
“Kısasta hayat vardır” ayetinin düşündürdüklerini kaleme aldığım yazımdan sonra konuyla ilgilenen hanımlardan, kadına ve çocuğa şiddet uygulayanlara da kısas cezası, hatta suçun türüne göre ölüm cezası verilsin, diyenler oldu. Bu doğrultuda düşünenlerin sayısı az değilmiş, bilhassa kadın cinayeti işleyenlerin idam edilmesini, önleyici tedbir olarak görenler varmış. Ancak hukukçular bunun bir çözüm olmadığını belirtiyor, bu tür cinayetlerde öldürmeyi göze alanların, ölümü de göze aldığını söylüyorlar. Zaten son zamanlarda eşinin canına kıyan erkeklerin kendilerine de kıydığı vakalara daha sık rastlanıyormuş.
Hiçbir suç, cezasız kalmamalı, ama bence cezadan da önemli olan, kişiyi suça iten sebeplerin göz önünde bulundurulması ve bu yönde ıslah edici tedbirlerin alınmasıdır. Şiddetin yaygınlaşmasını tetikleyen hangi dinamiklerdir? Konu birçok yönden araştırılmaya değer, ancak biz konunun kültürel boyutu, eğitim boyutu üzerinde birkaç önemli noktaya dikkatinizi çekmek istiyoruz.
Şiddet haberleri sadece bizde değil, tüm dünyada toplumu endişelendirecek yoğunlukta veriliyor. Gençlerde artan şiddet davranışları, kadına şiddet, çocuklara şiddet, iş yerinde şiddet, trafikte şiddet… derken bir de bakıyoruz ki şiddet hayatımızın bir parçası olmuş. Dizi filmler, sinemalar, sosyal medya, hatta çocuk programları bile şiddetin reklamının yapıldığı, mecralar haline gelmiş.
Bir zamanlar toplumda hiç rastlanmayan, bilinmedik, duyulmadık suçlar, artık medyada gündelik, sıradan olaylar gibi sunuluyor. Toplumun bünyesine uymayan davranışlar sıradanlaştırılarak halka kabul ettirilmeye çalışılıyor, bir yandan da toplumu bir arada tutan değerlere isyan teşvik ediliyor. Böylece şiddet kültürü toplumda yerleşiyor ve yaygınlaşıyor.
Şiddet niçin bir güç ve üstünlük göstergesi olarak toplumda kabul görüyor? Hak, gerçekten kuvvetten mi doğuyor? Oysa asıl güç, öfkeyi ve dürtüyü yönetebilmekte değil midir? Toplum bunu ödüllendirmediğinde şiddet işe yarayan yöntem gibi görünmeye başlıyor. Şiddetin kökeninde neler var?
Şiddetin kökeninde şiddeti besleyen bir kültür ve şiddeti üreten duyguların uygun şekilde yönetilememesi var. Toplumun değerler sisteminde kaba kuvvet önemseniyor, sorunların çözümünde şiddete başvurmak, şiddeti görmezden gelmek olağan karşılanıyorsa, evde, okulda her yerde şiddet tek çıkar yol gibi görülüyor; uzlaşma yöntemine öncelik verilmiyorsa şiddetin kültürel zemini hazırlanmış demektir. Bununla beraber saldırganlık, öfke, düşmanlık, kin, intikam nefret, korku gibi duygular körükleniyorsa artık o toplumda huzur ve düzen beklenemez. Güven kaybolur, orman kanunları işler, yani güçlü olan, güç yetirdiğine gücünü kullanır; zayıfı ezer ve istediğini yaptırır.
İnsan, neden toplumun düzenini ve huzurunu bozacak eylemlerde bulunur; kanunları, yasakları çiğner, başkalarına acı vermekten çekinmez? Empati yoksunu, vicdanının sesini duymayan, merhamet nedir bilmeyen insanlar, başkalarının canını yakmaktan çekinmezler. Böyle bir kişilik yapılanması genelde antisosyal kişilik bozukluğunu akla getirir. Nevzat Tarhan, antisosyal kişilik bozukluğu olanların, başkalarının haklarını saymama ve başkalarının haklarına saldırma, sosyal ve ahlâkî normlara uymama gibi baskın özellikler taşıdıklarını belirtiyor. (Bir kişinin antisosyal olduğunu söylemek profesyonel tanıyı gerektirir, biz sadece antisosyalliği çağrıştıran davranış özelliklerini vermek istedik.)
Nevzat Tarhan’a göre canlılar içinde sadece insan kendi türünü öldürmekten, işkence etmekten haz duyan varlıktır. Tabi böylelerine değil insan, hayvan demek bile iltifat olur. Çünkü hayvanlar ancak açlık ihtiyaçlarını gidermek amacıyla ya da kendilerini tehdit altında gördüklerinde saldırganlaşırlar. Rabbimizin hayvandan da aşağı diye nitelendirdiği insanlar kimlerdir?
