
Kur’an’ın, tenzil döneminde vahiy-olgu ve olgu-vahiy ilişkisine bağlı olarak teşekkül ettiği ve bu teşekkülün de “sunulmuş vahiy” (nüzul sebebi olmayan vahiy) ve “istenilmiş vahiy” (nüzul sebebi ve ortamı olan vahiy) olarak tanımlandığı biliniyor. Bu dönemde dinî hükümlerin 23 yıllık bir süreye yayılarak tedrîcî, te’hir ve imhâl gibi yöntemlerle sunulduğu; Mekke’de indirilen ayetlerde iman ve ahlak ilkelerinin daha yoğun, buna karşılık Medine’de indirilen ayetlerde ise ibadet ve hukuk kurallarının daha etkin olduğu görülüyor.
En önemlisi de Mekkî âyetlerde yer alan iman ve ahlâk ile ilgili hükümlerin birden ve doğrudan, Medine’de indirilen ayetlerde ise dinî hükümlerin “tedricîlik” ve “te’hir/ geciktirme” yöntemleri ile sunulması ve bunun da tebliğde ve uygulamada kolaylık ağlamış olmasıdır. Nitekim sosyal bir sorun haline gelmiş olan köleliğin tasfiyesinde ve içkinin haram kılınmasında uygulanan bu yöntem, bunun bir göstergesidir. Dinî hükümlerde uygulanan “azimet” ve “ruhsat” ilkeleri de dindeki kolaylığın bir başka boyutunu oluşturmaktadır.
Nitekim Müslümanların zengin olmadıkça zekât vermemesi ve hacca gitmemesi; su bulunmadığında teyemmüm etmesi; seferde namazların iki rekât olarak kılınması; kadınların özel hallerinde bazı dinî kurallardan muaf tutulması; savaşta savaş kurallarının, barışta ise barış kurallarının uygulanması vs. gibi alternatif çözümler de bu kolaylığı ifade etmektedir.
Tenzîl sonrası dönemlerde ise genellikle İslâm binası inşa edilirken tenzil döneminde olduğu gibi te’hir ve tedricîliğin/durumsallığın dini tebliğde ve uygulamada bir araç olarak yeterince kullanılmadığı; daha ziyade Kur’an bütünlüğünün hedefleyerek İslâm binasının inşa edilmeye çalışıldığı, fakat toplumların sahip oldukları psikolojik, sosyal ve kültürel yapıların, bu inşaya engel olucu bir işleve sahip olduğu ve bu nedenle de Kur’an muhteviyatının ve ruhunun topluma yeterince yansıtılamadığı görülmektedir. Nitekim bu durumu, Ahmed Emîn, Fecru’l-İslâm adlı eserinde şöyle açıklamaktadır:
“İslâm’ın hükmü altına giren insanlardan büyük bir çoğunluğu Müslüman oldular. Bu insanlardan her birinin kendilerine özgü hikmet, emsal, şiir ve edebiyat anlayışları vardı. Bunlardan bir kısmının tedvin edilmiş ilimleri, kültürlerini aksettiren yazılı eserleri mevcuttu. İlmî araştırma ve tedvine yatkınlıkları vardı.
Müslüman olunca da gerek kendileri ve gerekse çocukları, eski ilmî usullerini devam ettirdiler. İslâm akaidi dahi kültür birleşmesinin dışında kalmadı. Sanılır mı ki, bir İranlı, Hristiyan Suriyeli veya bir Rum, bir Mısırlı Kıptî, İslâm dinine girince atalarından ve ecdadından asırlar boyunca gelen bütün inanç ve telâkkilerini bir anda bırakıp, İslâmî talimatları, yeni dinin icâb ettirdiği bir şekilde anlayacaktır? Asla. Buna imkân yoktur. Zira böyle bir durumu psikoloji kesinlikle reddeder.
Bir İranlının Hristiyan bir Rum’dan farklı bir ilâh tasavvuru vardı. Mısırlı bir Hristiyan’ın ilâh tasavvuru ise, her ikisinden de farklıydı. Cennet, cehennem, şeytan, melek, âhiret, nebî gibi dinî lâfızların, her birine göre diğerinin anladığından farklı bir mânâsı vardı. Müslüman olan bu milletler, Müslümanlığında samimi olsalar dahi bunları her yönüyle ilk Müslümanlar gibi anlayamadılar. Gayet tabiidir ki, bu mevzuları, eski dinî telakkilerine göre ve dinlerinde kullanılan lâfızlara yakın bir şekilde anlayacaklardır.….”
