. Mutlak belirleyici ve son noktayı koyan ancak Allah’tır. 

Mümin inanır ki, Allah’ın yazdığından başka hiçbir şey başına gelmez (Tevbe 9/51). Hayatını veren de alacak olan da sadece O’dur. Dolayısıyla ölüm hadisesini sadece sebeplere bağlayıp arkadaki hakiki faili görmemek bir gaflettir. Çünkü Allah’ın takdir ettiği ecel gelmemişse, insan öldürücü bir hastalığa yakalansa veya savaşta da olsa ölmez. Ama yazılan ecel gelmişse, ne tür tedbir alınırsa alınsın ölüm gelip insanı bulur. Demek ki tedbirlere başvurulur, ama onun üstünde sonucu belirleyenin sadece ilahi takdir olduğu unutulmaz (Al-i İmran 3/154). 

Bahsedilen bu konular, aydınlık bir gelecek için Müslümanların sahip olması gereken bazı hasletlerdir. Bunlara sahip olmak için Müslümanların yeniden Müslümanlık ayarlarına dönmeleri, kısaca İslam dünyasının “İslam’ın dünyası” haline gelmesi gerekmektedir.  

Prof. Dr. İbrahim Hilmi Karslı

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

View Comments

  • Yararlandığım ve de yararlanılabilecek bir makale. Rabbim yazarından razı olsun.

  • Muhammed Hamidullah merhumun “Hz. Peygamberin Savaşları” eserinden dün bu bölümü yeniden okurken, bu yazınız karşıma çıktı. Kaleminize ve yüreğinize sağlık hocam.

Recent Posts

  • Gündem

Dünyayı Değiştirmek İstiyoruz, Kendimizi Değiştirmeye Hazır mıyız?

Dünyayı Değiştirmek İstiyoruz, Kendimizi Değiştirmeye Hazır mıyız? Dünyanın halinden şikâyet ediyoruz… Adaletsizlikten, zulümden, savaşlardan, merhametsizlikten,…

7 saat ago
  • Gündem

TEBLİĞ SORUMLULUĞUMUZ

TEBLİĞ SORUMLULUĞUMUZ Muhterem Müslümanlar! Medineliler Allah Resûlü (s.a.s)’den İslam dinini kendilerine öğretecek bir kişi istediler.…

8 saat ago
  • Makale

N’OLACAK BU MEMLEKETİN HALİ?

N’OLACAK BU MEMLEKETİN HALİ? Fon krizini biliyorsunuz. En acı vereni ne, biliyor musunuz? Fon tartışması…

8 saat ago
  • Genel

Fatih Altaylı, Fonlardaki Zararı Halk Niye Ödesin!

Bozuk Saatte Günde Bir kez Doğruyu Gösterir Her Konuşmasında Saçmalayan Gazeteci ''Fatih Altaylı'' Bu sefer…

14 saat ago
  • manşet

YURT DIŞINDAKİ VATANDAŞLAR POLİTİKASINDA SÖYLEM VE REALİTE ÇELİŞKİSİ: ANAYASA’NIN “YURDA DÖNÜŞ” RUHUNDAN YABANCI ÜLKE VATANDAŞLIĞI TEŞVİKİNE

YURT DIŞINDAKİ VATANDAŞLAR POLİTİKASINDA SÖYLEM VE REALİTE ÇELİŞKİSİ: ANAYASA’NIN "YURDA DÖNÜŞ" RUHUNDAN YABANCI ÜLKE VATANDAŞLIĞI…

14 saat ago
  • Gündem

ALİYEV REJİMİ: OKULLARDA BAŞÖRTÜSÜNE YASAK GETİRDİ

ALİYEV REJİMİ: OKULLARDA BAŞÖRTÜSÜNE YASAK GETİRDİ “Gardaşlık” maskesi arkasına saklanan İlham Aliyev yönetimi, İslam’a ve…

16 saat ago