
Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi, dünyanın dikkatini bir kez daha askerî ittifaklara, savunma bütçelerine ve küresel güvenlik stratejilerine çevirdi. Liderler, yeni silahlanma planlarını, ortak savunma anlayışını ve uluslararası tehditleri masaya yatırdı.
Fakat insanlığın asıl ihtiyacı daha fazla silah mı, yoksa daha fazla adalet midir?
İşte tam bu soru, modern Batı medeniyetinin en büyük açmazını ortaya koymaktadır.
Bir tarafta demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti söylemi…
Diğer tarafta Gazze’de on binlerce sivilin ölümü karşısında sessiz kalan uluslararası kurumlar…
Bir tarafta özgürlük nutukları…
Diğer tarafta güçlünün hukukunu evrensel hukuk gibi sunan küresel bir düzen…
Ve bütün bunların gölgesinde, yıllardır tartışılan Jeffrey Epstein dosyaları…
Bu dosyalar üzerinden ortaya atılan her iddianın doğru olduğu söylenemez. Ancak dosyaların kamuoyunda oluşturduğu en önemli etki, Batı’nın siyasal ve ekonomik elitlerine duyulan güvenin ciddi biçimde sarsılmasıdır. Asıl mesele de burada başlamaktadır.
Kur’an-ı Kerim, insanlık tarihini anlatırken kavimlerin yıkılış sebebini çoğu zaman askerî zayıflıkla değil; zulüm, ahlaki bozulma ve adaletten sapma ile açıklar.
“İşte ülkeler… Halkı zulmettiğinde onları helâk ettik.” (Kur’an-ı Kerim, Kehf Suresi 59. Ayet)
Kur’an’ın ortaya koyduğu ilkeye göre bir toplumun çöküşü önce vicdanda başlar, sonra kurumlara sirayet eder.
Adalet zayıfladığında hukuk şekle dönüşür.
Merhamet kaybolduğunda güç kutsanır.
Hakikatin yerini propaganda aldığında ise medeniyet içeriden çözülmeye başlar.
Bugün Batı dünyasının yaşadığı tartışmalar tam da bu noktada anlam kazanmaktadır.
NATO kendisini demokrasi, özgürlük ve hukukun üstünlüğü üzerine kurulu bir ittifak olarak tanımlamaktadır.
Ancak dünyanın birçok bölgesinde şu soru giderek daha yüksek sesle sorulmaktadır:
Gazze’de çocuklar ölürken…
Uluslararası hukuk defalarca ihlal edilirken…
Savaş suçlarına ilişkin tartışmalar sürerken…
Bu değerler neden aynı kararlılıkla savunulamıyor?
İşte güven krizi tam da burada doğuyor.
Çünkü insanlar artık yalnızca söylenenlere değil, yapılanlara bakıyor.

Bugün Batı dünyasının karşı karşıya olduğu en büyük tehdit enflasyon değildir.
Enerji krizi değildir.
Göç değildir.
Asıl kriz; güven krizidir.
Çünkü güven, yalnızca seçim sandıklarıyla değil; adalet, hesap verebilirlik ve eşit hukuk anlayışıyla inşa edilir.
Jeffrey Epstein dosyaları etrafındaki tartışmalar da bu güven bunalımının bir yansıması olarak görülmektedir. Dosyalar üzerinden yürüyen kamuoyu tartışmaları, toplumların güçlü isimlerin de şeffaf biçimde hesap verebilir olmasını beklediğini göstermektedir. Bu durum, NATO ile doğrudan bağlantılı bir olgu değil; Batı’nın kendi içindeki kurumsal güven tartışmasının bir parçasıdır.
Kur’an’ın teklif ettiği medeniyet anlayışı güç merkezli değildir.
Hak merkezlidir.
Silah merkezli değildir.
Adalet merkezlidir.
Çıkar merkezli değildir.
Takva merkezlidir.
Yüce Allah şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalığı ve azgınlığı yasaklar.”
(Kur’an-ı Kerim, Nahl Suresi 90. Ayet)
İslam medeniyeti, devletin gücünü değil; gücün adaletle sınırlandırılmasını esas alır.
Çünkü güç denetlenmezse zulme dönüşür.
Zulüm ise eninde sonunda sahibini de tüketir.
Ankara’daki NATO Zirvesi, askerî açıdan önemli kararların alındığı bir toplantı olarak tarihe geçebilir.
Fakat insanlık tarihini değiştiren yalnızca ordular değildir.
Roma’yı yıkan ordular değildi; içeriden çürüyen bir medeniyet anlayışıydı.
Nice imparatorluklar düşmanlarından önce kendi ahlaki çözülmeleri nedeniyle çöktüler.
Bugün Batı medeniyetinin önündeki en büyük soru da budur:
Daha fazla silah mı, daha fazla adalet mi?
Kur’an’ın cevabı ise asırlar öncesinden verilmiştir.
Adalet olmadan güvenlik olmaz. Hak olmadan güç, yalnızca zulmü büyütür. Vicdanını kaybeden medeniyetler ise ne kadar güçlü görünürlerse görünsünler, tarih sahnesinde kalıcı olamazlar.
İSLAMİ HABER “MİRAT”