Makale

YENİDEN İSLÂMÎ MEDENİYET MÜMKÜN MÜ? 2 – İTİRAZDAN İNŞAYA: YENİDEN İSLÂMÎ MEDENİYET NASIL MÜMKÜN OLUR?

Yeniden İslâmî Medeniyet Mümkün mü? – 2
İTİRAZDAN İNŞAYA: YENİDEN İSLÂMÎ MEDENİYET NASIL MÜMKÜN OLUR?

Modern medeniyetin insanı, bilgiyi, ekonomiyi, şehri, aileyi, tabiatı ve iktidarı hangi açmazlara sürüklediğini görmek önemlidir; fakat yalnızca eleştiri üzerinden bir gelecek kurulamaz. Bir medeniyet, karşı olduğu şeylerle değil, kendi hakikat tasavvuru ve kurucu ilkeleriyle doğar. Bu nedenle İslâmî medeniyet meselesini konuşurken sürekli “Batı ne yaptı, modern dünya nerede yanlış yaptı?” sorularının etrafında dönmek bizi savunmacı bir düşünceye mahkûm eder. Asıl yapılması gereken, İslâm’ın insan, hayat, bilgi, ahlâk, adalet, ekonomi, siyaset, aile, şehir, tabiat, sanat ve gelecek hakkında ne söylediğini yeniden bütünlüklü biçimde ortaya koymak ve bu ilkeleri çağın şartları içerisinde kurumlaştırmaktır. Yeniden İslâmî medeniyet, modern dünyaya öfke duymanın değil; başka türlü bir hayatın gerçekten mümkün olduğuna inanmanın ve onu adım adım inşa etmenin adı olmak zorundadır.

İslâm medeniyetinden söz ettiğimizde geçmişte kurulmuş şehirleri, sarayları, medreseleri, camileri, kütüphaneleri ve devletleri hatırlamak kolaydır. Fakat medeniyeti tarihî biçimlere indirgersek onu müzeye dönüştürürüz. İslâm medeniyetinin özü Endülüs mimarisi, Osmanlı kubbesi, Selçuklu taş işçiliği veya Abbasî sarayı değildir. Bunlar belirli dönemlerde ortaya çıkmış tarihî tezahürlerdir. Asıl belirleyici olan, bütün bu yapıların arkasında bulunan tevhid merkezli dünya görüşüdür. Bu nedenle yeniden İslâm medeniyeti kurmak geçmişi kopyalamak değil, geçmişi doğuran kurucu zihni yeniden üretmektir. Tarih bize ilham verir, fakat gelecek için hazır kalıp vermez. Bugünün insanı yapay zekâ, genetik teknoloji, küresel finans, dijital iletişim, kentleşme, iklim krizi ve yeni siyasal yapılarla karşı karşıyadır. İslâm medeniyetinin yeniden doğuşu, bu meselelerden kaçmakla değil, kendi ilkelerinden hareket ederek onlara yeni cevaplar üretmekle mümkün olacaktır.

TEVHİD: MEDENİYETİN KURUCU MERKEZİ

İslâm medeniyetinin ilk ve vazgeçilmez ilkesi tevhiddir. Tevhid yalnızca “Allah birdir” şeklinde ifade edilen itikadî bir kabul değildir; aynı zamanda hayatın parçalanmasına karşı bütünlük ilkesidir. Allah’ın egemenliği kabul edildiğinde insan hayatını birbirinden bağımsız alanlara ayırması mümkün olmaz. Din yalnızca ibadet saatlerinin konusu, ekonomi yalnızca kârın alanı, siyaset yalnızca iktidarın meselesi, eğitim yalnızca meslek hazırlığı, aile yalnızca özel hayat, ahlâk da bireysel tercih olarak görülemez. Tevhid, hayatın bütün alanlarının aynı hakikat ölçüsü altında yeniden anlamlandırılmasını gerektirir.

Bu bakımdan İslâm medeniyeti, insanın camide başka, pazarda başka, siyasette başka, ailede başka ahlâkla yaşadığı parçalanmış kişiliği kabul etmez. Bir insan ibadette Allah’ın hükmünü kabul edip ticarette hileyi meşru göremez; ailede merhametten söz edip çalışanına zulmedemez; adaletten konuşup kendi tarafına geldiğinde ayrıcalık talep edemez. Medeniyetin ilk şartı budur: İnanç ile hayat arasındaki mesafenin kapatılması.

