
Krizler ve Belirsizlikler Çağında Mekke Anlaşması
Günümüz dünyası giderek daha fazla belirsizlikler çağına saplanır ve Türkiye’nin tam merkezinde olduğu coğrafya sonu gelmez çatışmaların sahnesi olurken Mekke Anlaşması cisim buldu. Anlaşma sadece imzacı üç ülke Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’da değil, hem Orta Doğu’da hem de kürenin genelinde büyük yankı uyandırdı. Taraflarca “savunma paktı” olarak adlandırılan anlaşmanın kuşkusuz en dikkat çekici maddesi “üç ülkeden birine yapılacak saldırının diğer ülkeler tarafından kendilerine yapılmış bir saldırı” olarak algılanacak olmasıydı. NATO’nun meşhur 5. Maddesini hatırlatan bu yönü, mutabakatın en dikkat çekici unsuru olmakla birlikte, savunma sanayisinden istihbarata farklı alanlarda varılan uzlaşma da paktın sıradan bir ortak niyet beyanı olmadığını gösterdi. Taraflar bu anlaşmayla bir taraftan artan tehdit unsurlarına karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi hedeflerken diğer taraftan da birkaç ülkeyle sınırlı kalmayacak yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin ilk taşlarını döşedi. Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere II. Dünya Savaşı sonrası tesis edilen uluslararası sistemin işlevsizliği, ABD’nin güvenlik garantilerinin İsrail ve İran krizleriyle birlikte giderek aşınması ve değişen tehdit algıları anlaşmanın zeminini oluşturdu. Bir yönüyle uluslararası sistemin tıkanıklığına karşı bir hamle, bir yönüyle bölgesel krizlere karşı bir çözüm, bir yönüyle artan İsrail saldırganlığının yarattığı güvenlik sorunlarına yönelik bir cevap, bir yönüyle ABD’nin müsebbibi olduğu güvensizliğe panzehir niteliğindeki Mekke Anlaşması’nı bu yazıda tüm yönleriyle uluslararası ilişkiler perspektifinden değerlendirmeye çalışacağım.
Uluslararası Sistemin Artan Kırılganlığı ve Alternatif Arayışları
Uluslararası ilişkiler disiplinine aşina olanlar, devletlerin ve onları yönetenlerin kararlarını farklı perspektiflerden incelemeye alır ve anlamlandırmaya çalışır. Bunlar arasında en öne çıkan görüşlerden biri de Kenneth Waltz’un başını çektiği yapısal realizm (neorealizm) yaklaşımıdır. Sistemin anarşik yapısına ve güç dağılımına odaklanan bu anlayış, temelde devletlerin davranışlarını şekillendiren iki ana unsur olarak sistemin anarşik yapısını ve sistem içerisindeki güç dağılımını vurgular.
Bu iki temel argümanı kısaca açmak gerekirse, sistemin anarşik yapısı öncelikle kaos anlamına gelmez. Daha çok bir dünya devletinin, devletlerin üzerinde yer alan üst bir otoritenin bulunmadığını ifade eder. Bu anarşik yapı içerisinde devletlerin göreli konumlarını ve sistemdeki güç dengelerini belirleyen temel faktör ise güç dağılımıdır. Sistem tek kutuplu, iki kutuplu veya birden fazla kutbun bulunduğu çok kutuplu bir yapı içerisinde varlığını sürdürüyor olabilir. Sistemin nasıl bir güç dağılımı içerisinde şekillendiği de büyük oranda dünya siyasetindeki gelişmelerin seyrini etkiler.
Uzun bir tarihsel sıçrama yaparak günümüz dünyasına ve uluslararası sistemine gelirsek; yaşanan krizleri, çatışmaları ve savaşları sistemsel bir okumayla anlamlandırmaya çalışırsak iki iddialı çıkarımda bulunabiliriz: Birincisi, anarşik uluslararası sistem giderek daha kaotik sonuçlar üretmekte; ikincisi, tek kutuplu dünya düzeni günbegün zayıflamaktadır. Daha da şaşırtıcı olan ise sistemin kaosa sürüklenmesinin ve çok kutupluluğa yönelmesinin başlıca müsebbiplerinden birinin, tek kutuplu sistemin hegemonu ABD’nin kendisi olmasıdır.
