
(Hilafetin Hukukî Statüsü, Usulsüz İlgası ve Yeniden İhyasının Teorik İmkânı Üzerine Bir İnceleme)
İlham Kaynağı: Oğlum Üsâme’nin Sualine Cevap Sadedinde
Tarih, yalnızca olup bitenlerin yığını değil; hukukla, inançla ve iradeyle yoğrulmuş bir hafızadır. Her millete, kendi vicdanının derinliğinde saklı bir hakikat pusulası verilmiştir. Bu pusula, hangi istikametin meşru, hangisinin bâtıl olduğunu zamanın sisleri arasından dahi ayırt eder. Osmanlı Devleti, asırlarca yalnız Türk milletinin değil, bütün İslam ümmetinin bu pusulası olmuştur. Hilafet sancağı, onun sinesinde adaletle dalgalanmış; mazlumun ahı onun fermanıyla dinmiş; ümmetin başı, İslam’ın son büyük devletiyle bir arada tutulmuştur.
Ne var ki, tarihin bir kavşak noktasında bu sancağı indiren bir el, milletin değil, bir avuç ideolojik zümrenin iradesiyle hareket etmiştir. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” düsturu dillerde dolanırken, milletin rızası alınmadan, meclisin usûlü ihlâl edilerek hilafet lağvedilmiş; Türk milletinin bin yıllık ruh kökü bir gecede koparılmak istenmiştir.
O gün alınan kararlar, şeklen bir “kanun” manzarasında görünse de, aslında meşruiyet zemininden yoksun, hukukî varlık şartlarını taşımayan işlemlerdir. Meclis zabıtlarında görüleceği üzere, 3 Mart 1924 tarihli oturumda toplantı yeter sayısı bulunmadan hilafetin kaldırıldığına karar verilmiş, müzakere ve oylama usulü açıkça çiğnenmiştir.[^1] Böyle bir karar, hukuk ilminde “butlanla malul” yahut “yok hükmünde işlem” olarak tanımlanır.[^2]
Bugün Ayasofya-i Kebîr’in, bir yüksek yargı kararıyla tekrar asli hüviyetine kavuşmuş olması, tarihin iptalinin değil; tarihe karşı işlenmiş bir meşruiyet cinayetinin tashihidir. Hukuk, bazen bir milleti esaretten kurtaracak kadar diridir; yeter ki onu diriltecek iman ve irade bulunsun. Bu makalede, işte bu imanî ve hukukî dirilişin imkânı tartışılacaktır:
Hilafetin ilgası kararı, tıpkı Ayasofya’nın müze kararında olduğu gibi, yüksek yargı denetimiyle hükümsüz kılınabilir mi?
Meclisin tüzel varlığında mündemiç bulunan hilafet iradesi, hukukî bir ihya süreciyle yeniden canlanabilir mi?
Bir hukuk metninin, kanun sıfatını haiz olabilmesi için iki temel şart vardır: Usûl ve Meşruiyet. Usûl, hukuk nizamının kalıbıdır; meşruiyet ise onun ruhudur. Bunlardan biri eksik olduğunda ortaya çıkan şey, bir hukuk metni değil, ancak kuvvetin dayatmasıyla şekillenmiş bir irade beyanı olur. Hilafetin ilgasına dair 3 Mart 1924 tarihli karar da bu minvalde değerlendirilmelidir.
O gün, Meclis kürsüsüne getirilen tasarının görüşülmesi esnasında, tutanaklara göre, müzakere yeter sayısı sağlanmamış, buna rağmen oylama yapılmıştır.[^3] 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 9. maddesi, mebusların yarısından bir fazlasının hazır bulunmadığı oturumlarda karar alınamayacağını açıkça hükme bağlamıştır.[^4]Bu durum, kararın usûl yönünden bâtıl olduğunu gösterir. Zira hukukta meşruiyet, yalnızca “irade beyanı” ile değil, bu iradenin meşru usûlle tecelli etmesiyle mümkündür.
Hilafetin ilgası kararına dair tartışmaların bir diğer yönü, oturumda yapılan oylamanın mahiyetiyle ilgilidir. Zabıt Ceridesi’nde yer alan kayıtlara göre, mebusların bir kısmı meclis salonunda bulunmadığı hâlde “oybirliğiyle kabul edilmiştir” denilmiştir. Bu ifade, meclis kararına sahte bir yeknesaklık kazandırma çabası olarak değerlendirilmektedir. Hukuk doktrininde bu tür işlemler, “yokluk”la maluldür; zira bir kararın “kanun” olarak varlık kazanabilmesi için hem usûl hem çoğunluk şartlarının gerçekleşmesi gerekir.[^5]
Hilafetin ilgası kararı, şekil bakımından Anayasa’ya ve meclis içtüzüğüne aykırı olduğu gibi, maddi bakımdan da meşruiyet boşluğu taşımaktadır. Zira millet iradesi, ne referandumla ne de geniş müzakereyle tecelli etmiştir. Millet adına hüküm süren bir meclis, milletin ruh kökünü teşkil eden hilafeti, milletin rızası olmaksızın ortadan kaldıramaz. Hukukta bu tür fiillere “meşruiyet gasbı” denilir. Bu gasbın hükmü ise, zaman aşımıyla değil, hakikatin zuhuruyla ortadan kalkar.
