
Daha önce bu sütunlarda Hatay Valiliği önünde “Çocuklarım aç, iş istiyorum!” diyerek hayatına son veren acılı baba Adem Yarıcı’nın ardından kaleme aldığım “Sosyal Devlet İşsizlikle ve Yoksullukla Mücadelede Sınıfta Kaldı” başlıklı yazımı hatırlayacaksınız. O gün (10.02.2020), bir sosyal politika uzmanı olarak sistemik ihmallerin ve çaresizliğin insanımızı nasıl yıkıma götürdüğünü, Aile Sosyal Destek Programı (ASDEP) vasıtasıyla sosyal istihbarat ağının yaygınlaştırılması ve Osmanlı’daki “Avârız” vakıf modeli gibi somut çözüm önerileriyle dile getirmiştik.
Ne var ki aradan geçen zamana rağmen anayasada kendisini SOSYAL DEVLET olarak tanımlayan devletimiz, sosyal siyaset alanında kalıcı çözümler üretemediği için, bugün ne yazık ki yine benzer bir toplumsal trajedinin sarsıntısını yaşıyoruz. Nitekim geçtiğimiz günlerde Ankara’da Anayasa Mahkemesi önünde emekli dernekleri ve sendikaların seyyanen zam talebiyle düzenlediği eylem esnasında yürekleri dağlayan bir olay gerçekleşti. 60 yaşındaki emekli polis memuru, iki çocuk babası Ali Şekeroğlu; eylem alanında geçim sıkıntısını, yaşadığı çaresizliği, gelininin ve damadının işsiz olduğunu dile getirdikten sonra (hiç tasvip etmediğimiz) silahıyla hayatına son verme girişiminde bulundu. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılan Şekeroğlu, doktorların tüm müdahalelerine rağmen kurtarılamadı.
Hatay’da evlatlarına ekmek götüremeyen Adem Yarıcı’nın çaresizliği ile Ankara’da hakkını ararken hayatına son veren Ali Şekeroğlu’nun dramı aynı kökten beslenmektedir. Bu acı olaylar; derinleşen ve kronikleşen yüksek enflasyonun, faize dayalı finansal çarkların ve artan işsizliğin dar gelirli aileler ile emekliler üzerinde oluşturduğu ağır “sosyo-ekonomik bunalımların” somut birer dışa vurumudur. Muhafazakâr kamuoyunun veya iktidara yakın basının bu tür insanî dramları görmezden gelmesi ya da sessizlikle örtmeye çalışması, meselenin vahametini azaltmadığı gibi vebalini de büyütmektedir. Biz, vicdanî bir sorumlulukla bunu irşat anlayışı çerçevesinde yeniden dillendirme gereği duyuyoruz.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), bu sosyal gerçekliği son derece yalın ve derin bir tespitle ifade buyurmuştur:
“Fakirlik neredeyse küfür (karanlık/buhran) olacaktı.”
Bu hadis-i şerif, ileri derece yoksulluğun ve geçimsizliğin insan ruhunda meydana getirebileceği yıkımı ve onu ahlâkî/imanî olarak nasıl bir kırılma noktasına getirebileceğini açıkça ortaya koyar. Dolayısıyla sadece bir sosyal risk değil manevî bir tehlike de olan açlık, maddî çaresizlik ve borç baskısı; insanın tutunacak dalını, ümidini ve nihayetinde basiretini elinden alır. İnsan onuru zedelendiğinde, sosyal adalete olan inanç sarsıldığında ve toplumun vicdanı karardığında, garip vatandaş, kendisini derin bir karanlık kuyunun (“küfrün”) dibinde bulur. Dolayısıyla bir dünya görüşü olan ve dolayısıyla dünyevî sorunları da çözme noktasında tek meşru kaynak olan Sosyal İslâm, aşırı yoksulluğu ve çaresizliği basit bir “imtihan” deyip geçiştirmez; aksine derhal müdahale edilmesi gereken toplumsal bir risk olarak görür.
Bugün uygulanmakta olan faize dayalı ekonomik model, serveti belirli ellerde toplarken, geniş halk kitlelerini borçlandırma üzerine kuruludur. Faizin meşrulaştığı, borsada spekülasyonların hâkim olduğu ve enflasyonun bir “gizli ve sinsi gasp” gibi sabit gelirlinin cebindekini çaldığı bir düzende, ailenin direği olan ebeveynler, evlatlarının geleceği karşısında ezilmektedir. Gelininin ve damadının işsiz olduğunu haykıran bir babanın çaresizliği, aktif istihdam politikalarının yetersiz olduğu ülkemizdeki işsizlik ve liyakat sorunlarının aile kurumunu nasıl çökerttiğinin en somut göstergesidir.
İslâm iktisadı ve sosyal siyaset perspektifinden bakıldığında, faiz sadece finansal bir araç değil; üretimi baltalayan, emeksiz kazancı teşvik eden ve toplumsal dayanışmayı yıkan bir zulüm/küfür mekanizmasıdır. Enflasyon ise akıllı sosyal transferler olmadığında âdil bölüşümü imkânsız kılar yani sosyal adaletsizliğe yol açar. İnsanları borç sarmalına sokarak, geleceksizleştiren bu tağutî sistem, insanı çaresiz bırakmakta ve maneviyatını da tahrip etmektedir.
Teşhisin ötesinde, İslâmî değerleri merkeze alan Bütüncül Sosyal Politika esasları doğrultusunda aşağıdaki maddeler, acilen hayata geçirilmelidir:
Netice itibariyle; bir insanın çaresizlikten canına kıyması, hepimizin, özellikle de devleti yönetenlerin ve ilim insanlarının sorumluluk alanındadır. Bizler, ilmimize ve vicdanımıza yüklenen bu ağır vebalin bilinciyle; iktidarıyla, muhalefetiyle ve medyasıyla suskunluğa gömülen toplumsal vicdanın sesi olmaya, çaresizlerin feryadını her ne pahasına olursa olsun haykırmaya devam edeceğiz. Yoksulluk ve çaresizlik, insanları daha fazla karanlığa sürüklemeden önce, adaleti, merhameti ve âdil bölüşümü esas alan hakikî bir sosyal devleti inşa etmek, hepimiz için kaçınılmaz vicdanî ve dinî bir mecburiyettir.