YILLAR SONRA YENİ BİR UMUT; TERÖRSÜZ TÜRKİYE

YILLAR SONRA YENİ BİR UMUT; TERÖRSÜZ TÜRKİYE

Terörsüz Türkiye sürecinin hukuki altyapısını oluşturması hedeflenen ve kamuoyunda ‘çerçeve yasa’ olarak adlandırılan 12 Maddelik ‘Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi’, 88 ‘ret’ ve 6 ‘çekimser’ oya karşı 468 ‘evet’ oyuyla TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi.

Eğer süreç mutabık kalındığı şekilde ilerlerse Türkiye’nin önündeki en büyük engel olan terör engeli aşılmış olacak.

Türkiye’nin yaklaşık yarım asırdır süren PKK terörüyle mücadelesi, yalnızca güvenlik operasyonlarıyla sınırlı kalmayan, ekonomik, toplumsal ve siyasi boyutlarıyla derin bir yara açmış bir süreçti. On binlerce insanın hayatına mal olan, güneydoğuda kalkınmayı engelleyen, toplumsal kutuplaşmayı besleyen ve kaynakları büyük ölçüde emen bu çatışma, 2024 sonbaharından itibaren yeni bir evreye girmişti. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin sürpriz açılımıyla başlayan, Abdullah Öcalan’ın Şubat 2025’teki silah bırakma ve fesih çağrısıyla ivme kazanan, PKK’nın Mayıs 2025’te aldığı karar ve Temmuz 2025’teki sembolik silah yakma töreniyle somutlaşan “Terörsüz Türkiye” süreci, 10 Ağustos 2026’da TBMM’de kabul edilen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” ile hukuki zemine oturtuldu.

Bu düzenleme, bazılarının iddia ettiği gibi bir af değil, belirli koşullara bağlı soruşturma, kovuşturma ve infaz ertelemesi getiriyor; kasten öldürme gibi ağır suçlar ile 2005 öncesi müebbet cezası alanlar kapsam dışında bırakılıyor. Öcalan ve üst düzey kadrolar da yasadan yararlanamıyor.

Peki neden böyle bir adıma ihtiyaç duyuldu? Türkiye hangi iç ve dış dinamiklerle karşı karşıyaydı ki bu adım atıldı? Atılmasaydı neler risk edilirdi ve şimdi ne kazanıldı?

Öncelikle şunu belirtmeli; Devletlerin güvenlik stratejileri ve terörle mücadele konseptleri, dönemin jeopolitik şartlarına ve bölgesel denklemdeki değişimlere bağlı olarak zaman zaman köklü revizyonlardan geçer. Türkiye işte böylesi bir sürecin arefesindeydi.

Uzun yıllardır karşı karşıya kaldığımız terör illeti nedeniyle yapılan mücadelede maliyet trilyonlarca doları bulmuş, siyasi kutuplaşma, Kürt meselesinin güvenlikçi bir çerçevede sıkışıp kalması, demokratik siyaset alanının daralması ve her seçim döneminde yeniden alevlenen tartışmalar, ülkenin enerjisini tüketiyordu. FETÖ ve DEAŞ gibi diğer örgütlerle mücadele devam ederken, PKK’nın varlığı hem güvenlik kaynaklarını bölen hem de dış politikada manevra alanını daraltan bir unsur haline gelmişti. Örgütün silah bırakma iradesi ortaya çıktığında, bunu yok saymak, süreci boşa çıkarmak ve yeniden silahlı çatışmaya dönmek anlamına gelecekti; bu da hem can kaybı riskini hem de ekonomik yükü yeniden üstlenmek demekti.

Öte yandan; Türkiye’nin çevrelendiği coğrafya, özellikle son yıllarda tarihin en karmaşık ve çok katmanlı krizlerinin yaşandığı bir coğrafyadır. Güney sınırlarında yaşanan otorite boşlukları, küresel güçlerin ve bölgesel aktörlerin sınırın hemen ötesinde vekalet savaşları yürütmesi ve etnik-dinsel fay hatlarının derinleşmesi, doğrudan doğruya Türkiye’nin milli güvenliğini tehdit eder noktaya ulaşmıştır. Suriye’de PYD/YPG’nin (PKK’nın Suriye kolu) kontrolündeki bölgeler, Irak’ın kuzeyindeki Kandil ve Sincar yapılanmaları, Türkiye’nin sınır güvenliğini sürekli tehdit ediyordu. Bölgesel güç rekabeti, İran, Rusya, ABD ve İsrail’in farklı hesapları, terör örgütlerinin bu boşluklardan beslenmesine zemin hazırlıyordu. Özellikle Suriye’deki gelişmeler, Şam yönetiminin yeniden güçlenmesi ve SDG’nin entegrasyon baskısı, PKK’nın sınır ötesi lojistik ve propaganda alanını daraltıyordu. Irak’ta merkezi hükümet ve bölgesel yönetimle artan iş birliği, örgütün barınma alanlarını sıkıştırıyordu. Küresel düzeyde ise terörle mücadelede uluslararası destek arayışı, Türkiye’nin hem NATO müttefiki hem de bağımsız bir aktör olarak konumunu güçlendirme ihtiyacı vardı.