Netice itibariyle, 3 Mart 1924 tarihli karar, ne şekil ne de muhteva bakımından meşru bir hukukî metin olarak kabul edilebilir. Hilafetin kaldırıldığına dair beyan, milletin iradesini değil, dar bir kadronun ideolojik tasarrufunu yansıtır. Dolayısıyla, yoklukla malul bir kararın hukuk dünyasında doğurduğu sonuçlar da yok hükmündedir.
Hukuk tarihinin en çarpıcı örneklerinden biri, Ayasofya-i Kebîr Camii’nin yeniden ibadete açılması hadisesidir. Zira bu vak’a, sadece bir mülk davasının değil, hukukî meşruiyetin tarihe karşı galebesinin nişanesidir. Danıştay 10. Dairesi’nin 2020 tarihli kararı, idarenin 1934’te almış olduğu “Ayasofya’nın müze yapılması” kararını iptal etmiş ve gerekçesinde şu hükmü vurgulamıştır:
“İdarenin takdir yetkisi, vakfiyenin hilafına kullanılmaz; zira vakıf şartı, hukuk düzeninde mutlak bağlayıcılığa sahiptir.”[^6]
Bu hüküm, sadece bir bina yahut ibadet mekânı hakkında verilmiş değildir. O karar, devletin kendi hafızasına karşı işlenmiş bir usulsüzlüğün tashihidir. Ayasofya kararı, şunu ispatlamıştır: Tarihî bir yanlışı ortadan kaldırmak için, yeni bir kanun değil, sahih bir yargı iradesi kâfidir.
Bu yönüyle Ayasofya kararı, hilafetin ilgası ve alfabe değişikliği gibi usulsüz meclis kararlarının yeniden yargı zemininde ele alınabileceğine dair emsal bir kapı aralamıştır. Zira hukukta “iptal” kavramı, yalnızca ileriye dönük sonuç doğurmaz; bazen geçmişi de hükümden düşürür. Nitekim Danıştay kararında, “iptal edilen işlemin, tesis edildiği andan itibaren yok hükmünde olduğu” açıkça belirtilmiştir.[^7]
Bu ilke, modern hukuk doktrininde “retrospektif iptal” veya “yokluk teorisi” olarak bilinir.[^8] Buna göre, bir idari veya yasama işlemi, eğer kuruluş unsurlarından yoksunsa, o işlem hiçbir zaman hukuk sahasında varlık kazanmamış sayılır. Bu yaklaşım, hilafetin ilgasına ilişkin kararın da, aynı gerekçeyle, doğduğu andan itibaren hükümsüz sayılabileceği fikrini güçlendirmektedir.
Ayasofya örneği ayrıca şunu göstermiştir:Bir milletin tarihî kimliği, hukukun soğuk metinleriyle değil, imanla beslenmiş adalet duygusuyla korunur. 1934’te cebrî bir kararla müze yapılan Ayasofya, 2020’de yine hukuk zemininde ama milletin iradesiyle camiye çevrilmiştir. Hukuk, imanla buluştuğunda tarih, yeniden yazılır.
