
Başlığı önce “Azı vermeyen çoğu verir mi?” şeklinde yazmayı düşündüm; ama sonra Mevlâna’nın bu deyişi aklıma geldi. Çünkü dîni yalanlayıp riyayı kendilerine meslek edinenlerin en küçük yardımları bile maksatlı ve karşılıklıdır. Hz. Dâvûd peygamberin kıssasında olduğu gibi doksan dokuz koyuna sahip olsalar da halkın, zayıfın, kimsesizin elinde bulunan bir koyunu da ellerinden almak isterler. Bu nedenle onların yaptıkları iyilikleri şüphe ile karşılamak, gösterişli sahte cömertliklerine güvenmemek lâzımdır. Onların göstermelik iyilikleri bile kendi menfaatlerine uygun tuzaktan başka bir şey değildir. Göründükleri gibi olmamak veyâ oldukları gibi görünmemek mürâîlerin değişmez karakteridir.
Mâûn Sûresi, ilk âyette anılan dîni yalanlayanların bir başka –belki de en önemli– özelliğini 7. ve son âyeti ile gündeme getirerek bitmektedir: “Ve üstelik onlar, [insânlara] en ufak bir yardımı bile reddederler!”[1] Alıntıladığımız bu çeviri ne yazık ki âyetin hakîkatini yansıtmada çok yetersiz bir karşılıktır. Ama sadece bu çeviri değil birçok meâl/tefsir âyete anlam verirken “mâûn” kavramının tam karşılığını ortaya koyamamış ve bu kelime çeşitli anlam kaydırmalarıyla hafife alınarak, işâret ettiği çarpıcı/vurucu gerçeklik devre dışı bırakılmıştır.
“Mâûn” terimi, kişinin günlük hayatında ihtiyaç duyduğu birçok küçük şeyi ve insânlara bu yolla yardım etme şeklinde kendini gösteren limit yardımseverliği ifâde eder. Müfessirlerin çoğuna göre “mâûn”, komşuların birbirlerine ödünç verdiği ufak tefek eşyâlara denir. Bunlar iğne-iplik, kap-kacak, keser-balta, kazma-kürek, çekiç-keser, su kabı gibi, “ıvır zıvır” denen basit eşyâlardır ve pek kıymeti olmayan şeyler için kullanılır. Bu anlamdan yola çıkarak âyete verilen karşılıklara kısaca bir bakalım: “Basit şeyleri bile esirgerler/Ufacık bir yardıma bile engel olurlar” veyâ “Onlar basit şeyleri dahi vermezler.”
Bu çevirileri değerlendirdiğimizde bu kadar küçük değersiz/basit şeyleri vermemekle dîni yalanlama arasında doğru bir orantının olmadığını görüyoruz. Yâni günlük hayatta ihtiyaç duyulan sıradan eşyâları vermemenin bu kadar ağır bir sonucu olmaması gerekir. Başka bir ifâdeyle söylersek sûrenin ilk âyetindeki ağırlığa son âyetinin de denk olması beklenir. Üstelik âyette “esirgemek/vermemek” değil “engellemek” fiili kullanılmıştır. Eğer bu anlamdan hareket edilecek olursa âyete şöyle bir karşılık vermek daha isâbetli olacaktır: “Dîni yalanlayanlar, insânların ihtiyaçları olan büyük şeyleri vermek bir yana en basit/küçük şeylerin bile insânlara ulaşmasına izin vermezler ve bunu engellerler. Böylece o insânların kendi ekmeklerini kazanmalarına, kendi ayakları üzerinde duracak imkâna kavuşmalarını istemezler ve hep kendi lütuf ve sadakalarına bağımlı kul/köle olarak yaşamalarını arzu ederler. Ama iş reklama gelince bundan da çekinmedikleri mesajını verirler.”
