
“Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere aktarmayın.”
(Bakara, 2/188)
Son günlerde kamuoyunun gündeminde bir fon soruşturması, mal varlıkları ve servet tartışmaları var. Soruşturmanın hukuki boyutu elbette yargının işidir. Kimin suçlu, kimin suçsuz olduğuna da hukuk karar verecektir.
Fakat bütün bu tartışmaların ötesinde, Kur’an’ın insanın önüne koyduğu çok daha temel bir soru var:
Mal gerçekten kimin?
Kur’an’ın ortaya koyduğu ölçü açıktır: Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. İnsan ise sahip olduğu malın mutlak sahibi değil, emanetçisidir.
İşte Bakara Suresi’nin 188. ayeti tam da burada insanı ciddi bir muhasebeye davet ediyor:
“Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin.”
Dikkat edelim…
Kur’an sadece hırsızlığı yasaklamıyor. Haksız kazancın bütün yollarına karşı insanı uyarıyor. Çünkü bir malın helal olması kadar, hangi yolla elde edildiği de önemlidir.
İnsan bazen sahip olduğu makamı kendisinin, sahip olduğu serveti de kendi başarısının mutlak sonucu zannedebilir..
Oysa makam da emanettir, servet de…
Yetki de emanettir, itibar da…
İnsanların bize duyduğu güven bile bir emanettir.
Kur’an şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.”
(Nisâ, 4/58)
Öyleyse mesele yalnızca “Ne kadar malım var?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
“Bu mal bana nasıl geldi?”
Ve daha önemlisi:
“Bu malın içerisinde başkasının hakkı var mı?”
Çünkü makamın büyüklüğü, sorumluluğun da büyüklüğünü beraberinde getirir.
Bir insanın eline ne kadar büyük imkân verilmişse, o imkânın hesabı da o kadar ağırdır.
Kur’an, serveti insanın Allah katındaki değerinin ölçüsü olarak göstermez.
Çok mal sahibi olmak insanı Allah katında üstün kılmaz. Az mal sahibi olmak da insanı değersiz yapmaz.
Önemli olan, insanın sahip olduğu imkânlarla ne yaptığıdır.
Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Bilin ki mallarınız ve çocuklarınız ancak birer imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah katındadır.”
(Enfâl, 8/28)
Demek ki servet sadece bir nimet değil, aynı zamanda bir imtihandır.
Makam da böyledir.
Yetki de…
Güç de…
İnsanın sahip olduğu her imkân, aslında kendisine yöneltilmiş bir sorudur:
“Bunu nerede ve nasıl kullandın?”
Dünyada soruşturmalar yapılır, belgeler incelenir, hesaplar araştırılır ve mahkemeler karar verir.
Bunların hepsi hukuk düzeninin gereğidir.
Fakat mümin açısından bundan daha büyük bir gerçek vardır:
Allah’ın huzurunda verilecek hesap.
İnsanlardan gizlenen bir şey Allah’tan gizlenemez.
Kayıtlara geçmeyen bir şey Allah’ın ilminden çıkmaz.
Kur’an bu gerçeği şöyle bildiriyor:
“Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
Bu nedenle müminin asıl sorusu:
“Yakalanır mıyım?” değil, “Allah bundan razı mı?” olmalıdır.
Bir makam insanı değerli hale getirmez.
Tam tersine, insan bulunduğu makama ahlakı, adaleti ve liyakatiyle değer katmalıdır.
Çünkü makam geçicidir.
Bugün insanın elinde olan yetki yarın başka birinin elinde olabilir.
Bugün sahip olunan servet yarın geride bırakılabilir.
Şöhret de gider, güç de gider, makam da…
Fakat insanın yaptığı işler onunla birlikte yürür.
İşte bu yüzden İslam’ın servet ve makam anlayışı, insanı kibirlenmeye değil, hesap vermeye çağırır.
Bugün bir soruşturma üzerinden farklı siyasi ve hukuki değerlendirmeler yapılabilir. Ancak Vahiy Penceresinin görevi herhangi bir kişi hakkında hüküm vermek değil, Kur’an’ın ölçüsünü hatırlatmaktır.
O ölçü ise son derece açık:
Malın helal olması gerekir.
Emanete riayet edilmesi gerekir.
Yetkinin adaletle kullanılması gerekir.
Başkasının hakkına girilmemesi gerekir.
Ve insan, sahip olduğu her şeyin bir gün hesabını vereceğini unutmamalıdır.
Çünkü bazen insan dünyada bir malı kendi mülkü zanneder.
Oysa o malın içerisinde yetimin hakkı olabilir.
Fakirin hakkı olabilir.
Çalışanın hakkı olabilir.
Milletin hakkı olabilir.
Hiç tanımadığı bir insanın hakkı olabilir.
İnsan bunları insanlardan gizleyebilir.
Ama Allah’tan gizleyemez.
Öyleyse insanın kendisine sorması gereken soru sadece:
“Ne kadar kazandım?” değildir.
Asıl soru:
“Nasıl kazandım ve kazandığım şeyin içerisinde kimin hakkı var?”
Çünkü insanın elindeki servet bir gün elinden çıkabilir.
Makam bir gün sona erebilir.
Yetki bir gün başkasına devredilebilir.
Fakat insanın hesabı bitmez.
Günün sonunda makam da gider, servet de gider, şöhret de gider.
Geriye sadece amel kalır.
Ve insan, Allah’ın huzurunda kendisine verilen bütün emanetlerle ilgili hesap verir.
İşte Bakara Suresi’nin 188. ayeti bugün de hepimize aynı soruyu yöneltiyor:
“Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin.”
Bu ayet yalnızca başkasını uyarmak için değil, önce kendimizi sorgulamak için okunmalıdır.
İSLAMİ HABER “MİRAT”
Filistin Milli Takımı Konya’da: Futbol Sahasında Dayanışma Mesajı Filistin Günü etkinlikleri kapsamında Filistin Milli Takımı…
Perde Arkasındaki Gizli Ortaklık: Esad'ın Tel Aviv'le Temasları ve BM Raporundaki Çarpıcı Detaylar Suriye’de yıllardır…
İsrail ordusunda büyük skandal: Binlerce mühimmat çalındı İsrail ordusunun depolarından binlerce silah ve mühimmatın çalındığı…
YARGININ BAĞIMSIZLIĞI SORUNU Yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı, toplumsal aktörler ile siyasal erkin sınırlandırılması hususunda bir…
Robert Francis, Ayinde Herkesle Tokalaşırken Siyahi Bir Rahibin Elini Sıkmadı. Batı'da Kronikleşen Ayrımcılık ve İslam'ın…
ÜNİVERSİTELER DOGMA KABUL ETMEZ: İNKILÂP TARİHİ DERSİ KALDIRILMALIDIR Almanya’da ilkokuldan yüksek lisansa kadar uzanan sosyal…