
“Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık, Allah’ın korkusundan onu paramparça olmuş görürdün.”
(Haşr Suresi, 21. Ayet)
Kur’an’ın bu ayeti, vahyin büyüklüğünü, ilahi kelamın taşıdığı derin manayı anlatan en sarsıcı ifadelerden biridir. Düşünün ki, bir dağ —insanoğlunun gözünde en sağlam, en sarsılmaz varlık— bu hakikatin ağırlığı karşısında paramparça olurdu.
Ama ne acıdır ki, bugün nice kalpler bu dağlardan bile katı…
Kur’an, aslında taşlara değil kalplere inmiştir. Fakat modern çağın insanı, kalbini sekülerliğin, maddeperestliğin ve bencilliğin kalın duvarlarıyla örmüştür. Artık ne vahyin sesi duyulur, ne de hakikatin titreyişi hissedilir.
Dağlar bile titrerdi; insan titremiyor.
Bugünün dünyasında bilgi çok, hikmet az. Teknoloji ilerliyor ama kalpler geriliyor. İnsan, kendini “tanrı” yerine koyarken, Yaratan’ı hayatının dışına itiyor. Oysa Kur’an, çağlar ötesinden hâlâ aynı sesi yükseltiyor:
“Allah, iman edenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” (Bakara, 257)
Karanlık sadece gece değildir. Karanlık, adaletin unutulduğu, merhametin tükendiği, hakikatin üstünün örtüldüğü her andır. İşte Kur’an, bu karanlıkların içinden insanı aydınlığa çıkaran nurdur.
Fakat bu nurdan nasiplenmek için gözün değil, kalbin açık olması gerekir.
Bugünün seküler insanı, gökyüzüne teleskopla bakıyor ama “göklerin sahibini” görmüyor.
Bilimi biliyor ama hikmeti kaybetmiş durumda.
Kur’an, insanı en doğru yola ileten bir rehberdir. Fakat rehberi görmezden gelen, yolunu kaybeder.
Ve işte bugün insanlık, yönünü şaşırmış bir halde karanlıkta debeleniyor.
Belki de sormamız gereken en önemli soru şudur:
“Eğer bir dağ bu vahyin karşısında paramparça olacaksa, bizim kalplerimiz neden hâlâ taş gibi suskun?”
Kur’an, hâlâ çağırıyor.
Her asırda, her kalpte, her vicdanda yankılanan o sesle:
“Ey insan! Seni Rabbinin yüce kelamına karşı bu kadar duyarsız kılan nedir?”
İSLAMİ HABER “MİRAT”