Tevhid aynı zamanda insanın kendisini mutlaklaştırmasının önüne geçer. İnsan ne devletin, ne piyasanın, ne toplumun ne de başka bir insanın mutlak otoritesi altında yaratılmıştır. Mutlak olan yalnızca Allah’tır. Bu anlayış, iktidarı da serveti de bilgiyi de sınırlayan büyük bir ahlâk üretir. Çünkü hiçbir insan kendisini nihai hakikat kaynağı olarak göremez. Böylece tevhid, yalnızca kulluğun değil, insanın insana karşı özgürlüğünün de temelini oluşturur.

İNSAN: MEDENİYETİN İLK KURUMU

Yeni bir medeniyetin kurulması önce yeni binalar, yeni üniversiteler veya yeni devlet kurumları yapmakla başlamaz. Medeniyetin ilk kurumu insandır. Çünkü kurumları kuran, hukuku uygulayan, ekonomiyi yöneten, şehri tasarlayan, bilgiyi üreten ve iktidarı kullanan insandır. Eğer insanın iç dünyası değişmemişse kurulan sistemin adı değişse bile zihniyet aynı kalabilir.

Bu nedenle İslâmî medeniyetin ilk hedefi İslâmî şahsiyetin yeniden inşasıdır. Bu şahsiyet kendisini merkeze koyan değil, sorumluluk taşıyan; dünyayı mülkü değil emanet olarak gören; tüketmeyi hayat amacı yapmayan; serveti güç değil imtihan olarak gören; bilgiyi üstünlük değil sorumluluk sayan; iktidarı ayrıcalık değil hesap vesilesi bilen insandır.

Bugün medeniyet meselesinin en büyük açmazlarından biri, kurumların değişmesini isterken insanın değişmesini ihmal etmektir. Oysa rüşveti ahlâken reddetmeyen insanlar adalet sistemi kuramaz. Liyakate inanmayan insanlar adil kurum üretemez. Sürekli tüketmek isteyen insanlar dengeli ekonomi oluşturamaz. Çocuklarına zaman ayırmayan aileler gelecek nesil inşa edemez. Bu nedenle medeniyetin yeniden doğuşu, insanın kendi içindeki putlarla yüzleşmesiyle başlamalıdır: servet tutkusu, statü arzusu, güç sevgisi, gösteriş, kibir, korku ve rahatına düşkünlük.

Gerçek medeniyet insanın dünyayı değiştirmesinden önce kendisini değiştirebilme iradesidir.

AHLAK: YASANIN ÖTESİNDEKİ DÜZEN

Bir toplum yalnızca yasalarla ayakta kalamaz. Her davranışı kanunla kontrol etmeye çalışan toplum, zamanla ahlâkın yerini denetimle doldurmak zorunda kalır. Oysa güçlü medeniyetler yalnızca yasaklarla değil, insanın iç dünyasında oluşmuş doğru ve yanlış duygusuyla yaşarlar.

İslâm medeniyetinin ayırt edici özelliklerinden biri, ahlâkı hayatın bütün alanlarına taşımasıdır. Ekonominin ahlâkı vardır, siyasetin ahlâkı vardır, bilginin ahlâkı vardır, aile hayatının ahlâkı vardır, savaşın bile ahlâkı vardır.

Bir tüccarın müşterisini aldatmaması sadece ceza korkusuna bağlıysa burada hukuk vardır ama medeniyet henüz oluşmamıştır. İnsan kimse görmese de aldatmayı yanlış kabul ediyorsa medeniyet başlamıştır.

Bir yönetici kamu malına kimse fark etmese de dokunmuyorsa, bir bilim insanı sonuçlarını çarpıtmıyorsa, bir öğretmen öğrencisine yalnızca maaşı için değil sorumluluğu olduğu için emek veriyorsa, bir işveren çalışanının hakkını yasal zorlamanın ötesinde gözetiyorsa orada ahlâk kuruma dönüşmeye başlamış demektir.

İslâm medeniyetinin yeniden kuruluşu bu nedenle ahlâkın kamusal hayata geri dönmesini gerektirir.

BİLGİ: HAKİKATİ ARAYAN MEDENİYET

Bir medeniyetin yükselişi yalnızca ekonomik kaynaklarına değil, bilgi üretme kapasitesine bağlıdır. Fakat İslâmî bilgi anlayışı yalnızca veri toplamak veya teknik beceri kazanmak değildir. Bilgi insanın hakikati, yaratılışı, toplumu ve sorumluluğunu daha doğru anlamasına hizmet etmelidir.

