
Osmanlı Devleti’nin son demlerinde, Batı karşısında yaşanan medeniyet krizinin ve yapısal çözülüşün sebepleri üzerine kafa yoran dönemin fikir insanları, imparatorluğun kaderini baştan tayin edecek ağır bir tahlil ve uyanış mücadelesi vermişlerdir. Bu çetin sürecin en berrak zihinlerinden biri olan Sadrazam Prens Said Halim Paşa, 1918 yılında kaleme aldığı “İnhitat-ı İslam Hakkında Bir Tecrübe-i Kalemiye” adlı risalesinde, İslam dünyasının içine sürüklendiği çöküşün ve buhranın köklerine neşter vurur. Paşa’nın bu tarihi tahlili, yalnızca dönemin koşullarına verilmiş geçici bir yanıt değil, günümüzde de geçerliliğini koruyan son derece derin ve sarsıcı bir medeniyet uyarısıdır.
İslam aleminin hemen her köşesinde yüzyıldır süregelen kurtuluş, ilerleme, yükselme ve ıslahat çabaları büyük bir paradoksu barındırmaktadır. Said Halim Paşa, bu çabayı gösteren idarecilerin ve aydın seçkinlerin, toplumun karşı karşıya kaldığı felaketin mahiyeti ve kökeni hakkında derin bir cehalet içinde olduğunu savunur. Paşa’ya göre en hüzünlü manzara, hastalığı tedavi etmeye soyunanların kendi tarihsel, toplumsal ve kültürel hafızalarına tamamen sırtlarını dönmüş olmalarıdır. Yaşanan gerileme ve çöküş hali son derece geç fark edilmiş, sorunun teşhisi bile yabancı gözlemcilerden ve sömürgeci aklın iddialarından öğrenilmek gibi büyük bir gaflete düşülmüştür.
Batı dünyasının Doğu’yu tanımlarken kendi önyargıları ve tarihsel hınçlarıyla hareket etmesi, gerilemenin yegâne sebebi olarak doğrudan doğruya İslam dinini ve onun hukuki nizamını gösteren oryantalist bir safsata doğurmuştur. Müslüman aydınlar ise bu haksız ve taraflı ithamlar karşısında akılcı bir öz-eleştiri mekanizması kurmak yerine tepkisel ve savunmacı reflekslere sığınmış; sonuçta Orta Çağ’ın o bitmez tükenmez, kısır metafizik tartışmalarına yeniden gömülerek enerjilerini tüketmişlerdir.
Geleneksel analizlerin sığlığı ve batıcı aydınların kör taklitçiliği, meselenin özünü perdelemekte ve asıl marazın üstünü örtmektedir. Dönemin aydınları tarafından sıkça dile getirilen idarecilerin istibdadı, ulemaların cehaleti, bürokrasinin basiretsizliği ya da kadercilik gibi unsurlar gerilemenin asıl sebepleri değil; aksine bu tarihsel gerileme sürecinin doğurduğu kaçınılmaz sonuçlardır. Said Halim Paşa, aydınların neden ile sonucu birbirine karıştırarak teferruatta boğulmalarını ve bu sebeple toplumun derdine derman olacak teşhis kudretini bütünüyle yitirmelerini şiddetle eleştirir.
Paşa, Batılı uluslardan Fransa ve Almanya örneklerine değinerek, mezhepsel ve toplumsal farklılıkların o milletlerin kendi coğrafi iklimleri, kavmi karakterleri ve gelenekleriyle şekillendiğini belirtir. İslamiyet’in özünde insan saadeti ve ilerlemesine mani hiçbir unsur yokken, Müslüman toplumların bu kaynaktan faydalanamama sebebi, İslam’ı kabul ederken kendi çökmekte olan köhne kültürlerini, hantal geleneklerini ve durağan yaşam alışkanlıklarını yeni dinin içine taşımış olmalarıdır. Türk tarihi bu noktada İslam öncesi mirasın daha az yıpranmış olması sebebiyle daha saf ve dinamik bir iyimserlik sunsa da, kaçınılmaz olarak çevre coğrafyaların olumsuz kültürel etkisinden sıyrılamamış ve aynı yapısal akıbete uğramıştır.