Fakat günümüz dünyasına, özellikle 2020’li yıllara baktığımızda tablo değişmektedir. Donald Trump’ın yeniden başkan seçilmesi ve “America First” politikasının daha da güç kazanmasıyla birlikte lider adeta “Ben bu koltuğa, bu otoriteye, en azından bu hâliyle ve bu şartlarda talip değilim; kartları yeniden dağıtmamız gerek.” çıkışında bulunmuştur. Nitekim Trump yönetiminin müttefiklerden daha fazla yük paylaşımı talep etmesi, Avrupa’nın kendi savunmasında daha fazla sorumluluk üstlenmesini istemesi ve Amerikan kaynaklarının başka önceliklere kaydırılmasını savunması bu yönelimin somut göstergeleridir.
Diğer taraftan, hegemon ABD kendisinden sonra gelen devletlerle arasındaki büyük güç ve kapasite farkını hâlen koruyor olsa da bu fark giderek daralmaktadır. Değişen teknoloji, yeni askerî kabiliyetler ve bilhassa insansız hava araçları, ucuz hassas mühimmatlar ve diğer asimetrik araçların giderek yaygınlaşması, savaşın doğasını da değiştirmektedir. Bu gelişmeler, daha zayıf aktörlerin çok daha düşük maliyetlerle güçlü devletlere ciddi zararlar verebilmesine imkân tanırken ABD’nin tek kutuplu dönemde sahip olduğu benzersiz güç ve hareket serbestisini aynı ölçüde korumasını da giderek zorlaştırmaktadır.
Mekke Anlaşması: Belirsizlikten Kolektif Caydırıcılığa
Uluslararası sistemin mevcut yapısına ilişkin tartışmaları bu yazının ana gündemi olan Mekke Anlaşması’na çevirirsek, en kestirmeden, Orta Doğu’nun güvenlik mimarisini inşa eden ve uzun yıllar idamesini sağlayan hegemon güç ABD’nin, bir yandan bu rolü sürdürme konusunda giderek daha fazla isteksizlik ve kararsızlık gösterdiğini, diğer yandan savaşın doğasının değişmesiyle birlikte eskiye kıyasla bu rolü yerine getirmekte daha fazla zorlandığını söyleyebiliriz. Bu yeni gerçeklik de doğal olarak bölge ülkelerini güvenlik endişesine sürüklemiş ve iki sarsıcı soruyla baş etmek durumunda bırakmıştır: Bir, ABD bizi tamamen terk ederse ne olur? İki, ABD bizi koruyacak güçten düşerse ne olur?
Mekke Anlaşması’nın iki yılı aşkın bir süredir devam eden İsrail saldırganlığının ve bitirilemeyen ABD-İran Savaşı’nın tam da üzerine ortaya çıkması, meselenin hem akut krizlere bir cevap hem de uluslararası sistemin dönüşümüne yönelik uzun soluklu bir arayış olarak anlaşılmasını mümkün kılmaktadır. Anlaşmanın en dikkat çekici maddesi olan “Birimize yapılan saldırı hepimize yapılmış sayılır.” ilkesi, ilk yönüyle tam da bölgenin bugün içinde bulunduğu akut güvenlik krizine cevap vermektedir. Körfez ülkeleri son yıllarda İran’dan, vekil güçlerden, füze ve insansız hava aracı saldırılarından kaynaklanan tehditlerle karşı karşıya kalırken İsrail’in bölgenin farklı ülkelerine yönelik giderek genişleyen askerî operasyonları da mevcut güvenlik denklemine yeni bir belirsizlik ekledi. Böyle bir ortamda devletlerin ilk ihtiyacı saldırıya uğradıktan sonra yardım aramak değil, saldırının daha baştan maliyetini yükseltecek bir caydırıcılık mekanizması kurmaktır. Mekke Anlaşması’nın kolektif savunma hükmü esasen bunu yapmayı amaçlıyor. Taraflardan birine yönelen saldırının üçüne birden yönelmiş kabul edilmesi, saldırgan aktörün karşısında artık tek bir devleti değil, üç devletin toplam kapasitesini hesap etmek zorunda kalması anlamına gelir. Anlaşmanın resmî çerçevesinde de temel hedef açık biçimde kolektif caydırıcılığın güçlendirilmesidir.
Fakat Mekke Anlaşması’nı yalnızca güncel krizlerin doğurduğu ani bir güvenlik refleksi olarak okumak eksik kalır. Anlaşmanın savunma sanayisinden istihbarat paylaşımına, ortak eğitim ve tatbikatlardan lojistik iş birliğine, ortak tehdit değerlendirmesinden askerî birlikte çalışabilirliğe kadar uzanan geniş kapsamı, geleceğe yönelik perspektifine işaret etmektedir. Dışişleri ve savunma bakanları ile askerî liderleri bir araya getirecek mekanizmaların ve daimi bir sekretaryanın öngörülmesi de aynı noktayı vurgulamaktadır. Üstelik Hakan Fidan’ın anlaşmanın yaklaşık iki yıl sekiz aylık bir hazırlık sürecinin ürünü olduğunu açıklaması, Mekke’de atılan imzaların son birkaç ayın kriz atmosferinde alınmış acele bir karar olmadığını da göstermektedir.
