
İslâm’ın insan tasavvurunda insan, yalnızca maddî ihtiyaçları bulunan bir varlık değildir. Onun aklı, kalbi, iradesi, ahlâkı ve davranışları da eğitime, terbiyeye ve tezkiyeye muhtaçtır. Kur’an-ı Kerîm’in insanın kurtuluşunu anlatırken tezkiye kavramına özel bir önem vermesi bunun açık bir göstergesidir.
“Tezkiye” kökünden gelen kelimeler Kur’an-ı Kerîm’de farklı bağlamlarda kullanılmış; maddî ve manevî temizlenme, arınma, gelişme ve bereketlenme anlamlarıyla insanın hem dünya hem de âhiret hayatına ilişkin önemli bir hakikate işaret edilmiştir.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Bakmaz mısın, şu kendilerini temize çıkarıp duranlara? Oysa Allah dilediğini temize çıkarır ve hiç kimseye kıl kadar olsun haksızlık edilmez.” (Nisâ, 4/49)
Bu ayet, gerçek anlamda tezkiyenin kaynağının Allah Teâlâ olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte Allah Teâlâ, kullarının nasıl arınacağını vahiy yoluyla bildirmiş ve bu görevi peygamberleri vasıtasıyla insanlara öğretmiştir.
Nitekim Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in görevlerinden birini şöyle açıklamaktadır:
“Nitekim kendi aralarından, onlara Allah’ın ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderdik. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Âl-i İmrân, 3/164)
Bu ayette peygamberlik görevinin üç temel boyutuna dikkat çekilmektedir: Allah’ın ayetlerini tebliğ etmek, insanları tezkiye etmek ve onlara kitabı ve hikmeti öğretmek.
Dolayısıyla tezkiye, İslâm’ın insan yetiştirme anlayışının ayrılmaz bir parçasıdır.
Hz. Peygamber Efendimiz (S.A.V.), vahyin rehberliğinde sahâbe neslini sadece bilgi sahibi kimseler olarak değil; iman, ibadet, ahlâk, adalet ve sorumluluk bilinciyle donanmış bir ümmet olarak yetiştirmiştir.
Onun eğitiminde akıl ile kalp, bilgi ile amel, ibadet ile ahlâk birbirinden kopuk değildir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’den sonra ise dinin doğru anlaşılması, yaşanması ve gelecek nesillere aktarılması sorumluluğu ilim ehlinin omuzlarında devam etmiştir.
Kur’an-ı Kerîm, âlimlerin toplum karşısındaki sorumluluğunu şöyle hatırlatmaktadır:
“Din âlimleri ve fakihler onları günah sözler söylemekten ve haram yemekten sakındırsalardı ya! Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!” (Mâide, 5/63)
Bu ayet, din âliminin görevinin sadece kitap okutmak veya bilgi aktarmaktan ibaret olmadığını göstermektedir. Âlim; toplumun inanç, düşünce, ahlâk ve davranış dünyasında meydana gelen bozulmalara karşı hakikati açıklamak, insanları yanlışlardan sakındırmak ve onları helal-haram konusunda bilinçlendirmekle de sorumludur.
Nitekim Abdullah b. Abbas (r.a.)’ın bu ayet hakkında, âlimlerin sorumluluğunun ağırlığına dikkat çeken değerlendirmesi nakledilmiştir.
Buradan hareketle denilebilir ki âlim, ümmetin sadece bilgi dünyasından değil, aynı zamanda zihin ve gönül dünyasının istikametinden de sorumludur.
İslâm’da tezkiyenin ilk ve en temel adımı sahih imandır.
İnsan, Allah’ın birliğini kabul etmeden, O’na kulluk bilincine erişmeden ve Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in getirdiği vahyi benimsemeden gerçek anlamda bir arınmadan söz edemez.
Bu sebeple kelime-i tevhid, tezkiyenin temelini oluşturur:
لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ
“Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.”
Kelime-i tevhidin başındaki “لَا” (lâ), Allah’tan başka ilâh edinilen her şeyi reddetmeyi; “إِلَّا اللّٰهُ” (illallâh) ise kulluğun yalnızca Allah’a ait olduğunu kabul etmeyi ifade eder.