Bugün Müslüman toplumların en ciddi sorunlarından biri bilgiyi büyük ölçüde tüketmeleri fakat yeterince üretmemeleridir. Teknolojiyi ithal etmek, teorileri tercüme etmek, yabancı üniversitelerin ürettiği kavramlarla kendi toplumunu açıklamaya çalışmak uzun vadede zihinsel bağımlılık oluşturur. Medeniyet ise kendi kavramlarını üretebilme kabiliyeti ister.

Bu nedenle yeni İslâm medeniyetinin üniversitesi yalnızca diploma dağıtan kurum olamaz. Üniversite fikir üretmeli, yeni sorular sormalı, kendi toplumunun meselelerini araştırmalı ve insanlığın ortak problemlerine yeni cevaplar geliştirmelidir.

Ekonomi alanında “Daha fazla nasıl büyürüz?” sorusu kadar “Nasıl adil büyürüz?” sorusu sorulmalıdır. Yapay zekâ alanında “Nasıl daha güçlü algoritma yaparız?” kadar “Bu teknoloji insanın iradesini nasıl etkiler?” sorusu da araştırılmalıdır. Şehircilikte “Kaç konut yapabiliriz?” sorusuna ek olarak “Nasıl mahalle kurabiliriz?” sorusu yöneltilmelidir.

Bilgi yeniden hikmetle buluşmadığı sürece medeniyet yalnızca teknik kapasite üretir.

EĞİTİM: MEDENİYETİN NESİLLER ARASI AKTARIMI

Bir medeniyetin geleceği ders kitaplarında değil, yetiştirdiği insan tipinde görünür. Bu nedenle eğitim yeni İslâm medeniyetinin en stratejik alanıdır.

Mevcut eğitim anlayışının en büyük sorunlarından biri çocuğu sınav başarısıyla ölçmesidir. Çocuk küçük yaşta rekabete sokulur, genç meslek seçerken toplumsal faydadan çok gelir seviyesini düşünür ve üniversite çoğu zaman iş piyasasına giriş kapısına dönüşür.

İslâmî eğitim ise insanı yalnızca meslek sahibi değil, şahsiyet sahibi yapmalıdır. Çocuk okumayı öğrenirken düşünmeyi de öğrenmeli; bilgi edinirken soru sormayı; başarı ararken ahlâkî sınırları; özgüven kazanırken sorumluluğu öğrenmelidir.

Bu eğitimin merkezinde ezbercilik değil merak, korku değil anlam, rekabet değil yetenek geliştirme bulunmalıdır. Bir toplumun yalnızca doktorlara, mühendislere ve hukukçulara değil; mütefekkirlere, sanatçılara, bilim insanlarına, öğretmenlere, zanaatkârlara ve ahlâklı yöneticilere ihtiyacı vardır.

Okul çocuğu hayata hazırlamamalı; hayatın ne için yaşanacağını düşündürmelidir.

AİLE: MEDENİYETİN EN KÜÇÜK AMA EN BELİRLEYİCİ MEKÂNI

Büyük medeniyetler büyük meydanlardan önce evlerde doğar. Çünkü çocuk ilk otorite anlayışını, ilk sevgi deneyimini, ilk paylaşma biçimini, ilk merhamet duygusunu ve ilk adalet algısını ailede öğrenir.

Bu nedenle aile yalnızca özel hayat kurumu değildir; medeniyetin karakter üreten merkezidir.

Bugünün ailesi ekonomik baskılar, dijital bağımlılık, çalışma düzeni, bireyselleşme ve zaman sorunu altında ciddi biçimde zorlanmaktadır. Ebeveynler çocuklarına maddî imkân sağlayabilmek için daha fazla çalışırken onlarla geçirecekleri zamanı kaybedebilmektedir. Çocuk aileden çok ekranla, reklamla ve sosyal medya figürleriyle ilişki kurabilmektedir.

Yeni İslâm medeniyeti aileyi nostaljik söylemlerle değil, çağın şartlarını dikkate alan gerçek politikalarla güçlendirmelidir. Çalışma saatlerinden konut politikalarına, eğitimden dijital kültüre kadar birçok alan aile merkezli yeniden düşünülmelidir.