“Yoksa onların ekserîsini işitirler veya akıl ederler mi zannediyorsun? Onlar sırf hayvan gibi hattâ gidişçe daha sapkındırlar.” (Furkan suresi 44. Ayet, Elmalı Hamdi Yazır meali)
Ayetin vermek istediği mesajdan anlıyoruz ki aklını kullanmayan, hakkı duymayan, vicdanı körleşmiş insanlar hayvandan da aşağı seviyeye düşebilirler. “Çünkü hayvanlar doğaları gereği içgüdüleriyle hareket ederler. İnsan ise akıl ve irade sahibidir. Bu özelliklerini kullanmayan ya da kötüye kullanan insan mertebe olarak hayvanın da altına düşmüş sayılır.”
Rabbimiz, Tin suresi 4 ve 5. ayetlerde “İnsanı en güzel kıvamda yarattık, sonra onu çevirdik aşağıların aşağısına attık” diyor, insanın çok katmanlı nefs yapısına işaret ediyor. Yani insanda aşağıların en aşağısına düşme ve meleklerin üzerine çıkma potansiyelinin olduğunu belirtiyor. Bilinç dışımızda iyiliğin ve kötülüğün modelleri var, biz hangi tarafa yönelirsek yöneldiğimiz tarafımız gelişir. Bilinç dışı kavramına açıklık getirmek isteyen Batılı psikiyatristler, genelde nefsin alt katmanlarına ışık tutarlar. Nefsin üst makamlarını dile getirenler ise mutasavvıflardır. Konuyla ilgili Uzm. Dr. Mustafa Merter’in yayınlarından istifade edilebilir.
“And olsun nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona bozukluğunu ve korunmasını ilham edene ki, onu arındıran kurtuluş bulmuştur. Onu kirletip gömen de ziyan etmiştir.” (Şems suresi 7,8, 9. Ayetler) buyurmuştur Rabbimiz. Nefsimizi nasıl arındıracağız? Vahyin gösterdiği istikamette akıl ve irademizi kullanarak, kötülüğü emreden nefsimizi tanıyıp dönüştürerek yolumuzda ilerlemeye çalışacağız.
Tin suresinin 6.Ayetinde: “Ancak iman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanlar başka; onlar için kesintisiz bir ödül vardır” diyor Rabbimiz. Bizi hayır ve güzelliklere ulaştıracak yönümüzü geliştirmemiz, öncelikle iman etmeyi sonra da hem kendimize hem başkalarına yararlı faaliyetlerde bulunmamızı gerekli kılıyor.
Peki, içimizdeki kötülüğü emreden nefsimizi nasıl terbiye edeceğiz? Peygamberimiz: “Her insanın bir şeytanı vardır; benim de var, ancak Allah bana yardım etti, böylece onu bana boyun eğdirdi” demiştir. O halde içimizdeki kötülüğün bizi yolumuzdan saptırmaması için Allah’tan yardım dilemenin yanında akıl ve irademizle mücadele etmemizin tavsiye edildiğini söyleyebiliriz.
Barışı ve huzuru getirmeyi amaçlayan İslam dininin esaslarını ne kadar biliyor, ne derecede uyguluyoruz? Aslında İslâm’ın ruhunu kaybetmişiz, güvenmeyi yitirmişiz, toplumsal bir bocalamanın içinde sürükleniyoruz. Öte yandan İslâmî ahlakın özünde yatan değerlerin yaşatıldığı ülkeler yok değil. Suç oranlarının en düşük olduğu ülkeler 2024 yılının Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün raporuna göre: İzlanda, Danimarka, İrlanda, Yeni Zelanda, Avusturya, Singapur, Portekiz, Slovenya, Japonya ve İsviçre diye sıralanıyor. Sıralama yıldan yıla üç aşağı beş yukarı değişse de güvenli ülke deyince saydığımız ülkeler genellikle ön sıralarda yer alıyor. Japonya dışındaki ülkelerin nüfusu az olduğu için suç oranlarının düşük olması normal kabul edilebilir, ancak küçücük bir adada kalabalık nüfusa sahip Japonya’da suç oranlarının düşük olması dikkate değer.
Japonya’nın başarısının temelinde neler var diye araştırdığımda benim en fazla ilgimi çeken konu, onların eğitim sistemi oldu. Okullarda ahlâkî değerler öğretiliyor, ülkenin eğitim seviyesi yüksek, Japon kültürü uyum, saygı ve topluluk bağlarını önceliyor. Toplum suç işleyenlere karşı güçlü sosyal baskı uyguluyor.
Japonya’da ve Norveç’te suç işleyenlerin oranı düşük, fakat intihar oranlarının son yıllarda arttığı bildiriliyor. Şiddet, başkalarına yöneltilmiyor, ancak kişi kendi nefsine kıymış oluyor.
