
Bugün faiz konuşulurken çoğu zaman rakamlar konuşuluyor.
Yüzde kaç?
Mevduat ne kadar getiriyor?
Kredi faizi kaç?
Merkez Bankası ne yaptı?
Oysa meselenin bir de insan tarafı var.
Faiz yükseldiğinde sadece tablolar değişmiyor.
Esnafın hesabı değişiyor.
Sanayicinin hesabı değişiyor.
Tüketicinin cebindeki para değişiyor.
Ve en önemlisi, toplumdaki gelir dengesi değişiyor.
İşte tam burada faiz meselesine yalnızca bir ekonomi başlığı olarak değil, bir adalet meselesi olarak bakmak gerekiyor.
Dinlediğimiz ilk konuşmada dikkat çekilen nokta son derece önemli:
Para yüksek faiz getirisi sağladığında, yatırımcının önünde iki farklı tercih ortaya çıkıyor:
Parayı üretime, ticarete, fabrikaya, dükkâna ve istihdama yönlendirmek…
Ya da daha az riskle faiz gelirine bırakmak.
Faiz getirisi ile reel ekonomide elde edilebilecek kazanç arasındaki makas açıldığında, para üretimden uzaklaşıyor ve faize yöneliyor.
İşte bugün yaşadığımız ekonomik sıkıntının önemli damarlarından biri de burada.
Çünkü ekonomi yalnızca paranın para kazanmasıyla büyümez.
Para çalışmalıdır.
Fabrika çalışmalıdır.
Esnaf çalışmalıdır.
İşçi çalışmalıdır.
Üretici çalışmalıdır.
Ticaret dönmelidir.
Para, bir insanın cebinden diğerinin cebine geçerek emeğe, üretime ve ticarete dönüşmelidir.
Fakat para faize bağlandığında, üretime gitmesi gereken sermaye finansal getiriye yöneliyor.
Para faize gidiyor.
Üretim yavaşlıyor.
Yatırım erteleniyor.
Ticaret daralıyor.
İstihdam bundan etkileniyor.
Sonunda faiz yalnızca bankadaki bir rakam olarak kalmıyor; ekonominin tamamına yayılan bir yük hâline geliyor.

Rahmetli Prof. Dr. Necmettin Erbakan, yıllar önce yaptığı konuşmalarda faiz sistemine çok daha sert bir pencereden bakıyordu.
Onun ortaya koyduğu temel eleştirilerden biri şuydu:
Finansal sistemdeki faiz yükü, sonunda mal ve hizmetlerin fiyatlarına yansıyor; bunun bedelini ise toplumun geniş kesimleri ödüyor.
Bir esnaf kredi kullanıyor.
Faiz ödüyor.
Üretici kredi kullanıyor.
Faiz ödüyor.
Sanayici finansman kullanıyor.
Faiz ödüyor.
Tüccar faiz maliyetini hesaplıyor.
Ve nihayetinde o ürün markete, pazara veya dükkâna geldiğinde…
Faizin faturası tüketicinin önüne konuyor.
Burada mesele yalnızca bankadan para alan kişinin ödediği faiz değil.
Mesele, faizin ekonominin bütün katmanlarına yayılan maliyeti.
İşte bu yüzden faiz yalnızca banka ile müşteri arasındaki bir işlem değildir.
Bazen bir ürünün fiyatında,
bazen bir evin taksitinde,
bazen bir işletmenin borcunda,
bazen de bir ailenin geçim sıkıntısında karşımıza çıkıyor.
Faiz sistemine yönelik en büyük eleştirilerden biri burada ortaya çıkıyor:
Sermayesi olan faiz geliri elde ediyor.
Sermayeye ihtiyacı olan ise faiz ödüyor.
Biri parasını çalıştırıyor.
Diğeri parasını kullanabilmek için bedel ödüyor.
Böylece faiz, sermaye sahibinin gelirini artırırken borçlu kesimin üzerindeki yükü büyütüyor.
Bu mekanizma gelir dağılımındaki adaletsizliği derinleştiriyor.
İşte burada “Faiz bir bela mıdır?” sorusunun cevabı açıkça ortaya çıkıyor:
Evet.
Çünkü faiz yalnızca bir oran değildir.
Faiz, paranın kimden kime aktığını da belirleyen ekonomik mekanizmalardan biridir.
Sermaye sahibi parasından para kazanırken, borçlu olan kişi hem kullandığı paranın bedelini hem de o parayla yaptığı işin riskini taşır.
Biri bekler ve kazanır.
Diğeri çalışır, üretir, risk alır ve faiz öder.
Bu tablo, adalet duygusunu yaralayan bir ekonomik düzen meydana getirir.
Kur’an-ı Kerim, faiz konusunda meseleyi yalnızca ekonomik bir tercih olarak ele almaz.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ
“Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve eğer gerçekten müminlerseniz faizden geriye kalanı bırakın.”
(Bakara, 2/278)
Burada kullanılan ifade son derece dikkat çekicidir:
“Eğer gerçekten müminlerseniz…”
Yani faiz meselesi yalnızca ekonomik bir hesap değildir.
İmanla, ahlakla ve Allah’ın emrine teslimiyetle ilgilidir.
Kur’an’ın hemen devamındaki ayet ise meselenin ağırlığını daha da ortaya koyar:
فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ
“Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Resûlü tarafından size açılmış bir savaşı bilin.”