“İslâmiyet ile diğer dinler ve inançlar arasında da çekişmeler ve savaşlar olmuştur…. Fiilî savaşlar, takriben Hz. Osman dönemindeki fetihlerle sona erse de, manevî alanlardaki savaşlar, çok uzun seneler sürmüştür. İslâm ülkesi, bu tür emel ve arzular savaşı için geniş bir saha teşkil etmiştir.
İranlılar, eski devlet ve memleketlerini özler oldular. Zira kendilerini Araplardan daha ileri ve çağdaş görüyorlardı. Rumlar da, Mısır da aynı arzu içkideydiler. Bu ülkeler, İslâm’ı kabul eden ve etmeyen zümrelere ayrıldılar. Herkes kendi dillerini konuştu. Fikir ve düşünce alanlarındaki savaş kıyasıya devam etti. Üstünlük, bazen Araplar, bazen İranlılar ve bazen de Rumlar arasında adeta paylaşıldı. Arapların üstünlüğü, din ve dil sahalarında olurken, diğer ırkların üstünlüğü, politika, sosyal düzen, felsefe, ilim ve diğer konularda oldu.”[1]
Bu nedenle Müslümanların arasında görülen bu fikrî, siyasî ve sosyal mücadele, zaman zaman azalıp çoğalsa da tarihin her döneminde hep var olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Nitekim tenzil sonrası dönemlerde meydana gelen siyasî, kültürel ve sosyal olayların, farklı yönelişleri ve gruplaşmaları ortaya çıkarttığı; bunlardan Şia ve Haricilik gibi siyasî-dinî; Cebriyye ve Mu’tezile gibi fikrî-siyasî ve Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî gibi fıkhî mezhepleri oluşturduğu görülüyor. Bu fırkalardan Şia ve Haricilik, ilk ortaya çıkışı itibariyle siyasî nitelikli iken sonradan dinî bir nitelik kazandığı; buna mukabil Cebriyye ile Mutezile’nin ise ilk çıkışı itibariyle fikri bir görünüm arz ederken sonradan siyasî bir niteliğe evirildiği biliniyor.
Bu fırkaların zuhurundan çok sonralarıdır ki Sünnî Müslümanlar, inanç ve düşünce sistemlerini ancak İmam Eş’arî ve İmam Mâturidî’nin kurduğu mezhepte buldular ve bu iki imamın sistemini benimsediler. Bu iki imamın sistemleştirdiği inanç esasları, kulun irâdesini kaldıran Cebriyye ile kula tam irâde, sorumluluk, hürriyet tanıyan Mutezile arası bir yere oturtuldu ve düşünce sistemleri arasında merkezî bir konuma getirildi. Ancak bunlardan Eş’arîlik, sistem olarak Cebriyye’ye, Maturîdîlik, ise Mu’tezile’ye yakın bir yer işgal etti.
Bu itikadî ve fıkhî mezheplerin oluşturduğu dinî kültür ve düşünce sistemlerinden bazısı, dini anlama ve yorumlamada aklı ve içtihadı öcelerken, bazısı da rivayetleri öne çıkardı. Dolayısıyla da her fırka, kendi düşünce sistemini ve geleneğini oluşturdu ve zamanla da bu geleneği, gelenekçiliğe dönüştürdü ve bunu da tek doğru olarak gördü ve göstermeye çalıştı. Bu da tabiî olarak beraberinde bir takım dinî ve sosyolojik sorunları getirdi. Bu sorunlar da zamanla tefrikaya sebep oldu ve çoğu zaman da istismar edildi.
Günümüzde ise bu problemlerden ayrı olarak bir de sanayi toplumuna özgü yeni problemler ortaya çıktı. Bu problemler arasında kapitalizm gibi ekonomik; pozitivizm, determinizm ve Darvinizm gibi bilimsel; sekülerizm gibi sosyal; laiklik gibi hukukî; hedonizm ve konformatizm gibi psikolojik; ateizm ve deizm gibi felsefî olanlar, Müslüman toplumları derinden etkilemeye başladı. Dolayısıyla bu problemlere çareler arandı.
