
İslam dininin özü olan “La ilahe illallah” kelamı, tarih boyunca sadece teolojik bir iddia değil, aynı zamanda sosyolojik ve politik bir altüst oluşun habercisi olmuştur. Eskilerin “ikrar-ı bil lisan, tasdik-ü bil cenan” yani dille söyleneni kalple onaylamak olarak formüle ettiği bu esas, statükoyu sarsan radikal bir vicdan inkılabıdır. Bu tasdik, bireyin yalnızca ritüellerini değil; tercihlerini, ticaretini, dostluklarını ve otoriteyle olan ilişkisini baştan aşağı değiştirir.
Hz. Muhammed’in karşı karşıya geldiği Kureyş elitlerinin derdi, gökleri ve yeri yaratan bir Allah inancıyla değildi. Onlar Kâbe’nin muhafızıydı; Hz. İbrahim’den kalan mirasa dindarca bağlıydılar. Asıl büyük kavga, Hz. Muhammed’in bu inancı bir “dine” dönüştürmesiyle, yani soyut inanç umdelerini toplumsal, hukuki ve ekonomik hayatın tek belirleyicisi kılmasıyla başladı.
Eğer Allah “yegâne ilah ve Rab” ise, bu Kureyş aristokrasisinin hileli düzeninin yıkılması, imtiyazlarının iptal edilmesi ve emirlerinin geçersiz kalması demekti. Mekke seçkinleri farkındaydı ki, tevhid hayata müdahale ettiğinde kibir kuleleri yerle bir olacaktı. Onlar inançlara saygılıydılar, ta ki o inanç piyasalarına, kölelik düzenlerine ve statülerine dokunana dek.
Bugün ilah kavramı salt taştan putları ifade etmez. Allah’ın sözüne denk söz söyleyen, onun hükmünün önüne geçen her “buyurucu” güç bir ilahtır. Sözü mutlak tutulan siyasi iktidar, önünde boyun bükülen ekonomik servet, saygınlık kaynağı haline getirilen soyluluk ve gücün meşruiyeti sayılan sayısal çokluk (popülizm), modern dünyanın gizli ilahlar hiyerarşisini oluşturur.
Günümüzün sosyolojik gerçekliğinde bu ilahlar; sosyal medyadaki “etkileşim ve beğeni” çılgınlığı, kapitalist sistemin dayattığı “tüketim çılgınlığı” ve kariyer basamaklarını tırmanmak için her yolu mubah gören “makam hırsı” olarak karşımıza çıkar. Dijital dünyada daha fazla izlenmek için ahlaki sınırları esneten bir içerik üreticisi, borsada manipülasyon yaparak haksız kazanç sağlayan bir yatırımcı ya da kurumsal hayatta liyakati hiçe sayıp torpille yükselen bir yönetici, farkında olmadan bu çağdaş putların önünde eğilmektedir. “Selamün aleyküm” diyerek çevreye güven vaat eden bir Müslümanın, trafikte, iş yerinde veya komşuluk ilişkilerinde menfaatperest davranması, tevhidi şirke kurban etmesidir.
Tevhid, hayatı kompartımanlara ayırmayı reddeder. Camide Allah’ı, ticarette serbest piyasa ahlaksızlığını, siyasette güç dengelerini, mahkemede ise güçlünün hukukunu tasdik eden bir zihin, inancı dine dönüştürememiş demektir. Seçkinlerin, yönetenlerin, elitlerin ve sapkın değer üretenlerin tahakkümünden kurtulmanın ve sadece Allah’a kul olmanın tek yolu, mutlak itaat makamına, yalnızca tek bir otoriteyi koymaktır.
Şimdi her bireyin modern çağın gürültüsü içinde durup şu sarsıcı soruyu kendine sorması gerekir: Hayat sahnesinde sadece Allah’ın hükmünü mü tasdik ediyorum, yoksa bazı menfaat alanlarında, finansal krizlerde veya toplumsal baskı anlarında başka çağdaş ilahları mı onaylıyorum? Cevap, Müslümanlığımızın sınırlarını belirleyecektir.