Said Halim Paşa’nın tahlilindeki en keskin ve çarpıcı kırılma noktası, halk ile aydın tabaka arasında açılan derin zihniyet uçurumudur. Toplumun içinde birbiriyle taban tabana zıt iki ayrı gaye çarpışmaktadır. Bunlardan birincisi; gücünü İslam esaslarından alan, coğrafi ve etnik değerlerle bezenmiş geleneksel halkın yerli ve milli gayesidir. İkincisi ise tamamen Batı teorilerine öykünen, toplumun tarihsel birikimini ve köklerini kazımayı amaçlayan batıcı aydın sınıfının ithal gayesidir. Halkın, kendi manevi mevcudiyetini tehlikeye atan bu dayatmacı ve Batı hayranı aydın sınıfına inanmaması ve itimat etmemesi, son derece haklı bir varoluşsal savunma refleksidir.
Paşa, Batı medeniyetini taklitçilik yoluyla topluma zerk etmeye çalışmanın, geçmişteki İslam öncesi dönemin hantallığından çok daha şiddetli ve ahlaki açıdan yıkıcı bir çöküş doğuracağını hatırlatır. Avrupalı uluslar kendi milli esaslarına ve irfanlarına sımsıkı bağlı kalarak refaha ulaşırken, Osmanlı aydınının kurtuluşu kendi köklerini silip Batı’nın sömürgeci kuramlarında araması kronik bir gaflettir. Taklitçilik hazır bir saadet reçetesi değil, toplumu kendi toplumsal gerçekliğinden tamamen koparan köksüz bir yanılsamadır.
Bütün bu tahlillerin ardından Paşa, manifesto niteliğindeki çözümünü ortaya koyar: Tek kurtuluş çaresi, İslam’ın sunduğu o bütüncül ve yüce gayede birleşmektir. İslam; inancı, ahlakı, toplumsal düzeni ve siyaseti birbirinden ayrılmaz bir biçimde birbirine bağlayan, fıtri ve kusursuz bir kanunlar bütünüdür. Müslümanın dinine bağlılığı sadece bireysel bir vicdan meselesi veya soyut bir ibadet değil; aynı zamanda toplumsal, milli ve siyasi bir varoluş vazifesidir.
İslam, Batı medeniyetinde görülen sınıflı yapıya, aristokrasi ile demokrasi arasındaki çatışmalara ve yıkıcı siyasi kamplaşmalara izin vermez. Aksine; ezilenler ile imtiyazlı seçkinler ayrımını ortadan kaldıran sınıfsız, adil ve bütüncül bir kardeşlik nizamı vadeder. Siyaset felsefesinde ise idare edenler ile idare edilenler arasındaki hak ve ödevleri net sınırlarla belirleyerek toplumsal dengeyi inşa eder. Devlet yönetimi hususunda toplumları donmuş, kalıplaşmış tek bir modele hapsetmeyip, hakkaniyet ilkelerine uyulduğu sürece zamanın ve coğrafyanın gereklerine göre hareket etme özgürlüğü tanır.
Sonuç olarak Said Halim Paşa, ne dünyadan kopuk bir taassuba gömülmeyi ne de hafızayı tamamen silerek taklitçi bir Batılılaşmayı kabul eder. O, milletin kendi öz medeniyet kaynaklarına dönerek, zamanın getirdiği yenilikleri kendi milli ve dini ruhuyla harmanlayan şahsiyetli bir uyanışın altını çizer. Bugün de yapılması gereken; ithal ve köksüz teorilerle zihinsel sürgün yaşamak değil, kendi köklerimizden beslenen akılcı, adil ve dirayetli bir uyanış iradesini yeniden kuşanmaktır.
CAHİLİYENİN TRUVA ATI: İSLAMCILARIN HÜRRİYET YANILGISI Modernleşme tarihimizin en ibretlik entelektüel basiretsizliği, II. Meşrutiyet döneminde…
Tera ve Pusula Fonları için Fetvayı, Servet Bayındır Vermiş! Tera ve Pusula’nın da aralarında bulunduğu…
Gazze’de Gönüllü Doktorluk Yapan Adam Hamawy, ABD Kongresine Seçildi Gazze’de yaralıları tedavi eden Adam Hamawy,…
İSLÂM DEMOKRASİYİ NİÇİN ONAYLAR, NEDEN ONAYLAMAZ? Bismillah… Rabbimize hamd eder, kulu ve elçisi Hz. Muhammed’e…
SEYYİD KUTUB'U KİM SEVMEZ! Nureddin Yıldız, Seyyid Kutub’un eserlerini yasaklamak isteyenlere tepki gösterdi: “Mısır firavunlarının…
BİZ ÖYLE BİR İLAHA İMAN ETTİK Kİ! Biz öyle bir İlaha iman etti ki; O’ndan…