Kimileri, bu düşünce sistemlerinin etkisinde kalarak, dinî kuralları bu sistemlere entegre etmeye çalıştı. Kimileri gelenekçiliğe sığınmayı bir çare olarak gördü. Kimileri tarihselciliği önerdi. Kimileri, gelenekçiliğe karşı olma adına geleneğe karşı çıktı ve çareyi mealcilikte buldu. Kimileri, İslâm’ı; Arap İslâm’ı, Emevî İslam’ı, İran İslâm’ı, Türk İslâm’ı olarak tanımlandı ve kendi anlayışlarını ve yorumlarını da “gerçek İslâm” olarak sundu.
Oysa ortada tek bir İslâm vardı ve söz konusu bu tanımlar da “anlam bilim” açısından yanlıştı. Anlam bilime uygun olan doğru tanım ise Arap Müslümanlığı, Emevî Müslümanlığı, İran Müslümanlığı ve Türk Müslümanlığı vs. şeklinde olmalı idi. Zira Müslümanlık tanımı, Müslümanların anladığı İslâm demekti ve bu da bizatihi İslâm’ın kendisi değil, onun beşer tarafından yapılan yorumlarıydı. Bu yorumlar, insan ürünü oldukları için de mutlak doğruyu ifade etmiyordu. Dolayısıyla bu tür yorumların kafa karışıklıklarına ve zihin bulanıklıklarına sebep olduğu ve bazı zihinlerde eksik ve yanlış İslâm imajı oluşturduğu ve böyle bir imajın oluşmasında da Batı kaynaklı sistemlerin etkisi kadar, hatta onlardan daha fazla bu tür tanımların ve yorumların etkili olduğu görüldü.
Bu sorunlara karşı ilim adamları, maalesef etkili çözümler getiremedi ve alternatif düşünceler ve tezler üretemedi. Zira çoğu ilim adamı, geçmişi nakletmekle yetindi ve mevcut bilgilerden yeni bilgiler üreteme yerine Batı’dan ve Doğu’dan tercümeler yapmayı, tercih etti ve bunu da bilimsel bir faaliyet saydı ve bu nedenle de problem çözücü düşüncelerin yer aldığı te’lif eserler veremedi. Dolayısıyla da bu sorunlara karşı ortak bir dinî kültür ve zihniyet oluşturulamadı ve daha da önemlisi, Batı düşünce sistemlerine alternatif olabilecek ve çağa hitap edebilecek evrensel içerikli yeni bir “İslâm medeniyeti projesi” ortaya konulamadı.
Yaygın eğitimdeki durum da bundan farklı olmadı; geleneksel vaaz konuları, din dili ve üslubu, aynen devam ettirildi ve bundan dolayı genç nesiller, bu dil ile yapılan konuşmaları yeterince anlayamadı. Anlaşılamayan bir dil ve üslup ile yapılan vaaz ve nasihatler ise toplumda ve özellikle de gençler üzerinde gereken etkiyi yapmadı/yapamadı.
Bu nedenle toplumun ve gençlerin ilgisini çekecek yeni bir din diline ve üslubuna ihtiyaç olduğu halde, bu ihtiyaç da giderilemedi. Zira genç nesil, dinî kuralların ve değerlerin nasıllığını öğrenmeden önce niçinlerini öğrenmek istedi. Namaz nasıl kılınır, nasıl oruç tutulur, nasıl hacca gidilir bilgilerinden önce niçin inanılması, niçin namaz kılınması, niçin oruç tutulması, niçin hacca gidilmesi gerektiğini bilmek istedi. Bunun için de din adamlarının, gençlerin her türlü “niçin?” sorularına cevap verebilecek bir bilgi ve kültür donanıma sahip olmaları gerekiyorken, bunun da gerçekleşemediği ve yüzeysel kaldığı görüldü.
