
Tarih, geçmişte yaşanıp bitmiş hikâyeler mezarlığı değildir. Çoğu zaman Kur’an-ı Kerim’de anlatılan kıssaları eski zamanların tozlu yapraklarına hapseder; Firavun’u Nil kıyılarında, Nemrut’u Babil kulelerinde, Karun’u ise çökmüş sarayların altın sandıklarında ararız. Oysa mekânlar, elbiseler, kullanılan araçlar ve teknoloji değişse de insan ruhunun zaafları binlerce yıldır aynı kalmıştır.
Kibir, ihtiras, güç ve servet tutkusu her çağda kendine yeni bir kılık bulur. Dün altın sandıkları önünde eğilen insan, bugün banka hesaplarının, dev şirketlerin ve plazaların gölgesinde aynı hayranlığı yaşar. Kıssaları okurken coğrafi isimlere veya servetin miktarına takılmak yerine, vahyin bugüne vurduğu aynaya bakmak gerekir. Çünkü Kur’an geçmişi değil, değişmeyen insan tipolojileri üzerinden doğrudan bizi ve her çağın Karunlarını anlatır.
Kasas Suresi’nde çarpıcı bir üslupla aktarılan Karun kıssası, tam da bu sosyolojik ve psikolojik derinliğiyle bugüne ışık tutar. Çoğu zaman zihnimizde canlanan klasik şablon şudur: Çok zengin bir adam vardı, kibirlendi ve nihayetinde servetiyle birlikte yerin dibine geçirildi. Oysa kıssanın üzerinde pek durulmayan ama çağımızı sarsan en can alıcı cümlesi şudur: “Şüphesiz Karun, Mûsâ’nın kavmindendi.” (Kasas, 76).
Bu ifade, ezberleri bozan bir hakikati haykırır. Karun, Firavun’un sarayında büyümüş bir pagan ya da hakikatten tamamen habersiz bir yabancı değildi; aksine vahyin sesini işitmiş, helali haramı bilen dindar bir toplumun içinden çıkmıştı. Hatta bazı rivayetlerde Hz. Mûsâ’nın akrabası olduğu söylenir. Demek ki kutsal bir çevreye mensup olmak, dini bilgiye vakıf bulunmak veya bir peygamberin safında yer almak dahi insanı tek başına ahlaki çürümeden korumaya yetmez. İnsan dinin dilini kusursuzca öğrenebilir, ancak onun ahlakını ruhuna üflemekte başarısız olabilir.
Bugün de etrafımıza baktığımızda aynı gizli tehlikeyi görmüyor muyuz? Değişim bir gecede gerçekleşmez. Temiz niyetlerle, samimi bir ilim halkasında ya da dindar bir ailede yetişen insan; ticareti büyüyüp, serveti arttıkça, bürokrasi ve güç odaklarıyla ilişkiler kurdukça fark edilmeden başkalaşır. Dün nasihat dinleyen kulaklar, bugün sadece övgü duymak ister. Bir zamanlar inandığı değerlere hizmet etmek için arzuladığı imkânları, zamanla kendi dehasının ve üstünlüğünün bir nişanesi olarak görmeye başlar.
Ayet-i kerimede Karun’un hazinelerinden bahsedilirken, “anahtarlarını taşımak bile güçlü bir topluluğa ağır geliyordu” denilmektedir. Bu “anahtar” sembolü, bugünün dünyasında bir şirketin yönetim kurulu üyeliği, bir bankanın kasası, bir devlet kurumundaki imza yetkisi ya da bir telefonla insanların geleceğini belirleme gücüdür. Güç ve nüfuz sahibi olan modern insan, elindeki bu anahtarlarla kapıları açıp kapatırken Kanunlaşma tuzağıyla burun buruna gelir.
İslam, mülk edinmeyi veya zenginliği yasaklamaz. Nitekim ayet, “Allah’ın sana verdiğinden ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma” (Kasas, 77) buyurarak dünya-ahiret dengesini kurar. Buradaki asıl mesele, nimetin kibre dönüşmesidir. Servet insanın elinde bulunmalı ama kalbini asla işgal etmemelidir. Güç, başkalarını ezmek için bir basamak değil, adaletle hizmet etmek için bir emanet kılınmalıdır. Karun ölmemiştir; ruhu ve zaaflarıyla bugün banka hesaplarımızda, makam hırslarımızda ve başkalarını küçümseyen bakışlarımızda gizlice yaşamaya devam etmektedir.
Bizinm bu ülkemiz Cumhuriyet rejimi ile paralel olarak KIRAVATLI -HAYDUT, YAMYAM VE KARUNLARDAN çok çekti çok ! Hala dahi çekiyor ! Bilindiği gibi, KIRAVATA Medeniyet Yuları da deniliyor !Yani, adamalr medeni görünerek istedikelrini yapıyorlar ! Eski zaman eşkiyalarını tanımak çok daha kolaydı diyorum!