Çünkü aileyi zayıflatan bir ekonomi uzun vadede toplumu da zayıflatır.

EKONOMİ: SERVETİN AHLAKI

İslâm medeniyetinin ekonomi anlayışında üretim, ticaret ve mülkiyet meşrudur; fakat hiçbirisi mutlak değildir. Servet insanın elinde bir imkândır ve aynı zamanda toplumsal sorumluluk taşır.

Bu nedenle İslâmî ekonomi yalnızca finansal ürünlerin isimlerini değiştirmekten ibaret olamaz. Eğer ekonomik sistem aynı tüketim kültürünü, aynı aşırı borçlanmayı, aynı gelir uçurumlarını ve aynı emek sömürüsünü üretmeye devam ediyorsa yalnızca terminolojiyi değiştirmek yeni medeniyet kurmaz.

Yeni ekonomik modelin temel soruları farklı olmalıdır: İnsan ne kadar çalışmalıdır? Çalışanın ailesine ayıracağı zaman nasıl korunmalıdır? Servetin belli ellerde aşırı yoğunlaşması nasıl önlenmelidir? Küçük üretici nasıl korunmalıdır? Toprağın, suyun ve doğal kaynakların gelecek nesiller üzerindeki hakkı nasıl gözetilmelidir?

Bir işletmenin başarısı yalnızca kârıyla değil, çalışanlarına davranışı, çevresel etkisi, üretimin kalitesi ve topluma katkısıyla değerlendirilmelidir.

İslâmî ekonomi insanın zenginleşmesine düşman değildir; zenginliğin insanın ve toplumun efendisi hâline gelmesine karşıdır.

SİYASET: İKTİDAR DEĞİL EMANET

İslâm medeniyetinin yeniden kuruluşunda siyaset önemli fakat tek belirleyici alan değildir. Siyaseti her şeyin merkezi görmek, medeniyet meselesini iktidarı ele geçirme problemine indirger. Oysa devlet toplumdan, toplum aileden, aile insandan bağımsız değildir.

Yeni siyaset anlayışının merkezinde emanet, adalet, liyakat ve hesap verebilirlik bulunmalıdır. Yönetici kutsallaştırılamaz. Devlet herhangi bir grubun özel mülküne dönüşemez. Kamu malı ganimet gibi görülemez. Muhalefet düşmanlık, eleştiri ihanet kabul edilemez.

Bir yöneticinin dindarlığı yalnızca kullandığı dinî dille değil, güçlü karşısında adaleti koruması, yakınına ayrıcalık tanımaması, kamu kaynaklarını koruması ve kendisini hukukla bağlı görmesiyle anlaşılır.

İslâm medeniyeti açısından iktidarın değeri onun büyüklüğünden değil, adalete ne kadar hizmet ettiğinden gelir.

HUKUK: GÜÇLÜNÜN DEĞİL HAKKIN DÜZENİ

Bir medeniyetin niteliğini anlamanın en açık yollarından biri hukuk sistemine bakmaktır. Eğer kanun zayıfa sert, güçlüye esnek uygulanıyorsa orada medeniyet iddiası zayıftır.

İslâmî hukuk anlayışının özü yalnızca ceza hükümlerinden ibaret değildir. Asıl mesele hakkın korunmasıdır: canın, malın, onurun, emeğin, ailenin ve toplumsal güvenliğin korunması.

Yeni medeniyet, hukuku siyasal mücadele aracı olmaktan çıkarmak zorundadır. Hakim bağımsızlığı, delile dayalı yargılama, savunma hakkı ve keyfî uygulamaların önlenmesi medeniyetin temel şartlarıdır.

Adalet bir toplumda lüks değil, medeniyetin omurgasıdır.

ŞEHİR: TAŞTAN ÖNCE İNSANI DÜŞÜNMEK

Yeni İslâm medeniyeti kendi şehir tasavvurunu üretmek zorundadır. Bu, tarihî mimariyi taklit etmek anlamına gelmez. Bir gökdelenin üzerine kubbe koymak onu İslâmî yapmaz.

İslâmî şehir insan ölçeğine göre tasarlanmalıdır. Mahalle yeniden toplumsal hayatın çekirdeği olmalı; ev, okul, ibadet mekânı, pazar, park ve sosyal alan birbirinden kopuk olmamalıdır.