(Bakara, 2/279)
Bu ifadeyi okurken insanın durup düşünmesi gerekiyor.
Allah ve Resûlü tarafından savaş ilanı…
Faiz konusunda Kur’an’ın kullandığı ifade neden bu kadar ağır?
Çünkü faiz, yalnızca bir insanın parasından fazlasını almak değildir.
Toplumun adalet dengesini bozan, emeği ve üretimi borç yükü altında ezen bir sömürü düzenine dönüşür.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
İslam’ın faiz yasağını anlatırken meseleyi yalnızca:
“Faiz haramdır.”
cümlesine sıkıştırmak, Kur’an’ın ortaya koyduğu büyük resmi eksik bırakır.
Kur’an’ın hemen ardından gelen ayette şöyle bir ölçü vardır:
وَإِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُءُوسُ أَمْوَالِكُمْ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ
“Eğer tövbe ederseniz, ana paranız sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.”
(Bakara, 2/279)
İşte burada İslam’ın ekonomik adalet anlayışının özü ortaya çıkıyor:
Ne zulmetmek…
Ne de zulme uğramak.
Ana para korunuyor.
Fakat sırf zaman geçti diye, herhangi bir ticari faaliyet veya üretim olmaksızın paranın kendiliğinden ve risksiz biçimde artırılması reddediliyor.
Çünkü İslam’ın ekonomik anlayışında kazanç ile emek, risk, ticaret ve üretim arasında bağ bulunuyor.
Bugün faiz oranlarını konuşuyoruz.
Fakat daha önemli bir şeyi konuşmamız gerekiyor:
Nasıl bir ekonomi istiyoruz?
Paranın paradan para kazandığı bir düzen mi?
Yoksa paranın üretime, ticarete, istihdama ve gerçek ekonomiye aktığı bir düzen mi?
Zenginin parasını daha da büyüttüğü…
Borçlunun ise borçtan kurtulmak için yeniden borçlandığı…
Faiz yükünün ürün fiyatlarına, kiralara, taksitlere ve günlük hayatın bütün alanlarına yayıldığı bir sistem mi?
Yoksa emeğin, üretimin, ticaretin ve alın terinin değer gördüğü bir ekonomik düzen mi?
İşte asıl soru budur.
Bence faiz meselesinin en çarpıcı tarafı burada.
Para çalışmalı.
Ama para, insanı kendisine köle etmemeli.
Sermaye üretime dönüşmeli.
Üretim istihdama dönüşmeli.
İstihdam gelire dönüşmeli.
Gelir refaha dönüşmeli.
Refah ise toplumun tamamına yayılmalı.
Eğer bir tarafta para sürekli büyürken diğer tarafta insanlar sürekli borçlanıyorsa…
Bir tarafta faiz geliri artarken diğer tarafta hayat pahalılığı büyüyorsa…
Bir tarafta sermaye güven içinde beklerken diğer tarafta esnaf dükkânını kapatıyorsa…
O zaman oturup sadece “Faiz yüzde kaç?” diye sormak yetmez.
Şunu sormak gerekir:
“Bu ekonomik düzen kimin hayatını kolaylaştırıyor, kimin hayatını zorlaştırıyor?”
Faizin bedeli yalnızca bankaya ödenen rakam değildir.
Bazen bir annenin çocuğuna alamadığı ayakkabıdır.
Bazen dükkânını kapatan esnafın borcudur.
Bazen fabrikasını büyütemeyen sanayicinin ertelenmiş yatırımıdır.
Bazen iş bulamayan gençtir.
Bazen evine götürdüğü ekmeğin hesabını yapmak zorunda kalan babadır.
Ve bazen de bütün bunların üzerinde yükselen bir ekonomik sistemdir.
İşte faiz meselesini yalnızca finans tablolarından değil, insanın hayatından okumamız gerekiyor.
Kur’an’ın bize öğrettiği ekonomik ahlak, zenginliği düşman görmek değildir.
Zenginliğin adaletsiz biçimde dolaşımını sorgulamaktır.
Ticarete karşı değildir.
Haksız kazanca karşıdır.
Sermayeye karşı değildir.
Sermayenin insanı ezmesine karşıdır.
Kazanca karşı değildir.
Zulme dönüşen kazanca karşıdır.
Bu yüzden faiz meselesi bizim için yalnızca bir banka meselesi değildir.
Bir iman meselesidir.
Bir ahlak meselesidir.
Bir adalet meselesidir.
Ve belki de en önemlisi…
Bir toplum meselesidir.
Bugün faiz oranlarını konuşurken rakamların arkasındaki insanı görmemiz gerekiyor.
Çünkü para faize hapsolduğunda yalnızca para hareketini kaybetmiyoruz.
Üretimi, yatırımı, ticareti ve toplumsal dayanışmayı da faiz yükünün altında bırakıyoruz.
Kur’an’ın çağrısı ise açıktır:
“Faizden geriye kalanı bırakın.”
Çünkü mesele yalnızca paranın ne kadar arttığı değildir.
Mesele, o paranın nasıl kazanıldığıdır.
Ve bir toplumun gerçek zenginliği…
Bankadaki rakamların büyüklüğü değil, sofradaki ekmeğin adaletle paylaşılmasıdır.
İSLAMİ HABER “MİRAT”