Hz. Peygamber, “İnsanlara anlayabileceği şekilde/(bir dil ve üslup ile) konuşunuz” [2]ve “Bir gruba, akıllarının almayacağı şeyler söylerseniz, bu onların bir kısmı için fitne olur.”[3] demesine rağmen, onun bu tavsiyeleri de ya dikkate alınmadı, ya da yeterince uygulanmadı. Daha da önemlisi duygusallık, gelenekçilik ve grupçuluk, akla ve düşünceye galip geldi, dolayısıyla aktarılan bilgiler, beklenildiği gibi bir fonksiyon icra edemedi. Zira verilen her bilginin anlaşılması için ayrıca anlamlandırılması, yorumlanması ve güzel bir üslup ve anlaşılabilir bir dil ile sunulması gerekiyordu, ama gelenekçiliğin ve entegrizmin dinî söylemlere egemen oluşu nedeniyle bu da gerçekleşemedi, dolayısıyla İslâm, aslî hüviyeti ile topluma yeterince yansıtılamadı.
Neticede Kur’an’ın tenzil yöntemine ve bilgi hiyerarşisine dayanmayan, fakat geleneği gelenekçiliğe dönüştüren ve buna karşılık geleneksizliği savunan bir anlayış ve üslup ile sunulan Müslümanlık; eksik, yanlış ve ahlaktan uzak bir dindarlık algısını oluşturdu. Bu algı da toplumu olumsuz yönde etkilemeye başladı ve bazı insanları da İslâm’dan uzaklaştırdı.
Bu nedenle Müslümanlık anlayışlarımızın ve yaşam tarzlarımızın bir an önce sorgulanması ve bu sorunlara çareler üretilmesi gerekiyor. Aksi takdirde yeni nesil, ateizm, deizm, hedonizm ve konformatizmin etkisinde kalmaya devam edecek, zamanla da kaybolup gidecek ve yitirilmiş bir nesil olacak! Nitekim Prof. Dr. Ali Köse, duyarlı bir bilim insanı olarak “Dinin Geleceği” isimli kitabında bu konularla ilgili olarak önemli bilgiler vermekte ve Batı’dan verdiği örneklerle dikkat çekici uyarılarda bulunmaktadır.
Prof. Dr. Celal Kırca
İSLAMİ HABER “MİRAT” -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ
[1] Ahmed Emîn, Fecru’l-İslâm, Beyrut, 1969, 93-94.
[2] Ebu Dâvûd, Edeb, 40 ;
[3] Müslim, Mukaddime, 3.
Sn hocam.
Teknoloji elbisesini.
Ana unsurlar hariç(el kol baş ayak)İslamada giydirmek lazım.
Bir Araba markası gibi günümüz şartlarına uyumlu bir şekilde tebliğ etmek lazım.
İslamı!
Kitab ve sünnete aykırı olmayacak yenilikleri günümüz toplum ve coğrafik şarlara uygun şekilde anlatmak lazım.
1400 yıl geçmiş olmasına rağmen islamın aslını kimse inkar edemiyor,uygulama ve şahsi duyguların islam diye dayatılmasına itirazlar ediliyor.
Mesela,
Hacta ve bayramda kesilen kurbanları hristiyanlara hayvanların toplu katliamı olarak anlatıyorlar.bunu ben kulaklarımla duydum ve konunun öyle olmadığını.
Fakir ve aç insanlara et verildiğini açların doyurulduğunu,etlerin ziyan edilmediğini söyledim.
Çok şaşırdılar.
Kısacası bizdeki cahil zümre gibi onlardada kliseden uzak cahil bir zümre var.
İlahiyat Hocalarına çok iş düşüyor.👍
Müslümanlık anlayış mı? İnanç sistemi mi?
Sahabeler acaba münafık mıyım endişesi içerisinde ömürlerini tamamladılar. Biz sistemler arasında sistem seçiyoruz, hayrolsun . Mederse hocaları kalmayınca iş ilahiyata kaldı
Müslümanlık anlayış mı? İnanç sistemi mi?
Sahabeler acaba münafık mıyım endişesi içerisinde ömürlerini tamamladılar. Biz sistemler arasında sistem seçiyoruz, hayrolsun .
Sorgulayan ve yaptığı işin nedenini anlamak isteyen gençler için kültürlü ve anlayışlı eğiticiler gerekiyor.