İçeride toplumsal bütünlüğü tehdit eden kronikleşmiş güvenlik meseleleri, dışarıda ise bu durumu bir manivela olarak kullanmak isteyen küresel güçlerin varlığıyla birleştiğinde, Ankara’yı “iç cepheyi” tahkim etmeye yöneltmiştir. Küresel sistemin yeniden şekillendiği, bölgesel çatışmaların kontrolden çıkma riski taşıdığı bir dönemde, terör meselesini ülkenin yumuşak karnı olmaktan tamamen çıkarmak kaçınılmaz bir devlet ihtiyacı haline gelmişti. Eğer bu tür stratejik esneklikler veya toplumsal uyum hamleleri atılmasaydı, Türkiye sonu gelmez bir yıpratma savaşının, yüksek ekonomik maliyetlerin ve stratejik kaynak israfının içinde sıkışıp kalma riskiyle karşı karşıya kalırdı. Çatışma dinamiğinin devam etmesi, sadece maddi ve insani kayıpların sürmesine yol açmaz; aynı zamanda Türkiye’nin dış siyasetteki hareket alanını da ciddi şekilde daraltırdı. Dış güçlerin Türkiye üzerindeki nüfuz arayışlarını terör kartı üzerinden sürdürmesine izin vermek, ülkeyi sürekli savunma pozisyonunda tutarak bölgesel liderlik vizyonunu gölgelerdi. Bu kararlar alınmasaydı, bölgesel krizler derinleşirken iç bütünlük kırılgan kalacak ve terör, uluslararası bir vesayet aracına dönüşmeye devam edecekti.

Sürekli operasyonlarla yıpranan bir güvenlik anlayışı yerine, silah bırakmayı teşvik eden, entegrasyonu mümkün kılan ve “terörsüz bölge” hedefini destekleyen bir model, içerinin yanı sıra, dış politikada da manevra alanı açıyordu. Örgütün fesih ve silah bırakma kararını hukuki olarak karşılıksız bırakmak, hem sürecin güvenilirliğini zedeleyecek hem de dış aktörlerin “Türkiye çözüm istemiyor” diyenlere malzeme verecekti.

Atılan adımlar ve benimsenen bütüncül strateji sonucunda Türkiye, öncelikle ulusal güvenliğini kendi iradesiyle tahkim etme ve krizleri yönetme yeteneğini pekiştirmiştir. Terörün bir dış müdahale aracı olarak kullanılabilirliğini asgariye indiren bu hamleler, ülkenin kıt kaynaklarını ve enerjisini savunma sanayii, teknoloji ve ekonomik kalkınmaya daha etkin yönlendirmesine zemin hazırlamıştır. Toplumsal tabanda sağlanan direnç ve birikim, Türkiye’ye bölgesel denklemde daha bağımsız, proaktif ve caydırıcı bir aktör olma imkanı sunmuştur. Nihayetinde bu karar ve düzenlemeler, geri adım atmaktan ziyade, geçmişin krizlerini kapatıp geleceğin küresel rekabet ortamında daha güçlü durabilmek adına atılmış stratejik bir alan kazanma hamlesidir.

Elbette bu bir son değil, başlangıç. Yasanın uygulanması, MGK’nın fesih ve silah bırakmayı teyit etmesi, denetimli serbestlik süreçlerinin titizlikle yürütülmesi, toplumsal entegrasyonun gerçekten sağlanması ve demokratik reformların eşlik etmesi gerekiyor. Geçmiş deneyimler gösteriyor ki barış süreçleri yalnızca silah bırakmakla bitmiyor; güven inşası, adalet, ekonomik fırsat ve siyasi katılımla tamamlanıyor. Türkiye bu adımı atarak, uzun yılların birikmiş maliyetini azaltma ve yeni bir sayfa açma iradesini ortaya koydu. Kazanım, yalnızca güvenlik değil; enerjisini iç çatışmalara harcamak yerine kalkınma, bölgesel istikrar ve küresel konumuna yönlendirebilecek bir ülke olma fırsatıdır. Bu fırsatın değerlendirilmesi ise uygulama, şeffaflık ve toplumsal uzlaşıya bağlı.