Bu uzun vadeli yönelimin bir başka işareti ise anlaşmanın üç ülkeyle sınırlandırılmamış olması. Cumhurbaşkanı Erdoğan yapının başka ülkelere açık olduğunu söylerken Hakan Fidan Mısır’ı “doğal ortak” olarak nitelendirmiş, Erdoğan da Kahire’nin katılımını mümkün gördüğünü açıklamıştır. Burada mesele artık yalnızca Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın güvenliğinden ibaret değildir. Tek kutuplu düzenin zayıfladığı, eski güvenlik garantilerinin sorgulandığı ve bölgesel aktörlerin kendi güvenliklerinin yükünü giderek daha fazla taşımak zorunda kaldığı yeni bir dönemin şafağındayız. ABD’nin tek ve vazgeçilmez güvenlik garantörü olduğu düzenin yanına yavaş yavaş yeni seçenekler eklenmektedir.
Mekke Anlaşması ortaya çıktığı andan itibaren zihinleri kurcalayan ve cevabı merakla beklenen sorulardan biri de kuşkusuz anlaşmanın geleceğidir. Mutabakat, imzacı üç ülke arasında uzun soluklu ve sahici bir güvenlik paktına dönüşecek mi? Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ya da Mısır, Suriye ve Ürdün gibi diğer bölgesel aktörler anlaşmanın bir parçası olacak mı? Yapı zamanla bir savunma paktından Avrupa Birliği benzeri daha kapsamlı bir uluslararası örgüte dönüşür mü? Bölgede hâlâ ciddi bir askerî varlığa ve siyasi ağırlığa sahip ABD’nin bu gelişmelere yönelik tepkisi ne olur?
Bulunduğumuz zaman diliminden bakarak bu sorulara cevap verebilmek için henüz erken. Fakat anlaşmanın geleceğini şekillendirecek temel unsurlardan biri muhakkak İsrail’in önümüzdeki dönemde benimseyeceği tutum olacak. Burada paradoksal bir durum ortaya çıkıyor. İsrail’in bölgeye yönelik politikası uzun süredir saldırganlık ve kaos üzerine inşa edilmiş durumda. İsrail sürekli çatışma ve krize yatırım yaparak bölge ülkelerinin kendi iç ve dış problemleriyle boğuşmasını, gerekirse parçalanmasını, bölünüp zayıflamasını hedefliyor. Böylece hiçbir bölgesel aktör İsrail’in Filistin, Lübnan ve Suriye’de gerçekleştirdiği fiilî katliam ve işgallere reaksiyon gösteremez bir hâle bürünüyor. Fakat İsrail’in tam da bu kaos ve kriz siyaseti, belirli bir noktadan sonra kendi zıddını üretmeye başlıyor. İsrail’in saldırganlığı arttıkça bölge ülkelerinin aralarındaki tali meseleleri geri plana itme, ortak tehditler karşısında aynı çizgide buluşma ve yeni ittifaklar oluşturma mecburiyeti de güçleniyor.
Buna ek olarak, mevcut uluslararası sistemin hegemonu ABD’nin İsrail’i sınırlandıramaması, İsrail’in ürettiği krizleri kontrol altına alamaması, hatta izlediği politikalarla bu krizlerin daha da şiddetlenmesine sebebiyet vermesi, bölgesel aktörlerin önündeki seçenekleri giderek daraltıyor. ABD’nin sağladığı güvenlik şemsiyesinin İsrail saldırganlığı ve İsrail’in tetiklediği tehditler karşısında giderek daha yetersiz kalması, bölge ülkelerini kendi ayakları üzerinde durabilecekleri, kendi kapasitelerine ve bölgesel dinamiklere dayanabilecekleri yeni güvenlik mekanizmaları kurmaya zorluyor. Dolayısıyla İsrail’in bölgeyi bölünmüş, krizlerle meşgul ve bitmeyen savaşlara mahkûm tutmaya yönelik siyaseti, uzun vadede paradoksal bir biçimde bölge devletlerini birbirine yaklaştıran ve Mekke Anlaşması gibi yapıların güçlenmesini sağlayan bir sonuç üretebilir.
İslami Haber ”MİRAT” – YouTube