Teşekkür ederim hocam.Etraflıca bütün yaralarımıza parmak basan bir harmanlama sundunuz.Bu günkü geldiğimiz noktada dağınıklığımızın ip uçlarını sundunuz.Sebep ve sonuçlarına değindiniz.Güzel bir çalışma olmuş.İslam dünyası tıpkı Hristiyan dünyasında olduğu gibi sanki skolastik donuk bir dönem yaşadı.Yeni çağlara kapı aralayan,yolları ayıklayan bir ufuk açmada donuk bir dönem yaşadı.Özellikle bu asrımızda müsteşriklerin ekseninde bir etkileşim oldu.Geçmiş dönemlerde gündem olan bazı meseleler yeniden gündeme sokuldu.Eylemden çok söylemler ön plana çıkarıldı.Yeni neslin kafası medyatik furyalarla,birtakım felsefi ve sosyolojik olgularla,yeni psikolojik sorunlar ekleyerek kuşaklar arası çatışmalara da sebep oldu.
Halbuki kafa karışıklığına sebep olacak bu kadar sorun üretmeye gerek te yoktu.
Aslında insanın hayatına dokunan temel esaslar itikad,ibadet nakle dayanırken,ahlâk ve muâmelat da demelde nakle dayanmaktadır.Yeni meselelere çözüm içinse aslında usul bellidir.Kur’an ve Sahih sünnete kıyasla ictihad metodunu kullanarak yol alabilirdik.Kur’an ve Sünnetin refarans alınmadığı bir dünyada kronik sorunlarımıza yeni sorunlar eklenerek devam edecektir.Özellikle bizim dünyamızda sistem sorunu vardır.Hukukta,Muamelatta,Usul ve uygulamada,eğitimde çok büyük sorunlar vardır.Bizde eğitim daha çok teorik ve amatörce ilerliyor.Pratiklik,profesyonellik oldukca zayıftır.
İslam:iman,ibadet ahlak ve muâmelâtı ile bir söylem değil,bir eylem bir yaşam tarzıdır.
Hocam affen saygılarımla.
Selamlar değerli hocam, İnsanın yetişkinlikte yaptığı yanlış davranışların kaynağı araştırılırken ne kadar doğru bilmiyorum, batılı psikologlar o kişinin çocukluk döneminde yaşamış olduğu olaylara gitmeye çalışırlar ve orada yaşanmış bazı olumsuzluğa muhatap kalmış kişilerin yetişkinlikte yapılan davranışların oraya bağlaması, Askerlikte kıdemli kıdemsiz anlayışının devam ettirilmesi acaba doğru bir davranış mı diye sorgulanmadan benimsenmesi, İnanç hususunda aynı yanlışların sorgulanmadan kayıtsız şartsız iman edilmesi gibi…Bir rahatsızlık yaşandığında hekime gideriz işini doğru yapmaya çalışan doktor hastanın şikayetini dinleyip o kişin geçmişte yaşadığı bir sağlık sorunu olup olmadığını sorması doğru teşhis için önemini düşünmesi gibi bizlerin de İslam dini söz konusu olduğunda bu işi temel kaynaklar ne demiş buna odaklanmak günümüzde dinin ne anlattığı bizlerin ne kadar kafa yorduğu ile orantılı bir kanaat ve inanç oluşacaktır, Bir arkadaş soruyor İmam-ı Azam ile Şafi hazretleri(Şafinin doğum ve ölüm tarihleri !!!) bir vakit namazı geçirmiş bir adam hangi vakit namazı geçirdiğini bilmiyormuş!!! bunu saatlerce tartışmışlar ne dersin dedi, Ben de bu kadar büyük hazretlerin işi gücü yok mu bunu tartışmışlar diye cevap verdim memnun kalmadı cevaptan, ortalama Müslümanımızın da hali böyle olunca…Selam saygılarımla rabbim kaleminize güç kuvvet versin sağlık ve huzurlu hayat diliyorum
Kaleminize sağlık hocam.
Bence günümüzün en büyük sorunu bu diyebilirim. Maalesef gençlik değil, yetişkinlerimiz de yol ve yönlerini değiştirmeye başladı. Günümüzde ise bu iyice arttı. Kesinlikle büyük endişelerim var. Ahlaki çöküntü giderilmedikçe bu bozulma ivme kazanarak devam edecek gibi görünüyor. Bir zamanlar kırmızı çizgimiz olarak gördüğümüz esasların rengi maalesef pembeye evrilmeye başladı. Kaleminize sağlık hocam.
Sağlıklı, huzurlu günler dilerim.
