
Dünyanın süper gücü, özgürlükler ülkesi ve insan haklarının savunucusu olarak kendisini tanıtan Amerika Birleşik Devletleri, kapısına gelen göçmene artık başka bir gözle bakıyor. Peki insanın değeri, taşıdığı pasaportla mı; cebindeki parayla mı ölçülüyor?
Amerika Birleşik Devletleri yine göçmen politikasıyla dünya gündeminde.
ABD Dışişleri Bakanlığı, dünya genelindeki göçmen vizesi işlemlerini geçici olarak durdurduğunu açıkladı. Karar kapsamında göçmen vizesi randevularının ertelenmesi ve başvuruların yeniden değerlendirilmesi öngörülüyor. Washington yönetiminin gerekçesi ise dikkat çekici: ABD’ye gelecek kişilerin ileride Amerikan kamu yardımlarına bağımlı hale gelmesinin önlenmesi.
Başka bir ifadeyle mesele artık yalnızca “Bu insan Amerika için güvenlik tehdidi oluşturuyor mu?” sorusundan ibaret değil.
Bir başka soru daha soruluyor:
“Bu insan Amerika ekonomisine ne katacak, Amerikan devletine ne kadara mal olacak?”
İşte tartışmanın asıl düğüm noktası burada.
ABD Dışişleri Bakanlığı daha önce de bazı ülkelerin vatandaşlarını, Amerikan kamu yardımlarına bağımlı olma riski bakımından yüksek riskli gruplar içerisinde değerlendirmişti. Bakanlığın kendi açıklamalarında göçmenlerin ekonomik açıdan kendi kendilerine yeterli olmaları ve Amerikan toplumuna mali yük oluşturmamaları gerektiği açıkça vurgulanıyor.
Üstelik 5 Ağustos 2026’da ABD Dışişleri Bakanlığı, bazı göçmen vizesi başvurucuları için “Public Charge Bond”, yani kamuya yük olma ihtimaline karşı mali teminat uygulamasını da duyurdu. Bakanlık, belirli durumlarda başvurucunun kamuya yük olmayacağını göstermek için mali teminat mekanizmasının kullanılabileceğini belirtiyor.
Şimdi soralım:
Bir insanın ülkeye kabul edilmesinde ekonomik kapasitesi bu kadar belirleyici hale geliyorsa, burada insan hakları söylemi ile uygulama arasında bir çelişki doğmuyor mu?
Amerika yıllardır dünyaya özgürlükten, fırsat eşitliğinden, insan haklarından ve hukukun üstünlüğünden söz ediyor.
Fakat sınırlarına gelen insanın önce ekonomik bilançosuna bakılıyorsa, ortaya ister istemez şu soru çıkıyor:
İnsan, insan olduğu için mi değerlidir; yoksa ekonomik açıdan faydalı olduğu sürece mi?
Amerika Birleşik Devletleri yalnızca ekonomik ve askerî gücüyle değil, kurduğu küresel düzen iddiasıyla da kendisini farklı bir konuma yerleştirdi.
Washington, yıllardır dünyanın dört bir yanında demokrasi, özgürlük, insan hakları ve hukuk adına müdahalelerde bulunan bir güç olarak hareket ediyor.
Kendisini adeta dünyanın jandarması konumunda gören bir devletin şimdi kendi sınırlarında uyguladığı göçmen politikası ise bu iddiaların sorgulanmasına yol açıyor.
Çünkü dünyanın başka bölgelerinde insan hakları konusunda ahkâm kesmek kolaydır.
Asıl sınav, kapınıza gelen güçsüz ve ihtiyaç sahibi insana nasıl davrandığınızdır.
Amerika’nın göçmen politikasında ekonomik yeterlilik kriterinin giderek daha fazla öne çıkması, işte bu açıdan ciddi bir ahlâkî tartışmayı beraberinde getiriyor.
