
Odatv yazarı Sayın Cemile Y. Çetin, şahsımızı hedef aldığı yazısında ideolojik bir sığınak kurarak, şöyle demektedir: “Öyleyse İslamcı münevverin Marks’la hesaplaşacağı asıl yer yatak odası değil… Marks’ın özel hayatını mahkum etmek kolay. Zor olan onun kapitalizme yönelttiği sorulara İslâm’dan cevap üretmektir.”
Öncelikle şu hususu açıkça belirtmek gerekir ki, ömrünü sosyal politikaya, çalışma ekonomisine, bakıma muhtaç yaşlıların sosyal sorunlarına, işçi ve engelli haklarına adamış bir akademisyen olarak, kapitalizmin sömürü çarklarına ve Batı merkezli iktisadî sistemlere yönelttiğimiz eleştiriler ve ürettiğimiz alternatif modeller literatürde (100’un üzerinde bilimsel makale ve 60 civarında kitap) sabittir. Başta “İslam’da Sosyal Devlet” isimli eserimiz olmak üzere, kaleme aldığımız onlarca akademik kitap ve makalede hem Kapitalizmin hem de Marksizmin teorik yetersizliklerini ve insanî yıkımlarını ilmî düzeyde ortaya koyduk. Dolayısıyla “kapitalizme cevap üretemeyip mahreme kaçma” iddiası, en hafif tabiriyle hakkımızda sergilenmiş tam bir haksızlıktır.

Resim/Kitap: Marksizm/Sosyalizm ve Kapitalizm/Liberalizm İdeolojilerinin Ötesinde İslâm Dünya Görüşünün İlkelerini Anlatan MGV Yayınlarından Çıkan Eserimiz.
Ancak Odatv yazarının “Türk muhafazakârlığı Marksizm’le hâlâ neden fikir üzerinden değil, ahlâk ve mahremiyet üzerinden hesaplaşıyor?” sorusunda saklı olan asıl sorun, derin bir metodolojik bilgisizliktir. Bu yazımızda, bir sosyal bilimcinin ideologların “mahrem” denilen alanına bazen neden ve nasıl girmek zorunda olduğunu ilmî esaslarla izah edeceğiz.
Bizler, hiçbir zaman kimsenin şahsî magazin detaylarının veya röntgencilik mantığıyla “yatak odasının” peşinde olmadık. Bir sosyal bilimcinin (iktisatçı ve sosyal politika uzmanı) inceleme konusu; kuram ile pratik, söylem ile eylem, vaat edilen ütopya ile bizzat yaşatılan reel hayat arasındaki sosyolojik çelişkidir.
Karl Marx; teorisinde kapitalizmi, burjuva ahlâkını, mülkiyet ilişkilerini ve geleneksel aile yapısını “sömürünün ve yabancılaşmanın kaynağı” ilan etmiş; burjuva toplumunu ikiyüzlülükle suçlayarak, “yeni, özgür ve eşit insanı” inşa etme iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Bize “mahreme girmeyin” diyerek örtbas etmeye çalışanların anlamak istemediği ya da bilinçli olarak gizlediği hakikat şudur:
Evindeki mülksüz, hiçbir sosyal güvencesi olmayan, en alt sınıftan hizmetçi kadını (Helene Demuth) hamile bırakıp; doğan evladını sırf burjuva itibarını, ailevî konforunu ve devrimci liderlik imajını korumak için reddeden, onu alt sınıf bir aileye evlatlık verip yüzüne dahî bakmayan ve bu gayrimeşru çocuğun babalık faturasını dostu Friedrich Engels’e kesen adam, insanlığa sınıfsız, sömürüsüz ve eşit bir dünya vaat eden adamın ta kendisidir!
Burada yaşanan olay, kişisel bir zaaf veya basit bir özel hayat meselesi değildir. Karşımızda sosyolojinin en temel araştırma konularından biri durmaktadır: Güç asimetrisi ve sınıfsal ezilme.
Güç hiyerarşisinin en tepesindeki “sosyalist entelektüel erkek” ile onun evinde karın tokluğuna çalışan, bağımlı ve en alt katmandaki “mülksüz hizmetçi kadın” arasındaki bu ilişki, doğrudan doğruya sınıfsal, ekonomik ve cinsel bir sömürü alanıdır. Marx, Das Kapital’de kapitalistlerin işçi sınıfı üzerindeki tahakkümünü analiz ederken; kendi evindeki işçi kadını hamile bırakıp kaderine terk ederek, tam da eleştirdiği “burjuva müteahhit” kafasını kendi malikanesinde bizzat tatbik etmiştir.
Bir akademisyen; insanlığa kurtuluş reçetesi sunduğunu iddia eden ideologların teori üretirken, kendi mikro dünyalarında kurdukları bu sömürü düzenini analiz etmeyecek de neyi analiz edecektir? Odatv yazarının “yatak odası” deyip geçiştirmeye ve magazinleştirerek, sulandırmaya çalıştığı yer, aslında ideologların kendi teorilerini bizzat kendi elleriyle çiğnedikleri ilk ve en samimî sosyolojik laboratuvardır.
Sosyal bilimlerde “biyografik yöntem“, bir düşünürün ortaya koyduğu sistemin güvenilirliğini ve uygulanabilirliğini test etmek için, vazgeçilmez bir araçtır. Bize “Ahlâkı ve mahremiyeti karıştırmayın” diyen sol-liberal zihniyet, iş kendi ideolojik ikonlarına geldiğinde muazzam bir “dokunulmazlık zırhı” örmektedir.
Oysa felsefe ve sosyoloji tarihi boyunca bir düşünürün ahlâkî tutarlılığı, savunduğu fikrin inandırıcılığının en temel parametresi sayılmıştır. İnsanlığa mülkiyeti, aileyi ve toplum yapısını kökten değiştirecek radikal reçeteler sunan bir zihniyetin; kendi evindeki en zayıf insana, kendi öz evladına sergilediği bu acımasız ve ikiyüzlü tutum, onun teorik iddiasının pratik sınavda nasıl çöktüğünün açık bir belgesidir.
Sonuç olarak; Odatv yazarının ve temsil ettiği anlayışın “suizan” veya “mahreme müdahale” kılıfıyla örtmeye çalıştığı şey, aslında idolleştirdikleri isimlerin insanî ve ahlâkî iflasıdır. Biz bilim insanları, tarihî hakikatleri ideolojik filtrelerden geçirmeden, nesnel belgeler ve sosyolojik parametreler ışığında okuyucunun ve akademik dünyayı aydınlatmanın vicdanî sorumluluğunu taşımaya devam edeceğiz. Gelecek yazımızda ODAtv yazarının “Servet neden belirli ellerde yoğunlaşıyor?” veya “Çalışan insan neden ürettiği zenginlikten yeterli pay alamıyor?” gibi sorularına Marksizm veya Liberalizm üzerinden değil Marksizm’e ve Kapitalizm’e karşı İslâm Dünya görüşü açısından cevap vereceğiz.