Bu yönüyle kelime-i tevhid, insanın kalbini ve zihnini Allah’tan başka hiçbir varlığı ilâhlaştırmaktan, hiçbir gücü Allah’ın yerine koymaktan ve hiçbir yaratılmışa Allah’a ait olan mutlak bağlılık ve kulluk duygusuyla bağlanmaktan koruyan temel bir iman ilkesidir. Mümin, “Lâ ilâhe illallah” diyerek kulluğun yalnızca Allah’a ait olduğunu kabul eder ve hayatında Allah’ın yerine başka otoriteleri, tutkuları veya değerleri koymamaya söz verir.
“Lâ ilâhe illallah” diyen insan, Allah’tan başka ilâh olmadığını kabul eder. Hiçbir insanı, makamı, gücü, parayı, tutkuyu veya dünya nimetini Allah’ın önüne geçirmez. Kulluğunu yalnız Allah’a yapar ve hayatını O’nun rızasına göre yaşamaya çalışır.
Ancak kelime-i tevhidi yalnızca dille söylemek, onun gerektirdiği iman ve kulluk bilincinin bütün sonuçlarını kendiliğinden gerçekleştirmiş olmak anlamına gelmez. Tevhidin insan hayatında karşılık bulması; bilgi, tasdik, ihlas, teslimiyet, sadakat ve amel ile mümkündür.
Bu nedenle iman, sadece sözde kalan bir iddia değil; insanın hayatını şekillendiren bir teslimiyettir.
İnsanın temizlenmesi denildiğinde çoğu zaman yalnızca beden veya maddî temizlik anlaşılmaktadır. Oysa Kur’an’ın tezkiye anlayışı çok daha kapsamlıdır.
Kalbin kibir, riya, haset, kin ve gösterişten;
aklın cehalet, taassup ve hakikatten uzaklaştıran yanlış kabullerden;
iradenin günah ve kötülüklerden;
hayatın ise haramdan ve zulümden arındırılması gerekir.
Bu sebeple Müslüman, kendisini sadece bedenî olarak değil; inanç, düşünce, niyet, ahlâk ve davranış bakımından da sürekli olarak gözden geçirmekle yükümlüdür.
Günümüzde insanın zihnini etkileyen çok sayıda düşünce akımı, propaganda, tüketim kültürü, aşırı dünyevîleşme ve farklı ideolojik yaklaşımlar bulunmaktadır. Bunların tamamını aynı kategoride değerlendirmek doğru olmadığı gibi, bir düşünceyi sırf belirli bir isim veya etiket taşıdığı için reddetmek de ilmî bir yöntem değildir.
Ancak İslâm’ın temel inanç ve ahlâk ilkeleriyle açıkça çelişen düşünce ve anlayışlar karşısında Müslümanın ölçüsü vahiy olmalıdır.
Âlimin görevi de insanları herhangi bir ideolojik kamplaşmaya sürüklemek değil, hakikatin ölçüsünü Kur’an ve sünnet çerçevesinde ortaya koymaktır.
İman, insan hayatında sürekli canlı tutulması gereken bir değerdir. Hz. Peygamber Efendimiz (S.A.V.), sahâbeye imanlarını yenilemelerini tavsiye etmiş ve bunun yolunu kelime-i tevhidi çokça söylemekle açıklamıştır: “İmanınızı yenileyiniz.”
Sahâbe, “Ey Allah’ın Resûlü! İmanımızı nasıl yenileyelim?” diye sorunca, “Lâ ilâhe illallah sözünü çokça söyleyin.” buyurmuştur.
Bu rivayet, insanın zaman içerisinde iman şuurunun zayıflayabileceğine ve bu sebeple imanını sürekli beslemesi gerektiğine işaret etmektedir.
İmanın zayıflamasına cehalet, gaflet, günah, kötü çevre, yanlış alışkanlıklar ve dinî duyarlılığın zayıflaması gibi birçok unsur sebep olabilir.
Bu nedenle Müslüman, kendi imanını ve hayatını düzenli olarak muhasebe etmelidir.
Kur’an’ın ortaya koyduğu tezkiye anlayışı yalnızca teorik bir inanç sistemi değildir. İman, insanın ahlâkına ve davranışlarına yansımalıdır.