Bu gelişmenin hemen öncesinde de Trump yönetiminin 75 ülkeden gelen göçmenlerin vize işlemlerini durdurmasına ilişkin önemli bir hukuk mücadelesi yaşandı.
Federal Yargıç Jeannette Vargas, 21 Ağustos’ta söz konusu politikayı hukuka aykırı bularak iptal etti. Yargıç, göçmen vizesi işlemlerinin başvurucuların uyruğuna göre kategorik biçimde engellenmesinin federal göçmenlik hukukuyla bağdaşmadığı sonucuna vardı.
Bu karar son derece önemli.
Çünkü burada yalnızca göçmen politikası değil, başkanlık yetkisinin sınırları ve hukukun üstünlüğü de tartışılıyor.
Amerikan yönetimi “ulusal çıkar” ve “kamuya yük oluşturma” gerekçelerini öne sürerken, mahkeme bu yaklaşımın hukuki sınırlarını hatırlatıyor.
Bu tablo bize başka bir gerçeği de gösteriyor:
Amerika’nın kendi içinde bile göçmen politikası konusunda ciddi bir hukuk ve değerler çatışması yaşanıyor.
İslam‘ın insan anlayışı burada çok farklı bir pencere açıyor.
Kur’an-ı Kerim, insanı yalnızca üretim kapasitesi, serveti, vatandaşlığı veya ekonomik gücü üzerinden değerlendirmez.
Yüce Allah, “Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık” buyurur.
Bu yaklaşımda insanın değeri önce insan olmasından kaynaklanır.
Elbette devletlerin sınırlarını koruma, kamu düzenini sağlama ve ekonomik kaynaklarını yönetme hakkı vardır. Hiçbir devlet bütün dünyaya sınırsız biçimde kapılarını açmak zorunda değildir.
Fakat mesele şuraya geldiğinde ahlâkî problem başlar:
İnsanın değerini yalnızca ekonomik faydasına göre belirlemek.
Zengin göçmen makbul, fakir göçmen yük…
Üretken göçmen değerli, sosyal yardıma ihtiyaç duyabilecek göçmen değersiz…
Bu anlayış, insanı farkında olmadan bir ekonomik varlığa indirgeme tehlikesi taşıyor.
Belki de bugün sorulması gereken soru budur.
Amerika’nın dünyaya sunduğu model gerçekten özgürlük ve insan onuru üzerine mi kuruludur?
Yoksa özgürlük ve insan hakları söylemi, Amerikan ekonomik ve siyasi çıkarlarıyla örtüştüğü sürece mi geçerlidir?
Bu soruların sorulması Amerika düşmanlığı değildir.
Tam tersine, kendisini dünyanın en güçlü ve en demokratik ülkelerinden biri olarak sunan bir devletin kendi iddialarıyla sınanmasıdır.
Çünkü güç, beraberinde sorumluluk getirir.
Dünyanın jandarması olduğunu iddia eden bir devlet, önce kendi kapısında hukuku, adaleti ve insan onurunu ne ölçüde koruduğuna bakmalıdır.
Bugünkü gelişme bize yalnızca Amerika’nın yeni bir vize uygulamasını göstermiyor.
Daha büyük bir tartışmanın kapısını açıyor:
Modern dünya insanı gerçekten insan olarak mı görüyor, yoksa ekonomik değeri üzerinden mi sınıflandırıyor?
Amerika’nın göçmen politikası bu soruyu yeniden önümüze koyuyor.
Kendisini dünyanın özgürlükler ülkesi ve insan haklarının savunucusu olarak tanımlayan bir devlet, ülkesine gelmek isteyen insanlara öncelikle “Ne kadar paran var?” diye soruyorsa, dünyanın geri kalanına verdiği insan hakları derslerinin de yeniden sorgulanması kaçınılmazdır.
Çünkü insanın değeri cüzdanıyla ölçülmeye başladığında, mesele artık yalnızca göçmen politikası değildir.
Mesele, insanlığın hangi ölçüyle tartıldığıdır.
İSLAMİ HABER “MİRAT”