Çocuk yalnızca sitenin kapalı oyun alanına mahkûm edilmemeli; yaşlı insan şehirde yürüyebilmeli; engelli birey hayatın dışında bırakılmamalı; komşuluk ilişkileri mimari tarafından imkânsız hâle getirilmemelidir.

Şehir yalnızca insanların barındığı yer değil, birlikte yaşamayı öğrendiği mekândır.

TABİAT: MÜLK DEĞİL EMANET

İslâm medeniyetinin yeniden inşasında çevre meselesi merkezî bir konu olmalıdır. Çünkü tabiatla ilişki doğrudan insan anlayışından doğar.

İnsan dünyayı kendisine ait sınırsız bir mülk olarak görürse tüketir; emanet olarak görürse korur.

Bu nedenle suyun israfından şehir planlamasına, tarımdan enerji üretimine kadar bütün alanlarda gelecek nesillerin hakkı düşünülmelidir.

Bir ağacı korumak yalnızca çevrecilik değil, medeniyet bilincidir.

Toprağı zehirlememek, nehri kirletmemek, hayvana eziyet etmemek, doğal kaynakları bilinçsizce tüketmemek tevhid anlayışının tabiata yansımasıdır.

TEKNOLOJİ: REDDETMEK DEĞİL YÖNETMEK

İslâm medeniyetinin geleceği teknolojiyle çatışarak kurulamaz. Teknolojiyi reddeden toplum başkasının ürettiği teknolojiye bağımlı hâle gelir.

Bu nedenle Müslüman toplumlar yapay zekâdan biyoteknolojiye, enerjiden savunmaya, yazılımdan uzay araştırmalarına kadar bilgi üreten aktörler olmak zorundadır.

Fakat teknoloji nötr kabul edilmemelidir. Her teknoloji insan davranışını ve toplumsal yapıyı etkiler. Bu nedenle “Yapabilir miyiz?” sorusunun yanına mutlaka “Yapmalı mıyız ve hangi sınırlar içerisinde?” sorusu eklenmelidir.

Yapay zekâ öğretmenin yerini almak için değil öğretmenin kapasitesini artırmak için; dijital platformlar insanın dikkatini sömürmek için değil bilgiyi erişilebilir hâle getirmek için; otomasyon insanı işsiz bırakmanın değil ağır ve tehlikeli işlerden kurtarmanın aracı olarak tasarlanabilir.

Medeniyetin farkı teknolojiyi üretip üretmemesinde değil, teknolojiye hangi ahlâkî istikameti verdiğinde ortaya çıkar.

SANAT VE ESTETİK: RUHU OLMAYAN MEDENİYET OLMAZ

Medeniyet yalnızca hukuk, siyaset ve ekonomi değildir. Aynı zamanda güzellik anlayışıdır. İnsan sadece ekmekle değil anlam ve estetikle de yaşar.

Bu nedenle İslâm medeniyetinin yeniden doğuşu edebiyat, mimari, müzik, sinema, tasarım ve diğer sanat alanlarında kendi dilini üretmesini gerektirir.

Sürekli geçmişin sanatını tekrar etmek de yeterli değildir. Günümüz insanının yalnızlığını, şehir hayatını, aile sorunlarını, adalet arayışını ve umutlarını yeni sanat eserleriyle anlatmak gerekir.

Sanat yalnızca propaganda aracı hâline getirilirse fakirleşir.

Gerçek medeniyet, doğruyu yalnızca anlatmaz; güzellikle görünür kılar.

KURUMLAŞMA: FİKRİN HAYATA DÖNÜŞMESİ

Bir düşünce kurumlaşmadığı sürece kalıcı medeniyet oluşturamaz. Bireysel fedakârlık önemlidir fakat medeniyet kişilerin ömründen uzun yaşamak zorundadır.

Bu nedenle vakıflar, araştırma merkezleri, üniversiteler, okullar, yayınevleri, teknoloji şirketleri, sosyal dayanışma ağları, hukuk kuruluşları, sanat merkezleri ve üretim kooperatifleri kurulmalıdır.

Her alanda uzun ömürlü kurumlar oluşturmak gerekir.

Bir toplum sürekli güçlü bireylere ihtiyaç duyuyorsa kurum kültürü henüz gelişmemiş demektir. Medeniyet ise insanların değişmesine rağmen ilkelerin devam edebilmesidir.