Namaz, oruç, zekât, hac, infak, zikir, dua, tövbe, güzel ahlâk, adalet, merhamet, sabır, doğruluk, emanete riayet ve kul hakkından sakınma; insanın kendisini tezkiye etmesine vesile olan temel ibadet ve ahlâkî sorumluluklardandır.
Yüce Allah şöyle buyurur: “Namazı kıl. Şüphesiz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût, 29/45)
Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: İbadet, insanın hayatında ahlâkî bir dönüşüm meydana getirmelidir.
Namaz kılan insanın adalet duygusu gelişmeli; oruç tutan insan nefsine hâkim olmayı öğrenmeli; zekât veren insan paylaşmayı bilmeli; Kur’an okuyan insan Kur’an’ın ahlâkını hayatına taşımaya gayret etmelidir.
Aksi hâlde ibadet ile hayat arasında ciddi bir kopukluk meydana gelir.
Rabbânî âlim, yalnızca çok sayıda bilgiye sahip olan kimse değildir.
O, bildiğini hikmetle aktaran, insanları Allah’a yaklaştıran, hakikati açıklarken adaletten ayrılmayan, farklılıklar karşısında ilmî ölçüyü koruyan ve toplumun dinî hayatına rehberlik eden kişidir.
Âlimin vazifesi insanları kendisine bağlamak değil, Allah’a ve Resûlü’ne bağlamaktır.
İnsanların zihnini kendi şahsî kanaatleriyle şekillendirmek değil, onları Kur’an ve sünnetin sahih bilgisiyle buluşturmaktır.
Bu bakımdan rabbânî âlim;
cehalete karşı ilmi,
gaflete karşı zikri,
şüpheye karşı sahih bilgiyi,
taassuba karşı hikmeti,
günaha karşı tövbeyi,
zulme karşı adaleti,
bencilliğe karşı infakı,
ahlâkî bozulmaya karşı güzel ahlâkı,
ümitsizliğe karşı Allah’ın rahmetini hatırlatır.
Bununla birlikte dinî meselelerde hüküm verirken usûl ve fıkıh ilkelerine bağlı kalır; tekfir gibi son derece ağır sonuçları bulunan meselelerde aceleci davranmaz. Bir sözün veya fiilin hükmü ile belirli bir kişi hakkında hüküm vermenin aynı şey olmadığını bilir. Kişinin şartlarını, kastını, bilgisini ve karşılaştığı şüpheleri dikkate almadan insanları iman dairesinin dışına çıkarmanın ağır bir sorumluluk olduğunu göz önünde bulundurur.
Tezkiye, insanın bir defa yaptığı ve sonra tamamladığı bir işlem değildir.
İnsan, hayatı boyunca nefsini, niyetini, sözünü ve davranışlarını kontrol etmek zorundadır.
Bu sebeple Müslüman;
Kur’an okumalı,
sünneti öğrenmeli,
ibadetlerini ihsan şuuru içerisinde yerine getirmeli,
günahlarından tövbe etmeli,
helal ve harama dikkat etmeli,
zikir ve dua ile Allah’ı hatırlamalı,
güzel ahlâk sahibi olmaya çalışmalı,
salih kimselerin sohbetinden istifade etmeli,
hatalarını kabul edip düzeltmeye gayret etmeli,
zulüm ve haksızlık karşısında adaletten ayrılmamalıdır.
Bütün bunlar, insanın Allah’ın rızasına yönelmesini ve nefsini terbiye etmesini sağlayan tezkiye yollarıdır.
Günümüz insanı yalnızca camide, okulda veya kitapta değil; televizyon, internet, sosyal medya, sinema, reklam, kültür ve gündelik hayatın sayısız mecrasında sürekli bir düşünce bombardımanına maruz kalmaktadır.
Bu ortamda Müslümanın her duyduğu düşünceyi doğru, her gördüğü hayat tarzını örnek, her popüler anlayışı hakikat kabul etmemesi gerekir.
Fakat bunun yolu insanları sürekli “biz ve onlar” şeklinde ayırmak da değildir.
İslâm’ın yöntemi, ölçüyü öğretmektir.
Müslüman; neyin hak, neyin bâtıl olduğunu; neyin İslâm’ın temel ilkeleriyle bağdaştığını, neyin bağdaşmadığını Kur’an ve sünnetin rehberliğinde öğrenmelidir.
