
Sabahın ilk ışıkları pencerenin perdesinden usulca içeri süzülüyor…
Bir serçe, evin önündeki ağacın en ince dalına konmuş, sanki yeni bir güne şükrediyor.
Rüzgâr, yaprakların arasından geçerken kim bilir hangi tesbihi fısıldıyor.
Gökyüzü, her sabah olduğu gibi yine Rabbimizin sanatını sessizce sergiliyor.
Tabiat konuşuyor…
Ama biz duymuyoruz.
Çünkü kulaklarımız açık olsa da gönlümüz ekranlara kapalı kalmış.
***
Eskiden evlerimizde kuş sesleriyle yarışan çocuk kahkahaları vardı.
Çayın buharı, sohbetin sıcaklığına karışırdı.
Akşam olunca sofralar yalnızca yemek yenilen yerler değil, gönüllerin buluştuğu mekânlardı.
Baba evladının gözlerine bakardı.
Anne, yorgunluğunu bir tebessümle örterdi.
Dede anlattıkça torun hayal kurardı.
Bir ev vardı…
Bir de o evin ruhu…
Şimdi aynı evler var.
Ama ruhları sessizce çekilip gidiyor.
***
Bugün dört kişilik bir aile aynı odada oturuyor.
Kimse kavga etmiyor.
Kimse bağırmıyor.
Kimse birbirine kötü söz söylemiyor.
Ama kimse de birbirine bakmıyor.
Çünkü herkes, avuçlarının içine sığdırdığı küçücük bir dünyanın esiri olmuş.
Ne garip…
İnsan bütün dünyayla konuşabiliyor da yanı başındaki çocuğuyla iki cümle kuramıyor.
***
Bir çocuk düşünün…
Oyuncağını bırakıp babasının yanına geliyor.
“Babacığım…” diyor.
Babasının cevabı ise gözlerini telefondan ayırmadan geliyor:
“Bir dakika.”
O bir dakika…
Çocuğun çocukluğundan eksiliyor.
Bir başka evde anne, kızının anlattığı cümleleri yarım yamalak dinliyor.
Çünkü ekran kayıyor…
Bildirim geliyor…
Bir video daha başlıyor.
Ve fark edilmeyen nice çocuk, sessizce büyüyor.
Sevgi eksikliği bağırmaz.
İlgi görmeyen kalpler gürültü çıkarmaz.
Onlar sadece yavaş yavaş içine kapanır.
***
Telefonlarımızı her gece şarja takıyoruz.
Peki sevgimizi en son ne zaman şarj ettik?
Bataryamız yüzde yüz…
Ama sabrımız yüzde kaç?
İnternetimiz çekiyor…
Peki evimizin içinde birbirimizin gönlüne ulaşabiliyor muyuz?
Binlerce kilometre ötedeki bir haberi saniyeler içinde öğreniyoruz.
Ama aynı evde yaşayan annemizin gözlerindeki yorgunluğu göremiyoruz.
Bu nasıl bir yakınlık?
Bu nasıl bir uzaklık?
***
Kur’an-ı Kerim, insanı ailesiyle, anne babasıyla, eşiyle ve çocuklarıyla merhamet üzerine bir hayat kurmaya çağırır.
Rabbimiz eşler için “Aranıza sevgi ve merhamet koydu.” buyurur.
Sevgi…
Bir emojiden ibaret değildir.
Merhamet…
Hazır bir mesaj değildir.
Muhabbet…
Bir ekranın ışığında değil, gözlerin sıcaklığında büyür.
***
Peygamber Efendimiz (sav), en yoğun günlerinde bile çocukların başını okşadı.
Torunlarını omzuna aldı.
Eşlerini dinledi.
Komşusunun hâlini sordu.
Çünkü İslam, önce yakınımızdaki insanın gönlünü imar etmeyi öğretti.
Bugün ise yabancıların hayatını ezbere biliyor, kendi evimizin hikâyesini unutuyoruz.
***
Belki de şeytan artık kapımızı çalmıyor.
Çünkü biz onu cebimizde taşıyoruz.
Her boşlukta elimiz ona gidiyor.
Her sessizlikte ekranı açıyoruz.
Düşünmemek için…
Dinlememek için…
Yalnız kalmamak için…
Oysa insan bazen sessizlikte Rabbini duyar.
Bazen çocuğunun gülüşünde cennetin kokusunu hisseder.
Bazen annesinin duasında ömrünün bereketini bulur.
***
Bir gün çocuklarımız büyüyecek.
Odaları boşalacak.
Ev sessizleşecek.
Telefonumuz yine elimizde olacak.
Ama “Babam benimle neden hiç konuşmadı?” sorusunun cevabı hiçbir ekranda yazmayacak.
Bir gün anne ve babamız bu dünyadan göç edecek.
Rehberimizde isimleri duracak.
Numaraları duracak.
Fotoğrafları duracak.
Ama bir daha “Anne, nasılsın?” diyemeyeceğiz.
İşte insan bazı pişmanlıkları yaşarken değil, kaybettikten sonra anlıyor.
***
Rabbimiz bize zamanı emanet etti.
Aileyi emanet etti.
Çocukları emanet etti.
Ömrü emanet etti.
Emanet, yalnızca korunan şey değildir.
Hak ettiği değeri verendir.
Belki de bugün yapacağımız en büyük ibadet, uzun bir nafileden önce evladımızı dinlemek…
Eşimizin gözlerine sevgiyle bakmak…
Annemizin duasını almak…
Babamızın hatıralarını sabırla dinlemek…
Ve sofraya telefonlarımızı değil, muhabbetimizi koymaktır.
***
Akşam olduğunda gökyüzüne bir bakın.
Güneş yine sessizce batacak.
Kuşlar yine yuvalarına dönecek.
Ağaçlar yine rüzgârla zikredecek.
Tabiat, Allah’ın koyduğu düzeni hiç aksatmayacak.
Bir tek insan…
Kendi kurduğu dijital dünyanın içinde kaybolmaya devam edecek.
Oysa kurtuluş çok uzakta değil.
Belki sadece bir düğme kadar yakın…
Telefonun ekranını kapatacak kadar yakın…
Ve evladının gözlerine bakacak kadar…
Eşinin elini tutacak kadar…
Annesinin duasını isteyecek kadar…
Çünkü bazı evler yoksulluktan değil, ilgisizlikten yıkılır.
Bazı çocuklar açlıktan değil, sevgisizlikten yetimleşir.
Ve bazı insanlar, kalabalıklar içinde değil; aynı evin içinde birbirini kaybeder.
Gelin, bugün telefonumuzun ekranını biraz karartalım.
Ama ailemizin yüzünü yeniden aydınlatalım.
Çünkü ömür, geri getirilemeyen bir misafirdir.
Ve bir gün elimizde telefon değil, sadece hatıralar kalacaktır.
O hatıraların içinde pişmanlık değil; bir tebessüm, bir dua ve “İyi ki birlikteydik.” diyebilmek duasıyla…
***
“Bir gün telefonumuz susacak… Sosyal medya hesaplarımız kapanacak… Fotoğraflarımız eski albümlere dönüşecek. Ama evladımızın kalbinde bıraktığımız iz, eşimizin gözlerindeki hatıra ve anne babamızın duası bizimle kabre kadar gelecek. Öyleyse ekranlarımızı değil, gönüllerimizi aydınlatalım. Çünkü dünya, bir bildirim sesi kadar kısa; aile ise Allah’ın bize emanet ettiği en kıymetli cennettir.”
İSLAMİ HABER “MİRAT”