Buraya kadar anlattıklarımızı toparlayacak olursak şiddet kültürünün toplumumuzda kabul görmemesi için medyanın olumsuz etkilerine karşı koruyucu tedbirler almalıyız, diye düşünüyorum. Japonya’daki gibi uyuma, saygıya, ahlâkî değerlere dayalı eğitim vermenin, bilgi yarışında başarılı olmak kadar önemli olduğu bilincinin yerleşmesini, ülkemiz için de gerekli görüyorum. Duyguları ve dürtüleri yönetme becerilerinin okulda ve ailede kazandırılmasının da şiddetin önlenmesinde etkili olacağını ayrıca belirtmek istiyorum. Sadece Peygamberimizin: “Müslüman, herkesin elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir” hadisini hayata geçirsek, ülkemizin İslâm’ın öngördüğü huzur, barış ve esenlik yurdu olacağına, gönülden inanıyorum.
Günümüzün en önemli konusuna değinmişsiniz ve sorunlar yumağı içerisinde çözümünüde beraberinde sunmuşsunuz. Boşa söylememiş büyüklerimiz önce Ahlak ve Maneviyat diye, teşekkürler kalemine yüreğine sağlık.
Malumunuz TV’ ler bu konuda çok önem arz ediyor. Çoğunluk diziler ve Filmler bizim Aile hayatımızı baltalayacak ve bize uymayan hadiseler içeriyor öncelikle devletimizin bu konuda çalışması gerekiyor diye düşünüyorum. Tabi bunun yanında yazdığınız üzere Japon eğitimi model baz alınarak nasıl onlar kendi kültürünü okullarda eğitimlerde uyguluyor ve tabiata geçiriyorlarsa bizde eğitim sistemimizde bizim Türk Örf ve Ananelerimizi okullarda eğitimin modeli olarak gösterilmesinde, uygulamasında fayda sağlıyacağı kanısındayım
Bu meyanda milletimizin şu zamanda çok ihtiyacı olan bir konuya’da değindiğiniz için sizlere çok teşekkür ederim Ayşegül Hanım kaleminiz daim olsun
Ayşegül hanım yazınız yine çok güzel ve anlamlı olmuş günümüzün en sıkıntılı durumu şiddet toplumumuzda bu kadar çok olmasının ana sebebi ahlâk özellikle de İslam ahlakından uzak olması bunun yanında toplumsal refah seviyesinin düşük olması (ki saydığınız ülkeler refah seviyesi yüksek olan ülkeler) sosyal medyanın olumsuz yönde programı yapması gibi sebepleri sayabiliriz ama kısas konusu da ihmal edilmemeli tabiki iyice araştırılmalı temel sebebi bulunmalı adalet herkese eşit ve hızlı bir şekilde uygulanmalı ki insanlar suç işlerken bunu bilsinlerde kendilerine çeki düzen versinler adaletin işlemediği yerde bu durumlar her yerde her zaman görülebilecek maalesef Türk toplumu olarak ta en kısa zamanda özümüze dönmeyi Rabbim nasip etsin.Yaziniz çok güzeldi tebrik ederim.
Şiddetin giderek sıradanlaştırıldığı bir çağda, asıl ihtiyacımızın sadece ceza değil; ahlak, merhamet ve empati eğitimi olduğunu hatırlatan çok kıymetli bir yazı. İnsan, öfkesini kontrol edebildiği ölçüde güçlüdür. Ailede ve eğitimde değerler yeniden merkeze alınmadıkça şiddetin azalması zor görünüyor. Toplumu ayakta tutacak olan şey; korku değil, vicdan ve sorumluluk duygusudur. Kaleminize sağlık
Yine toplumumuzun derin bir yarasına parmak basan ve çözüm önerileri getiren bir yazı okuduk.
Ayşegül hanımı kutluyorum.
Bizler tarihte medeniyet kurmuş bir ecdâdın torunlarıyız.Bizim sorunlarımızın çözümü de yine tarihin,dînimizin ve medeniyetimizin derinliklerinde.
Selam ve duâ ile…
Yüreğine kalemine sağlık sevgi vehuzurun eksilmedigi eğitimin şiddetin insanca davranışların özüne döndüğümüz bir toplum olmayı diliyorum maalesef hergun kötüye gidiyor sizinde belirttiğiniz gibi sosyal medya doyumsuz olmak aile içindeki kötü davranışlar inancsizlik ekonominin bozuk olması etkiliyor
Yine can alıcı bir konuyu ele almış ,en etkilili çözüm yolları gösteren bir yazı yazmışsınız Ayşegül hanım. Teşekkür ederim . Yazılarınızın devamını diliyorum.
Değerli Yazarımız,
Gönlüne sağlık, kalemine kuvvet.
Yine gündemden düşmeyen, günlük gazetelerde manşetlerde hep gördüğümüz, okuduğumuz bir konuyu ele almışsınız.
Dünyadan verdiğiniz örneklerle….
İnsanoğlu yaşadıkça bu ve benzeri konular hep olacak, duymamak, görmemek dileği ile…
Selam ve Dua ile…..
Trump her yere saldırıyor,hiçbir yasayı tanımıyor;menfaatına uygun olan,onun için geçerli…İlköğretimde “akran şiddeti”artıyor,sosyal medyada her türlü şiddet örnekleniyor. …İslam Ahlakını ve vicdanını yeni nesillere aktarmak gerekir.