İşte rabbânî âlimin günümüzdeki en önemli vazifelerinden biri de budur:
Ümmete sadece bilgi vermek değil, doğru düşünme ölçüsü kazandırmak.
Çünkü zihni başıboş bırakan insan, zamanla kalbini de başıboş bırakabilir.
Kalbi başıboş kalan insanın ise davranışlarını istikamet üzere tutması zorlaşır.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Nefsini arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (A‘lâ, 87/14)
Bu ayet, tezkiyenin insanın kurtuluşuyla doğrudan ilişkisini ortaya koymaktadır.
Kurtuluş, yalnızca bir kimliğe sahip olmakla değil; iman, ihlas, ibadet, güzel ahlâk ve salih amelle Allah’ın rızasına yönelmekle mümkündür.
Bu nedenle Müslüman, hayatı boyunca şu soruları kendisine sormalıdır:
Ben bugün dünkü hâlimden Allah’a daha yakın mıyım?
Bilgim arttı mı?
İmanım güçlendi mi?
Ahlâkım güzelleşti mi?
Kul hakkına karşı daha hassas hâle geldim mi?
Günahlardan uzaklaşabiliyor muyum?
İbadetlerim beni Allah’ın razı olduğu bir insana dönüştürüyor mu?
Kur’an’ın emirleri ve Hz. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in sünneti hayatımda ne kadar karşılık buluyor?
İşte gerçek muhasebe budur.
İslâm’ın eğitim ve irşad anlayışında hedef, sadece bilgi yüklenmiş insanlar yetiştirmek değildir.
Hedef; imanı sahih, aklı selim, kalbi temiz, ahlâkı güzel, ameli salih ve insanlara karşı adaletli nesiller yetiştirmektir.
Bu sebeple âlimin görevi sadece kitapların sayfalarında kalamaz.
Âlim, hayatın içinde olmalıdır.
İnsanların sorularını dinlemeli, şüphelerini gidermeli, yanlış bilgileri düzeltmeli, bâtıl düşüncelere ve hurâfelere karşı ilmî deliller ortaya koymalı, gençlerin zihnini ve gönlünü sahih dinî bilgiyle beslemeli ve ümmetin ahlâkî istikametini korumaya gayret etmelidir.
Ancak bunu yaparken öfkenin değil hikmetin, taassubun değil ilmin, şahsî kanaatin değil vahyin ve usûlün rehberliğinde hareket etmelidir.
Çünkü tezkiye, insanlara Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’i sevdirmek ve insanları Allah’ın razı olduğu kulluk şuuruna ulaştırma gayretidir.
Rabbânî âlimin değeri de sadece sahip olduğu unvanla değil, ilminin insanı Allah’a, hakikate, adalete ve güzel ahlâka ne ölçüde yönelttiğiyle anlaşılır.
Yüce Allah bizleri ilmiyle amel eden, hikmetle irşad eden, ümmetin zihnini ve gönlünü Kur’an ve sünnetin rehberliğinde arındırmaya çalışan âlimlerden eylesin. Bizlere de imanımızı, niyetimizi, ahlâkımızı ve amellerimizi sürekli muhasebe ederek tezkiye yolunda yürümeyi nasip etsin.
Âmin.
SİSTEMİN NİMETİYLE BESLENİP KÜLFETİNE BAĞIRGANLIK EDENLER: BİR İKİ YÜZLÜLÜK PORTRESİ Türkiye, devasa boyuttaki fon tasfiyelerinin…
YARALI FİLİSTİNLİYİ BAŞINDAN VURMUŞTU İsrail Cumhurbaşkanı Herzog, Elor Azaria’yı affetti İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, 2016…
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GERÇEKTEN BİRLEŞMİŞ Mİ? Birleşmiş Milletler… İsmi bile başlı başına büyük bir iddia taşıyor:…
Arakçi’den Fransa’ya Cezayir tepkisi: 1,5 milyon insan katledildi İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cezayir’in bağımsızlık…
Erdoğan New York'ta Sevgi Gösterileriyle Karşılandı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel…
Gazze'de 3 Yıllık Karanlığın Ardından: Yıkık Kentin Çocukları Çadır Okullarda Ders Başı Yaptı İsrail’in aylardır…