Değerli hocam,
Bir seyehatim dolayısıyla yazınıza ancak yorum yazabildim. 1400 yıllık İslam Kültür Tarihimizi etraflıca analiz etmişsiniz. Tenzil döneminde gerçekleştirilen tedricilik, te’hir ve imhal uygulamasının tebliğ döneminde gerçekleştirilmediğinden müslümanlığın istenilen seviyede sunulamadığını haklı bir teşbihte bulunmuşsunuz. Sunduğunuz gibi Türk müslümanlığının Maturidi Mutezili aklı önceleyen anlayışından Eşari cebri anlayışa intikalinin de sunum hatası olduğunu vurgulamışsınız. Gençlerin geleneği esas alan yeni bir din dilini benimseye bileceklerini, bunun yerine gelenekçi bir anlayışı sunmanın deizmze kaymalarına sebep olduğunu ve yeni bir din diline acilen ihtiyaç duyulduğunu bildirmiş siniz. Tarihsel tesbiti sunduğunuz gibi;günümüzde karşılaşılan taabbudi ve tagayyuri farklılaşmasının yol açtığı açmazın, son aylarda toplumumuzu bölen Cuma hutbelerindeki dil farklılığına da vurgu yapmanız yerinde olurdu. Kimi bin yıl öncesini din diye sunuyor. Kimi de tagayyuri hükümleri sunarak dini söylemi güncelliyor. Anlamada bu bakış, sadece yeni bir din dili sunmamız gerekir mübhem çıkışı ile yeterli gelmiyor. Selam ve saygılarımla…
Kıymetli Hocam,
Geniş bir perspektiften sunduğunuz, Müslümanlığın başlangıçtan bugüne geçirdiği aşamalar , bugün yaşadığımız Müslümanlığın durumu ve geleceği ile ilgili kaygılarınız, gösterdiğiniz çözümleriniz, konuya ilişkin önemli bilgiler edinmemizi sağladı.Ben de düşündüm ve kaygılandım. Bu arada Prof Ali Köse’nin “ Dinin Geleceği “ isimli eserini okudum ve kaygım biraz daha arttı. Fakat Batı toplumunun da içine düştüğü durumun ve geleceğinin pek parlak görünmediği bilgisinden hareketle Müslümanlığın geleceğiyle ilgili umut verici alternatif çözümler üretebiliriz, diye düşündüm.
Batı’nın ve gelişmiş ülkelerin en önemli problemlerinden birisi aile kurumunun yıpranmasıyla ilintili olarak nüfusunun giderek azalması, yaşlı ve yalnız insanlar toplumu olarak görünmesidir.Bireyin mutluluğu ve hedonizm yaşamda esas gaye olunca insanlar yalnızlaşıyor.Yalnızlık insan tabiatına uygun bir yaşam değildir,çünkü Dünya Sağlık Örgütüne göre insan; biyolojik, psikolojik, sosyolojik ve manevi ihtiyaçları olan varlıktır.
Modern hayat, insanların psikolojik, sosyolojik manevi ihtiyaçlarına karşılık veremiyor. Küresel düzenin, nefsinin köleleri olan sürü insanı üretiyor.
Oysa insan beşer olmaktan öte bir gelişim göstermek için hayatına anlam veren, yön veren tutunabileceği yüksek bir idealin ya da inancın varlığına muhtaçtır. insanın bu önemli ihtiyacının karşılaması noktasında İslam’ı bir çözüm olarak sunabiliriz. Ancak tebliğ metodunu çağın anladığı dile göre güncellemiz gerekir diye düşünüyorum . Hocamız da din dilinin ve üslubunun yenilenmesini, dini kuralların ve değerlerin nasıllığını öğrenmeden önce niçinlerinin öğretilmesini tavsiye ediyor.İslam’ı Batı düşünce sistemlerine ve çağa hitap eden evrensel bir içerikle tanıtabilmemiz için mevcut bilgilerden hareketle yeni bilgilere ulaşılmasının gereği üzerinde duruyor.
Celal hocamızın kıymetli tavsiyelerine ilaveten ben de sanatla , gönüllere ulaşmanın çok etkili ve kestirme bir yol olduğunu düşünüyorum.
Hocamıza inanç ve bilgi dünyamıza kattığı her şey için teşekkürler… selamlar saygılar…