Eğer PKK gerçekten silah bırakır, örgüt kendisini fesheder ve devlet bunu sahada doğrularsa Türkiye çok önemli bir stratejik kazanım elde eder. On yıllardır devam eden bir güvenlik probleminin ortadan kalkması, Türkiye’nin askeri ve istihbarat kapasitesini başka tehditlere yönlendirmesine imkân verebilir. Türkiye ayrıca Irak ve Suriye sahalarında daha güçlü bir diplomatik pozisyon elde edebilir.

Bununla birlikte Türkiye’nin kazancını sadece güvenlik alanında düşünmemeli. Terörün sona ermesi halinde Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya ilişkin kalkınma perspektifi de değişecektir. Terör riskinin azalması yatırımcı açısından güvenlik maliyetini düşürür. Bölgesel ticaret, turizm, ulaştırma ve enerji yatırımları açısından yeni imkânlar doğar.

Türkiye’nin önünde aynı zamanda çok daha büyük bir jeopolitik hedef bulunmaktadır: Terörden arınmış bir ülke olarak Türkiye, Irak, Suriye, Kafkasya, Karadeniz ve Doğu Akdeniz arasında ekonomik ve lojistik bağlantılarını kısa sürede güçlendiren bir ülke olacaktır.

Umarım, beklenenler gerçekleşir ve toplumun en büyük kanayan yarası olan terör sona erer..

Adnan Onay

Yazarımız ‘Adnan Onay’ın’ DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA  ”TIKLAYINIZ” 

İslami Haber ”MİRAT” – YouTube

 

View Comments

  • Yav, kimsenin ortya adam gibi çıkıp da bu konuda milleti aydınaltmaması bir yana, herkesin bir anda barış güvercini kesilip, BİRİLİK, KARDEŞLİKİ, HUZUR,İSTİKRAR havariliğine sıyunamsı insanı zıvanadançıakrtıyor ! Barış, huzur ve istitkrarı istmiyorum diyecek bir ferd olabilr mi ya, olabilir mi içimzide?..Elbetteki olmaz ! Ama, ortada, bu amaç önesürülerek 50 Bin kiinin aktlinden sorumlu olan bir terör örgütü mensuplarının af edilmesi veyasiyasi özgürlüğe kavuşrturulması olayı var! Devltimiz katilleri af edebiliyorsa, 15 Temmuz<da hiç bir eyleme katılmayan KHK'lıların kendilerinden özür dilenerek derhal serbest kalmaları gerekir diyorum. Üç maymunu oynamdan adma gi bi gerçekelri seslendirelim ! Müslümana bu yakışır !
    ,

Recent Posts

  • Genel

İsrail’de Arap Doktorlara Zehirleme Suçlaması

İsrail’de Arap Doktorlara “Zehirleme” Suçlaması: Tabipler Birliği’nden Sert Tepki İsrail’de Arap doktorları hedef alan ağır…

26 dakika ago
  • Gündem

Fon Soruşturması: Mesele Sadece Para Değil, Güven Meselesi

Fon Soruşturması: Mesele Sadece Para Değil, Güven Meselesi Türkiye günlerdir yalnızca bir finans soruşturmasını değil,…

2 saat ago
  • Gündem

63 MİLYONU NEREDEN BULDU? İSTİFA YETMEZ

 İSTİFA YETMEZ Fatma Betül Sayan Kaya Açıklamalıdır: 63 MİLYONU NEREDEN BULDU? DÖRT AYDA BİR MİLYAR….KAZANDI…

5 saat ago
  • Genel

SABİHA GÖKÇEN HAVALİMANI İÇİN İSİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇAĞRISI

HÜDA PAR’DAN SABİHA GÖKÇEN HAVALİMANI İÇİN İSİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇAĞRISI HÜDA PAR Gaziantep Milletvekili Şahzade Demir,…

7 saat ago
  • Makale

VAHYİN İNŞA ETTİĞİ ŞAHSİYET

VAHYİN İNŞA ETTİĞİ ŞAHSİYET Vahiy, insana yalnızca neye inanması gerektiğini bildirmek için gelmez; nasıl bir…

9 saat ago
  • Genel

İKTİDARI ELE GEÇİRMEK Mİ, İNSANI İNŞA ETMEK Mİ?

İKTİDARI ELE GEÇİRMEK Mİ, İNSANI İNŞA ETMEK Mİ? İslam’ın hayata geçirilmesinin yöntemi üzerinde yaklaşık 150…

9 saat ago