
HERKES SUSUYOR AMA KİMSE İYİ DEĞİL
Bugün insanlar konuşmuyor çünkü anlatacak sözü yok değil; anlatmanın bir anlamı kalmadığını düşünüyor.
Bir şeyler yanlış gidiyor ama kimse tam olarak ne olduğunu söylemiyor. Daha doğrusu söylüyor da, kelimeler boğazda düğümlenip kalıyor. İnsanların yüzüne bakınca bunu görmek mümkün: Yorgunluk, kırgınlık, bıkkınlık… Ama en çok da sessizlik.
Bugün insanlar ne hissediyor biliyor musunuz?
Anlaşılmayacaklarını.
Bu yüzden susuyorlar. Çünkü anlatmanın, itiraz etmenin, hatta üzülmenin bile karşılıksız kaldığı bir yerde insan kendini korumaya alır. Susmak bir tercih değil artık; bir savunma refleksi.
Eskiden insanlar dert yanardı. Şimdi sadece iç çekiyorlar.
Eskiden “bir şeyler düzelir” umudu vardı. Şimdi “daha ne kadar kötüleşir?” endişesi hâkim.
Kimse yüksek sesle söylemiyor ama herkes şunu hissediyor:
Adalet varmış gibi yapılıyor ama adalet hissi yok.
Dindarlık konuşuluyor ama merhamet hissedilmiyor.
Gelecek anlatılıyor ama umut üretilmiyor.
İnsanlar yoksulluktan çok değersizlikten yoruldu.
Paranın azlığından değil, emeğin karşılıksızlığından tükendi.
Bir lokma ekmek bulamamaktan değil; onurunu koruyamamaktan incindi.
Bugün kimse “çok mutsuzum” demiyor. Çünkü mutsuzluk bile sıradanlaştı. Herkesin ortak paydası şu: “Bu kadar olmamalıydı.”
Ama bu cümle yarım kalıyor. Çünkü devamı tehlikeli:
“Bu hale nasıl geldik?”
“Kim sorumlu?”
“Biz nerede sustuk?”
İşte bu sorular yüksek sesle sorulmuyor.
Çünkü insanlar artık sadece korkmuyor; yorulmuş durumda. Sürekli haklı çıkmak zorunda kalmaktan, kendini anlatmaya çalışmaktan, yanlış olanı işaret edip bedel ödemekten yoruldu.
Bir de şu var:
Herkes bir şeylerin yanlış olduğunu biliyor ama kimse yalnız kalmak istemiyor. Bu yüzden kalabalıkların sessizliğine sığınılıyor. Yanlışlar topluca kabullenilince daha az acıtıyor çünkü.
Bugün insanlar en çok şunu hissediyor ama dile getiremiyor:
“Ben böyle bir hayatı hak etmedim.”
Bu cümle kibir değil. İsyan da değil. Bu, insanın içindeki adalet duygusunun fısıltısı. Ama fısıltı halinde kalıyor, çünkü bağırmanın sonuçları ağır.
Bir diğer hissiyat daha var ki, belki en tehlikelisi:
Alışmak.
Zulme alışmak.
Yoksulluğa alışmak.
Haksızlığa alışmak.
Başkasının acısına alışmak.
Alışmak, insanı hayatta tutuyor gibi görünür ama içten içe çürütür. Çünkü alışan insan artık itiraz etmez. İtiraz etmeyen insan da zamanla kendi değerini unutur.
Bugün kimse yüksek sesle söylemiyor ama çoğu insan kendini misafir gibi hissediyor bu ülkede, bu dünyada, bu düzende. Sanki birazdan kalkıp gidecekmiş gibi. Aidiyet duygusu zayıfladı. Yerini “idare etme” hâli aldı.
İnsanlar mutlu görünmeye çalışıyor ama mutlu değil.
İnançlı görünmeye çalışıyor ama emin değil.
Güçlü durmaya çalışıyor ama kırılgan.
Ve belki de en acısı şu:
Kimse kimseyi gerçekten dinlemiyor. Herkes konuşuyor ama dinlenmediğini hissediyor. Bu yüzden kelimeler çoğalıyor, anlam azalıyor.
Bu yazı bir şikâyet yazısı değil. Bir teşhis. Çünkü adını koymadığımız duygular bizi içeriden yönetmeye başlar.
İnsanlar bugün şunu hissediyor ama söyleyemiyor:
“Bir şeyler çok yanlış ama ben tek başıma ne yapabilirim?”
Belki de tam burada yeniden konuşmayı öğrenmek gerekiyor. Bağırmadan ama susmadan. Körleşmeden ama saflaşmadan. Herkesin sustuğu yerde, doğru bir cümle bazen en büyük cesarettir.
Çünkü sessizlik uzadıkça, yanlışlar daha da cesaretleniyor.
Ve unutmayalım:
Bir toplum en çok konuşamadığı duygular yüzünden dağılır.
İslam BAŞARAN
YAZARIMIZIN DİĞER YAZILARINI OKUMAK İÇİN LÜTFEN BU LİNKİ ZİYARET EDİNİZ
İSLAMİ HABER “MİRAT”