
Almanya’da ilkokuldan yüksek lisansa kadar uzanan sosyal bilimler eğitimimin (İşletme-Makro-Ekonomi, İktisat Tarihi) ardından, 20 yılı aşkın bir süre Sakarya Üniversitesi Çalışma Ekonomisi Bölümü’nde sosyal siyaset ana bilim dalında öğretim üyesi olarak görev yapmış bir akademisyen olarak; Türk yükseköğretim sistemini, zorunlu tutulan ‘Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi’ dersleri üzerinden bütüncül bir değerlendirmeye tâbi tutma ihtiyacı duyuyorum.
Türkiye’de Atatürk ilke ve inkılâpları, öğretim kademelerine göre müfredatta şu düzeylerde ve formatlarda yer alır:
Temel Eğitim ve Ortaöğretim (MEB):
Yükseköğretim (Üniversite):
Özetle; Atatürk ilke ve inkılâpları alt yaş gruplarında Sosyal Bilgiler çatısı altında sunulurken, müstakil bir “İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük” dersi olarak 8. sınıftan itibaren başlar. Bu bilgileri kısaca verdikten sonra asıl konumuza geçelim.
Türkiye’de yükseköğretim sisteminin yıllardır çözüm bekleyen, kronikleşmiş ve aynı zamanda en çok halı altına süpürülen meselelerinden biri de 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 5/i maddesi uyarınca tüm fakültelerde zorunlu tutulan “Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi” dersidir. Bir yükseköğretim kurumunun temel gayesi; öğrenciye kendi bilimsel disiplininde derinleşme imkânı sunmak, sorgulayıcı bakış açısı kazandırmak ve onu küresel düzeyde rekabet edebilecek bir zihnî donanıma ulaştırmaktır. Buna karşın, mevcut uygulama itibarıyla üniversitelerimizde yürütülen bu zorunlu ders, akademik pedagojinin ilkeleriyle bağdaşmadığı gibi, öğrencilerin entelektüel gelişimine katkı sunmaktan da son derece uzaktır.
Meselenin birinci boyutu, eğitimde tekrara ve zaman israfına yol açılmasıdır. Girişte aktarıldığı üzere, resmî müfredat akışı içerisinde bir öğrenci ilkokul 4. sınıftan itibaren Sosyal Bilgiler çatısı altında Atatürk’ün hayatı ve Millî Mücadele dönemiyle tanışmaktadır. Ortaokul 8. sınıfta müstakil bir “T.C. İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük” dersi okutulmakta; ardından lise 12. sınıfta aynı müfredat kronolojisi bir kez daha zorunlu ders olarak öğrencilerin karşısına çıkarılmaktadır. Lise eğitimini tamamlayıp üniversiteye adım atan bir gencin, tıp, mühendislik, hukuk veya ilahiyat amfisinde tekrar aynı şematik anlatıyla karşı karşıya bırakılması, pedagojik açıdan bir katma değer üretmemektedir. Zaten ortaöğretim düzeyinde verilmiş olan ve ölçme-değerlendirmesi yapılmış olan bir içeriğin, yükseköğretim düzeyinde şeklen tekrarlanması, derse karşı ilgisizliğe ve bilginin niteliksizleşmesine zemin hazırlamaktadır.
İkinci ve belki de en hayatî boyut, dersin içerik ve metodoloji bakımından taşıdığı ideolojik formasyondur. 1980 askerî müdahale ve darbeci (daha sonra anayasaya entegre edilmiş geçici/özel bir madde sayesinde cumhurbaşkanı olan) Kenan Evren bağlantılı ve 1981 sonrası YÖK yapılanmasıyla nihaî şeklini alan mevcut Kemalist müfredat, tarih biliminin gerektirdiği nesnel ve eleştirel analiz yöntemlerinden ziyade, belirli bir ideolojik çerçevenin meşrulaştırılması işlevini görmektedir. Tarih, doğası gereği tek sesli bir doğrusal hat üzerinde ilerlemez; farklı aktörlerin, siyasî kırılmaların, toplumsal taleplerin ve sosyo-ekonomik dinamiklerin bir arada değerlendirilmesini zorunlu kılar. Oysa mevcut ders içeriği, Erken Cumhuriyet dönemi iç siyasetini ve toplumsal dönüşümleri sadece “Nutuk” merkezli tek taraflı bir anlatıya indirgemektedir.
Bu tek taraflı yaklaşımın en somut örnekleri, dönemin siyasî muhalefeti ve İstiklâl Mahkemeleri gibi tarihî olguların ele alınış biçiminde görünür hâle gelmektedir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası veya Serbest Cumhuriyet Fırkası gibi dönemin alternatif siyasî oluşumları; programlarındaki demokrasi, liberalizm veya yerinden yönetim arayışları bağlamında analitik bir gözle incelenmek yerine, yalnızca “devrimlere karşı oluşan tehdit unsurları” parantezine alınarak sunulmaktadır. Benzer şekilde, Erken Cumhuriyet döneminin en kritik yargı aygıtlarından biri olan İstiklâl Mahkemeleri; yargılama usulleri, savunma hakkı ihlalleri veya siyasî tasfiye mekanizması olma boyutlarıyla değil, yalnızca “güvenlik ve otorite sağlama aracı” şeklinde şematize edilmektedir.
Oysa gerçek bir akademik ortam, tarihî süreçleri ideolojik savunmalarla meşrulaştırma kaygısıyla değil, anlamak ve çözümlemek maksadıyla ele alır. Resmî tarihin çizdiği katı sınırların dışına çıkamayan, birinci el kaynakların ve alternatif arşiv belgelerinin özgürce tartışılmasına imkân tanımayan bir eğitim anlayışının üniversite çatısı altında yeri olmamalıdır. Bir yükseköğretim kurumunda tarih disiplini; dogmatik kalıpların aktarıldığı bir alan değil, metodolojik sorgulamanın yapıldığı bir zemin olmak zorundadır.
Mevcut tablonun pratikteki yansıması da oldukça düşündürücüdür. Yüz binlerce öğrenciye kitlesel olarak ve çoğu zaman Uzaktan Eğitim platformları üzerinden yürütülen bu ders, çoktan seçmeli test sınavlarına indirgenmiş durumdadır. Öğrencilerin ezberci bir yaklaşımla geçmeye çalıştığı, akademisyenlerin ise resmî söylem ve mevzuat sınırları sebebiyle yöntemsel derinlik kazandıramadığı bu süreç, akademiye açık bir yük oluşturmaktadır.
Bu tespitler ışığında, yükseköğretim sisteminde acil bir zihniyet ve müfredat reformuna ihtiyaç duyulduğu açıktır:
Üniversiteler, ideolojik telkinlerin yapıldığı mekânlar değil; özgür düşüncenin, bilimsel özerkliğin ve eleştirel aklın inşa edildiği merkezler olmak zorundadır. Cumhuriyet tarihini tabulaştırmadan, hakikatin izini süren akademik bir derinlikle anlamak hem geleceğin teminatı olan gençliğimize hem de tarih bilimine olan borcumuzdur.