Bu bağlamda şu sual önemlidir: Hilafetin ilgasına dair kararın da yüksek yargı merciine taşınması, aynı şekilde “iptal yoluyla ihya” neticesi doğurabilir mi? Teorik olarak evet. Çünkü hukukî yokluk, zamanaşımıyla ortadan kalkmayan bir hükümsüzlüktür.[^9]
Hilafet, yalnızca siyasî bir otorite yahut dinî bir unvan değildir; İslâm ümmetinin hukukî, itikadî ve tarihî birliğini temsil eden meşruiyet müessesesidir. Bu sebeple hilafeti ilga eden bir meclis kararı, yalnız bir idari tasarruf değil, aynı zamanda bir meşruiyet kesintisi teşebbüsüdür. Fakat hukuk ilminde, bir müessesenin “ilgası”, onun tüzel şahsiyetinin bütünüyle yok olduğu anlamına gelmez. Devletin kurucu iradesi içinde yer alan bir hüküm veya yetki, eğer açıkça ortadan kaldırılmamışsa, o unsur “mündemiç” (bünyesinde saklı) bir surette varlığını sürdürür.[^10]
Bu bağlamda, hilafet makamı Osmanlı Devleti’nin tüzel kişiliğiyle birlikte tarihten silinmemiştir; bilakis, Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte yetkileri dondurulmuş, lakin kökten ortadan kaldırılmamıştır. 1924’teki ilga beyanı, şeklen bir “fesih” gibi görünse de, hukukî anlamda “devletin kendi varlığına karşı işlem yapması” mahiyetindedir. Oysa hukukta hiçbir devlet, kendi kurucu esasını ilga edemez; böyle bir tasarruf “hükümsüz işlem” sayılır.[^11]
Nitekim, 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 1. maddesi, hâkimiyetin millete ait olduğunu beyan etmekle birlikte, bu hâkimiyetin ilâhî bir kaynaktan geldiğini zımnen kabul eder. Zira metinde geçen “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ifadesi, aslında İslâm hukukundaki “ümmetin velâyeti” ilkesinin siyasî tercümesidir. Bu itibarla hilafet, millet iradesinin İslâmî meşruiyetle birleştiği bir noktada varlığını sürdürür.
Osmanlı’nın yıkılışından sonra kurulan yeni rejim, şeklen hilafeti kaldırmışsa da, bu kaldırış siyasal bir dayatma, hukukî olarak ise “askıda bir tasarruf” mahiyetindedir. Çünkü yeni devlet, Osmanlı’nın bütün borçlarını, uluslararası antlaşmalarını ve hukukî vecibelerini üstlenmiş; böylece Osmanlı’nın tüzel devamı olduğunu bizzat kabul etmiştir.[^12] Bu kabul, hilafetin de devlet varlığı içinde potansiyel olarak mevcut bulunduğunu gösterir.
Hukukun temel ilkelerinden biri olan “tüzel devamlılık” (continuite juridique) gereği, bir devletin uluslararası ve dahildeki hukukî varlığı, isim değişikliğiyle sona ermez. Bu kaide uyarınca Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın devamı olarak hilafeti ilga etmiş değil, yalnızca askıya almıştır. Dolayısıyla, meşruiyetin iadesi yahut yeniden ihyası için yeni bir devlete değil, mevcut devletin hukukî iradesine ihtiyaç vardır.
Yüksek yargı mercileri, devletin hukukî vicdanı olarak tanımlanabilir. Bu merciler, yalnızca güncel anlaşmazlıkları çözmekle kalmaz; geçmişin yanlışlarını da tashih etme kudretine sahiptir. Ayasofya kararında görüldüğü üzere, bir yüksek mahkeme kararı, geçmişe dönük hukuki etki doğurarak tarihi ve hukukî bir ihya gerçekleştirebilir.[^13]
1924 hilafet ilgası kararı, şeklen bir meclis tasarrufu olsa da, usûlsüzlük ve meşruiyet boşluğu barındırmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, yüksek mahkeme -Anayasa Mahkemesi veya Danıştay 10. Dairesi gibi- bu kararın iptaline hükmedebilir. Hukuk doktrininde bu, “yoklukla malul bir işlemin iptali” olarak adlandırılır; iptal edilen işlem, doğduğu andan itibaren hiç var olmamış sayılır.[^14]
Anayasa’nın 153. maddesi ve ilgili içtihatlar, geçmişte alınmış kararların da yargı denetimine tabi olabileceğini ortaya koyar. Bu, yalnızca bugünün hukukunu değil, geçmişin hukukî hatalarını da tespit ve düzeltme imkânını tanır.[^15] Hilafetin ilgası gibi kritik bir karar, usûl ve çoğunluk bakımından geçersiz olduğundan, yüksek yargı denetimi bu hukuksuzluğu ortaya çıkarabilir.
Ayrıca, “yok hükmündeki” kararların iptali, yalnızca sembolik bir işlem değildir; meclis bünyesindeki hukuki iradeyi ve potansiyel meşruiyeti yeniden ortaya çıkarır. Hilafet, meclis içinde hâlâ mündemiç olarak var olduğundan, iptal neticesinde yeniden ihya için tarihî bir zemin oluşur. Bu durum, hukukî teori ile İslam tarihî perspektifi arasında uyumlu bir köprü teşkil eder.
Sonuç olarak, yüksek yargı mercilerinin yetkisi, sadece ileriye dönük değil, geçmişe dönük meşruiyet tesis etme kudreti ile sınırlıdır. Bu kudret, hilafetin yeniden ihyası için teorik ve hukukî olarak yeterli bir dayanak oluşturur.
