
Büyük suçlara küçük cezalar, küçük suçlara büyük bedeller mi?
Hukuk, yalnızca suç işlendikten sonra devreye giren bir mekanizma değildir. Hukukun en önemli görevlerinden biri de suçun işlenmesini önlemek, insanların haklarını korumak ve toplumda adalet duygusunu ayakta tutmaktır.
Bir ülkede suçun karşılığı olan ceza, suçtan elde edilen menfaatin yanında önemsiz kalıyorsa orada ciddi bir hukuk tartışması başlar.
Bugün Türkiye’nin gündemindeki fon soruşturması da bu açıdan üzerinde düşünülmesi gereken bir örnektir.
Sermaye piyasalarındaki işlemlerle ilgili yürütülen soruşturmada gündeme gelen suçlamalardan biri, 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 106. maddesinde düzenlenen bilgi suistimalidir. Bu suç için üç yıldan beş yıla kadar hapis veya adli para cezası öngörülmektedir. Kanun’un 107. maddesinde düzenlenen piyasa dolandırıcılığında ise üç yıldan beş yıla kadar hapis ve adli para cezası söz konusudur.
Üstelik 107. maddede etkin pişmanlık hükümleri de bulunmaktadır. Belirli şartlarla elde edilen menfaatin iki katının Hazineye ödenmesi, soruşturma öncesinde cezaya hükmedilmemesi veya sonraki aşamalarda cezada indirim yapılması sonucunu doğurabilmektedir.
Elbette burada henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet bulunmadığını, herkesin suçluluğu ispatlanıncaya kadar masum sayılması gerektiğini unutmamalıyız.
Ancak şu soruyu sormaktan da kaçınmamalıyız:
Milyonların, hatta milyarların söz konusu olduğu ekonomik suçlarda, suçtan elde edilen menfaat ile karşılaşılan yaptırım arasında nasıl bir denge kurulacaktır?
Bir insanın ömrü boyunca biriktirdiği küçük birikimler, başkalarının haksız kazançları uğruna eriyip gidiyorsa adaletin yalnızca kâğıt üzerinde kalmaması gerekir.
HUKUKUN CAYDIRICILIĞI NEREDE BAŞLAR?
Hukukta cezanın temel amaçlarından biri caydırıcılıktır. Suç işleyen kişi, yaptığı eylemin ciddi bir karşılığı olduğunu bilmelidir. Aksi hâlde suç, bazıları için göze alınabilir bir kazanç hesabına dönüşebilir.
Düşünün ki bir kişi haksız yollardan çok büyük bir servet elde edebileceğini, yakalanması durumunda ise bu kazancın küçük bir bölümünü kaybederek hayatına devam edebileceğini düşünüyorsa burada hukukun caydırıcılığı tartışmalı hâle gelir.
Bu nedenle yalnızca hapis cezasının süresi değil, suçtan elde edilen kazancın geri alınması, mağdurun zararının karşılanması ve suçun ekonomik sonuçlarının ortadan kaldırılması da önemlidir.
İSLAM HUKUKU CAYDIRICILIĞI NASIL ELE ALIYOR?
Kur’an-ı Kerim’de Mâide suresinin 38. ayeti, hırsızlık suçuna ilişkin açık bir hüküm ortaya koyar:
“Erkek hırsız ve kadın hırsızın, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Burada dikkat çekici olan, cezanın yalnızca suçun karşılığı olarak değil, aynı zamanda ibret ve caydırıcılık amacıyla da düzenlenmiş olmasıdır.
İslam hukukunda malın korunması, insanın temel haklarının muhafazasıyla doğrudan ilişkilidir. Haksız kazanç, kul hakkı ve başkasının malına tecavüz, yalnızca bireysel bir günah değil, toplumsal düzeni bozan bir haksızlıktır.
Ancak önemli bir ayrıntıyı da gözden kaçırmamak gerekir. Kur’an’daki hırsızlık hükmü, her türlü yolsuzluk, dolandırıcılık, zimmet veya borsa suçuna otomatik olarak uygulanabilecek bir hüküm değildir. Had cezasının kendine özgü şartları ve ispat ölçüleri vardır. Bu şartların bulunmadığı durumlarda İslam hukukunda başka yaptırım türleri de söz konusudur.
Buradan çıkaracağımız temel ilke şudur: Suçun karşılığı olmalı, hak sahibinin hakkı korunmalı ve adalet caydırıcılığını kaybetmemelidir.
ADALET, GÜÇLÜNÜN DEĞİL HAKLININ YANINDA OLMALIDIR
İslam’ın hukuk anlayışında zengin ile fakir, yönetici ile yönetilen, güçlü ile güçsüz arasında adalet bakımından ayrım yapılamaz.
Bir ekmek çalan yoksulun karşısında hukukun bütün ağırlığını hissettiren bir düzen, milyarlarca liralık haksız kazanç iddiaları karşısında sessiz veya etkisiz kalıyorsa toplumun adalet duygusu yara alır.
Mesele cezaların mutlaka ağırlaştırılması değildir. Mesele, suçun büyüklüğüyle yaptırımın orantılı olması, suçtan elde edilen menfaatin faile bırakılmaması ve hukukun herkes için eşit uygulanmasıdır.
Çünkü hukuk, yalnızca suçluyu cezalandırmak için değil, suç işlemeyi anlamsız ve tehlikeli hâle getirmek için vardır.
Unutulmamalıdır ki cezanın caydırıcılığını kaybettiği yerde suç cesaret kazanır; adaletin güven vermediği yerde ise toplumun devlete ve hukuka olan inancı zedelenir.
Hukukun gücü, yalnızca verdiği cezada değil, suç işlemeyi önleyebilen adaletindedir.
İSLAMİ HABER “MİRAT”