ÜMMET: SINIRLARIN ÖTESİNDE BİLGİ VE DAYANIŞMA AĞI

İslâm medeniyeti yalnızca belirli bir milletin projesi değildir. Ümmet fikri farklı toplumları tek tipe dönüştürmek değil; ortak ahlâk ve sorumluluk etrafında dayanışma oluşturmak demektir.

Günümüzde bunun karşılığı üniversiteler arası araştırma ağları, ortak teknoloji projeleri, öğrenci değişimleri, ticaret birlikleri, yardım kurumları ve kültürel iş birlikleri olabilir.

Bir Müslüman toplumun başka bir Müslüman toplumun bilgisinden, sermayesinden ve tecrübesinden kopuk yaşaması medeniyet açısından büyük kayıptır.

Ümmet yalnızca duygusal slogan değil, kurumsal dayanışma ağına dönüşmelidir.

BUGÜN NEREDEN BAŞLANMALI?

En büyük hata, medeniyet idealini o kadar büyütmektir ki insan nereden başlayacağını bilemez hâle gelsin. Oysa büyük medeniyetler küçük fakat doğru kurumların zaman içinde birleşmesiyle oluşur.

Bugün bir şehirde nitelikli çocuk kütüphanesi açmak medeniyet inşasıdır.

Gençlerin düşünce üretebildiği araştırma merkezleri kurmak medeniyet inşasıdır.

İşçisinin hakkını gözeten işletme kurmak medeniyet inşasıdır.

Mahallede yaşlıların yalnız kalmasını engelleyen dayanışma ağı oluşturmak medeniyet inşasıdır.

Yapay zekâ alanında kendi yazılımını geliştiren gençleri desteklemek medeniyet inşasıdır.

Toprağı koruyan tarım modeli geliştirmek medeniyet inşasıdır.

Çocuğuna yalnızca başarıyı değil ahlâkı öğreten aile medeniyet inşasının içindedir.

Çünkü medeniyet bir gün büyük bir meydanda ilan edilmez; binlerce küçük doğru davranışın kurumsallaşmasıyla oluşur.

MEDENİYETİN İNŞA ZİNCİRİ

Yeniden İslâmî medeniyetin yolu aslında şu zincirle özetlenebilir:

Tevhid → insan → ahlâk → bilgi → eğitim → aile → üretim → ekonomi → kurum → hukuk → siyaset → şehir → sanat → teknoloji → toplum → medeniyet.

Bu zincirin hiçbir halkası tek başına yeterli değildir.

Yalnızca siyaset güçlü olup eğitim zayıfsa medeniyet kurulmaz.

Yalnızca ekonomi güçlü olup ahlâk zayıfsa servet vardır ama medeniyet yoktur.

Yalnızca ibadet canlı olup adalet zayıfsa dinî görünürlük vardır fakat medeniyet eksiktir.

Yalnızca teknoloji güçlü olup insan anlayışı zayıfsa güç artar ama istikamet kaybolur.

Medeniyet bütünlüktür.

YENİ İSLÂM MEDENİYETİNİN İNSANLIĞA TEKLİFİ

İslâm medeniyetinin yeniden doğuşu yalnızca Müslümanların tarihî gururunu yeniden üretmek için gerekli değildir. Bugün insanlık yeni bir medeniyet teklifine ihtiyaç duymaktadır.

İslâm’ın teklifi şudur:

İnsan tüketici olmadan da değerlidir.

Servetin anlamı sahip olmak değil paylaşabilmektir.

Gücün anlamı hükmetmek değil adaleti korumaktır.

Bilginin anlamı üstünlük değil sorumluluktur.

Özgürlüğün anlamı sınırsız arzu değil insanı Allah’a kul etmektir.

Teknolojinin anlamı insanın yerini almak değil insanın yükünü hafifletmektir.

Şehrin amacı rant değil yaşamdır.

Ailenin amacı yalnızca soyun devamı değil şahsiyet yetiştirmektir.

Tabiat bir hammadde deposu değil emanettir.

İktidar hak değil görevdir.

Ve insan dünyanın sahibi değil, sorumlu emanetçisidir.

MEDENİYET GEÇMİŞE DÖNMEK DEĞİL GELECEĞİ KURMAKTIR

Yeniden İslâmî medeniyet mümkündür. Fakat bu, tarihin kendiliğinden geri dönmesiyle gerçekleşmeyecektir. Hiçbir medeniyet yalnızca büyük bir geçmişe sahip olduğu için yeniden yükselmez. Geçmiş mirastır; gelecek ise emek ister.