Üsâme’nin sorusunda en kritik hususlardan biri, İslam’da galebe ve maslahat uğruna geçici taviz verilmesinin hükmüdür. Bu mesele, yalnızca siyasî bir strateji değil; aynı zamanda fıkhî bir prensip meselesidir.
İslam fıkhında, makâsıdü’ş-şerî‘a yani şeriatın amaçları, hukukun ve dinin özünü belirler. Maslahatın korunması, zulmün ortadan kaldırılması ve ümmetin refahı, şeriatın temel hedefleri arasında sayılmıştır. Bu bağlamda, geçici ve zorunlu tedbirler -zaruret hâlinde- caiz görülebilir.[^16]
Tarihî misaller, bu ilkenin pratiğe yansımasını göstermektedir. Hz. Yusuf (as), Mısır’da kendi dinî hassasiyetlerine aykırı gibi görünen bir görevde bulunmuş, fakat bu görevi maslahat ve ümmetin iyiliği için icra etmiştir. Aynı şekilde, bir Müslüman lider, İslam’ın yücelmesi ve zulmün ortadan kalkması için stratejik tedbirler alabilir; burada ölçüt, niyetin halis olması ve zaruret hükmüdür.[^17]
Buna mukabil, hile-i şer‘iyye kavramı, fıkhî literatürde zaruret veya maslahat nedeniyle yapılan geçici ve sınırlı tedbirleri ifade eder. Ancak bu tedbirler, şeriatın temel ilkelerine aykırı olmamalıdır. Galebe ve maslahat uğruna yapılan her taviz, dinî prensiplere halel getirmemelidir.[^18]
Bu çerçevede, Osmanlı sonrası dönemde hilafetin askıya alınması ve Cumhuriyet’in kuruluşunda yaşananlar, stratejik ve siyasî bir müdahale olarak değerlendirilebilir. Bugün ise, yüksek yargının iptal salahiyeti ile millet iradesinin tecellisi birleştiğinde, bu tarihî müdahale hem hukuk nazarında hem de vicdan-ı millet nezdinde tashih olunabilir.
Netice itibariyle, İslam fıkhı ve hukuk ilmî çerçevesi, galebe ve maslahat uğruna sınırlı tedbirlerin caiz olduğunu gösterir. Ancak bu tedbirler, geçici ve hedef odaklı olmalı, ilke ve meşruiyetten sapmamalıdır. Dolayısıyla, hilafetin yeniden ihyası, hem hukukî hem de fıkhî açıdan meşru bir çaba olarak değerlendirilebilir.
Hukuk, tarih ve iman bir araya geldiğinde, bir milletin kaderi yeniden şekillenebilir. Ayasofya kararı bize bunu göstermiştir: Yüksek yargı, geçmişin yanlışlarını düzeltmekle kalmaz, aynı zamanda tarihî bir ihya üretir. Hilafetin ilgası da benzer bir zeminde değerlendirildiğinde, yalnızca siyasal bir tasarruf değil, meşruiyet boşluğu taşıyan bir hukukî yokluk olarak okunmalıdır.[^19]
Hilafetin yeniden ihyası, meclis içindeki mündemiç iradenin ortaya çıkmasıyla mümkündür. Usûl ve çoğunluk eksikliği sebebiyle hükümsüz olan karar, yüksek yargı denetimiyle iptal edilebilir, böylece milletin iradesi ve İslam’ın hukukî temeli birleşerek tarihî bir diriliş gerçekleştirebilir. Bu süreç, yalnızca geçmişi düzeltmek değil, geleceğe örnek teşkil etmek anlamına gelir.[^20]
Üsâme’nin sorusunda yer alan, galebe ve maslahat uğruna geçici taviz verme meselesi de burada önem kazanır. Fıkhî ve hukukî çerçeve, niyetin halis, tedbirin zaruri ve sınırlı olması şartıyla stratejik tavizlerin caiz olduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla, hilafetin yeniden ihyası çabası, hem hukukî hem de dinî meşruiyete dayanan bir hareket olarak görülebilir.[^21]
Sonuç olarak, tarih yalnızca geçmişin kaydı değildir; hukukî ve imanî irade ile yeniden yazılabilir. Hilafet, milletin vicdanında hâlâ mündemiçtir; yüksek mahkeme iptali ve meclis iradesinin birleşmesiyle yeniden ihya edilebilir. Bu durum, tarihî bir felaketi değil, ümmetin ve milletin yeniden doğuşunu simgeler; yeterki buna hazır olalım.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
İSLAMİ HABER “MİRAT” -YOUTUBE-