
Akit TV’de konuşan Doğan Kasadolu, Türk yargı sistemindeki “uzman görüşü” uygulamasını gündeme taşıyarak dikkat çeken iddialarda bulundu. Tartışmanın merkezinde, 2004 yılında kabul edilen CMK’nın 67/6. maddesi bulunuyor. Kasadolu, FETÖ’nün devlet ve yargı mekanizmalarında etkin olduğu dönemde getirilen bu düzenlemenin, ekonomik gücü olan taraflara yargılamada önemli bir avantaj sağlayabildiğini savundu.
Türk hukukunda tarafların, mahkeme tarafından görevlendirilen bilirkişinin yanı sıra kendi seçtikleri uzmanlardan bilimsel mütalaa alabilmelerinin önü açık.
İşte tartışma tam da burada başlıyor.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, 4 Aralık 2004’te kabul edildi, 17 Aralık 2004’te Resmî Gazete’de yayımlandı ve 1 Haziran 2005’te yürürlüğe girdi.
CMK’nın 67/6. maddesi, taraflara yargılama konusu olay veya bilirkişi raporuyla ilgili olarak uzmanından bilimsel mütalaa alma imkânı tanıyor.
Yani bir taraf, mahkemenin görevlendirdiği bilirkişiyle yetinmeyip kendi seçtiği bir akademisyen veya uzmandan bilimsel görüş alabiliyor ve bunu mahkemeye sunabiliyor.
Doğan Kasadolu’nun eleştirisi de tam olarak bu noktada yoğunlaşıyor.
Kasadolu, Akit TV’de yaptığı açıklamalarda, bazı bilimsel görüşler için üniversitelere binlerce lira ödendiğini, bazı durumlarda çok daha yüksek rakamların söz konusu olabildiğini ileri sürdü.
Sistem hukuken herkese açık görünse de uygulamada ekonomik bir eşitsizlik doğabileceği ileri sürülüyor.
Maddi gücü olan taraf, konusunda uzman bir akademisyene başvurup ücret karşılığında bilimsel mütalaa hazırlatabiliyor.
Maddi imkânı olmayan vatandaş ise aynı imkâna ulaşamıyor.
Bu durumda şu soru ortaya çıkıyor:
Kanun önünde eşit olan taraflar, mahkeme salonunda gerçekten eşit imkânlara sahip mi?
Uzman görüşü hâkimi bağlamıyor. Ancak mahkeme bu görüşü diğer delillerle birlikte değerlendirebiliyor.
Dolayısıyla “parayı veren kesinlikle davayı kazanır” demek hukuken doğru değil.
Fakat ekonomik gücü olan tarafın daha fazla teknik ve bilimsel imkâna ulaşabilmesi, fiilî eşitlik ve adalete erişim bakımından ciddi bir tartışma oluşturuyor.
Kasadolu’nun gündeme getirdiği bir başka önemli konu ise uzman görüşlerinin hangi belgeler üzerinden hazırlandığı.
Uzman kendisine sunulan belgelerin gerçekliğini araştırıyor mu?
Belgenin aslı nerede?
Kaynağı doğrulanmış mı?
Karşı tarafın sunduğu belgeler incelenmiş mi?
Kullanılan veriler bağımsız biçimde kontrol edilmiş mi?
Eğer bir rapor yalnızca taraflardan birinin sunduğu ve doğruluğu araştırılmamış belgeler üzerinden hazırlanıyorsa, ortaya gerçekten bağımsız bir bilimsel mütalaa mı çıkar?
Yoksa tarafın iddiası akademik bir dille yeniden mi yazılmış olur?
İşte hukuk sisteminin cevaplaması gereken kritik soru burada.
Kasadolu, söz konusu düzenlemeyi FETÖ’nün devlet ve yargı mekanizmalarında etkin olduğu dönemin hukuk düzenlemeleri içerisinde değerlendirdi ve düzenlemenin yargılamada ekonomik gücü yüksek tarafları avantajlı hâle getirebildiğini söyledi.
Burada dikkat çeken bir durum söz konusu. Zira düzenlemenin kabul edildiği 2004 yılı, Türkiye’de FETÖ yapılanmasının devlet kurumlarındaki etkisinin sonraki yıllarda ciddi biçimde tartışıldığı dönemin başlangıç yılları arasında yer alıyor.
Bu nedenle tartışılması gereken yalnızca maddenin kendisi değil; bu düzenlemenin hangi gerekçelerle hazırlandığı, yasama sürecinde kimlerin rol aldığı ve sonraki yıllarda nasıl uygulandığıdır.
Bir noktayı da özellikle belirtmek gerekiyor.
Mahkemenin görevlendirdiği bilirkişi ile tarafın kendi seçtiği uzman aynı hukuki statüye sahip değil.
Bilirkişi mahkeme tarafından görevlendirilirken, uzman görüşü tarafın kendi girişimiyle alınıyor.
Bu nedenle kamuoyunda kullanılan “özel bilirkişi” ifadesi yerine “uzman görüşü” veya “bilimsel mütalaa” demek daha doğru.
Ancak sonuç değişmiyor:
Bir tarafın maddi gücü sayesinde daha kapsamlı teknik ve bilimsel destek alabilmesi, diğer tarafın ise bunu karşılayamaması, yargılamada ekonomik eşitsizliğin adalete yansıması sorununu gündeme getiriyor.
Doğan Kasadolu’nun Akit TV’de gündeme getirdiği bu tartışma, yalnızca bilirkişi veya akademisyen meselesi değil.
Mesele aynı zamanda adalete erişim, silahların eşitliği, uzman görüşlerinin denetlenmesi ve ekonomik gücün yargılamaya etkisi meselesidir.
Bugün sorulması gereken sorular açık:
Bu düzenleme neden getirildi?
Yasama sürecinde kimler rol aldı?
FETÖ yapılanmasının o dönemdeki etkisi neydi?
Uzman görüşleri nasıl denetleniyor?
Ve en önemlisi: Maddi gücü olmayan vatandaş, ekonomik gücü yüksek bir taraf karşısında gerçekten eşit savunma imkânına sahip mi?
Çünkü hukuk devletinde vatandaşın sormaması gereken soru şudur:
“Ben haklı mıyım?”
Ama sormaya başladığı soru şu olursa, ortada ciddi bir problem var demektir:
“Ben haklılığımı ispatlayacak kadar paraya sahip miyim?”
Adalet, parası olanın daha güçlü bilimsel rapor alabildiği değil, haklının ekonomik gücünden bağımsız olarak hakkına ulaşabildiği bir sistem olmak zorundadır.
HABER YORUM
Adalet, parası olanın daha güçlü delil satın alabildiği; olmayanın ise hakkını savunmakta zorlandığı bir düzen değildir. Eğer hukuk, ekonomik gücü olanla olmayan arasında böyle bir fark oluşturuyorsa, burada sadece bir kanun maddesini değil, adalet anlayışımızı sorgulamak zorundayız.
“Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa adaleti titizlikle ayakta tutan, Allah için şahitlik eden kimseler olun…”
(Nisâ, 4/135)
Adalet; paraya, makama, güce ve yakınlığa göre şekil değiştiremez. Hele ki bir insanın hakkı, karşısındaki kişinin ekonomik gücüne teslim ediliyorsa burada durup düşünmek gerekir.
İSLAMİ HABER “MİRAT”