İslâm medeniyetinin yeniden doğuşu önce Müslümanın kendi zihninde başlamalıdır. Kendi kavramlarına yeniden güvenmesi, fakat dünyaya kapanmaması gerekir. Modern dünyanın bilgisini öğrenirken onun değer sistemini sorgulayabilmeli; teknolojiyi kullanırken teknoloji tarafından şekillendirilmemeli; dünyaya açılırken kimliğini kaybetmemelidir.

Asıl ihtiyaç yeni sloganlar değil, yeni bir kurucu nesildir.

Bu nesil yalnızca eleştiren değil üreten; yalnızca konuşan değil kurum kuran; yalnızca geçmişle övünen değil gelecek tasarlayan; yalnızca iktidar isteyen değil adalet üreten; yalnızca dinî kimliğini koruyan değil o kimliği bilgiye, ahlâka, ekonomiye, sanata, şehre ve teknolojiye dönüştüren bir nesil olmak zorundadır.

Çünkü medeniyet iddiası büyük cümleler kurabilmek değil, o cümleleri hayata dönüştürebilmektir.

Yeni medeniyet bir sabah kendiliğinden doğmayacaktır.

Önce insan yetişecektir.

Sonra fikir oluşacaktır.

Fikir bilgiye dönüşecektir.

Bilgi eğitimi değiştirecektir.

Eğitim aileyi ve toplumu güçlendirecektir.

Toplum kurumlarını kuracaktır.

Kurumlar adaleti taşıyacaktır.

Adalet şehri, ekonomiyi, siyaseti ve kültürü dönüştürecektir.

Ve bütün bunların sonunda medeniyet ortaya çıkacaktır.

Bu yüzden “Yeniden İslâmî medeniyet mümkün mü?” sorusuna verilecek en doğru cevap şudur:

Evet, mümkündür. Fakat önce onu özleyen değil, onu taşıyabilecek insanın ortaya çıkması gerekir.

Çünkü medeniyet önce toprakta değil, insanın zihninde ve ahlâkında kurulur.

Sonra hayata iner.

Sonra kurumlaşır.

Sonra toplumsallaşır.

Ve ancak bundan sonra tarihin yönünü değiştirecek bir güce dönüşür.

İslam Başaran

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Recent Posts

  • Gündem

Katar’dan Gazze’ye Büyük Destek!

Yakıt, hastanelerin ve sağlık merkezlerinin çalışmasını sağlayacak Katar'dan Gazze'ye Büyük Destek! Katar Dışişleri Bakanlığının 17…

55 dakika ago
  • Gündem

Türkiye, PISA 2025’TE Dünyaya DERS VERDİ

TÜRKİYE'DEN EĞİTİMDE TARİHİ SIÇRAMA: PISA 2025'TE DÜnyaya DERS VERDİK! AK Parti hükümetinin eğitime ve gençlere…

2 saat ago
  • Makale

SPK VE FON OPERASYONLARI: NELER OLUYOR?

SPK VE FON OPERASYONLARI: NELER OLUYOR? Bugün yaşadıklarımız, “2001 ölçeğinde bir ekonomik kriz” olmasa da…

4 saat ago
  • Genel

ALMANYA’DAKİ TÜRK’LERİN KİMLİK EROZYONU: TÜRK KÖKENLİ SİYASETÇİLERİN ASİMİLASYON İLE İMTİHANI

ALMANYA’DAKİ TÜRK'LERİN KİMLİK EROZYONU: TÜRK KÖKENLİ SİYASETÇİLERİN ASİMİLASYON İLE İMTİHANI Almanya’nın değişik eyaletlerinde 26 yıl…

5 saat ago
  • Genel

Türkiye ve Pakistan Bu İşe karışırsa onları da Vururuz

Husi Sözcüsü Buhayti: "Bu işe Türkiye ve Pakistan karışırsa onları da Arabistan'ı vurduğumuz gibi demir…

8 saat ago
  • Gündem

BİR ASIR SONRA YENİ BİR KEDİ TÜRÜ KEŞFEDİLDİ: KÂİNATTAKİ İLAHİ İMZANIN BİR BAŞKA İŞARETİ

BİR ASIR SONRA YENİ BİR KEDİ TÜRÜ KEŞFEDİLDİ: KÂİNATTAKİ İLAHİ İMZANIN BİR BAŞKA İŞARETİ Bolivya'nın…

13 saat ago