Yine “mâûn” sözcüğünün bazı tefsirlerde “zekât” şeklinde çevrildiği görülmektedir. Bu yorum, âyetin delâlet mânâsına dayanılarak “küçük, basit ve sıradan bir şeyi bile vermeyen bir insânın zekât gibi malının belli bir oranını hiç veremeyeceği” mantığı ile yapılmıştır. Gerek bu âyetin Mekkî, zekât emirlerinin ise Medenî olması ve gerekse Kur’ân’da açıkça “zekât” kavramının bulunması gibi nedenlerle mâûn sözcüğüne zekât anlamı vermek isâbetli değildir. Bu durumda “mâûn” kelimesine sûrenin rûhuna uygun bir anlam vermek gerekirse en güzel ve mânâlı karşılık, halkın yararlanmasında kullanılacak her şeyi kapsayacak bir kavram olarak “kamu hakkı” ifâdesi olabilir. Belki, zekâtın da resmî kamu hakkı veyâ resmî kamu mal ve imkânı olması nedeniyle bu tefsirler “mâûn” ifâdesini “zekât” şemsiye kavramı içinde düşünmüşlerdir. Çünkü zekât, hem toplanması bakımından hem de sarf edilmesi bakımından kamu hakkıdır. Bugünkü dünyâda bunun adı vergidir ve tüm vergiler “kamu hakkı” veyâ “kamu malı”dır.
Anlaşılıyor ki; “mâûn”u engellemek, kamu hak ve imkânlarının ait oldukları yere, gitmesi gereken kimselere gitmesini engellemektir. Engellemek, çalıp çırpıp zimmetine geçirmekle, bizzat yemekle olabileceği gibi, hakkın yerine ulaşmasını engelleyen eylemlere seyirci kalmakla da olabilir. Başkalarını yedirmekle de olabilir. Gereğini yapmamak yüzünden hakların yerine ulaşmasını geciktirmekle de olabilir. İşte Kur’ân kendine özgü kelâm mûcizelerinden birini daha göstererek suçluların kaçmasında kullanılabilecek yolların hepsini tıkamış ve bunu “mâûn” kelimesiyle ifâde etmiştir.
Kur’ân’ın muhatabı birey ve toplum hâlinde bütün insânlıktır. Kur’ân’daki herhangi bir mesaj, onu ilk dinleyen insândan başlayarak dalgalar hâlinde bütün yerküreye uzanır/uzanmalıdır/uzatılmalıdır. Mesajın bu şekilde yayılmasını sağlamak Kur’ân mü’minlerinin görevidir. Üzerinde durduğumuz Mâûn Sûresi de Kur’ân’ın insânı/insânlığı sarsan/silkeleyen en önemli sûrelerinden birisidir. Bu sûreyi iyi okuyanlar, iyi “tedebbür”, “tefekkür” ve “taakkul” edenler, bu sûrenin kendilerine şöyle söylediğini göreceklerdir:
Ey İnsân! Sahibi gibi göründüğün nimet ve imkânların tümü Allah’ındır. Bu yeryüzü ve içindekilerin tümü Allah’ındır. İnsânlık ise Allah’ın ev halkıdır. Bu nedenle, Allah’ın nimetlerinin Allah’ın ev halkına ulaşmasına engel olma.
Ey İnsân! Din, îman, Allah, âhiret diyerek kendini aklanmış, kurtulmuş, dokunulmaz konuma gelmiş sanma. Bu sözlerin ve bu iddiaların gereğini yerine getirmez isen yolun kurtuluşa değil veyl’e/lânete çıkar. Şunu iyi bil ki; hakların yerine ulaşmasını engellemede ibâdetlerini bir araç olarak kullananlar dinsizliğin ve îmansızlığın en ağır kahrına uğratılacaklardır.
Ey İnsân! Senin hizmetine verilmiş Arz’ı ve Semâ’yı, altından üstüne, topraktan yıldızlara kadar kirlettin ve zehirledin. Senden sadece insânlar değil, bütün canlılar şikâyetçidir. Sanık sandalyesinde oturduğunu unutma! İnsân haklarının da, hayvan haklarının da, tüm canlı haklarının da sorumluluğu senin üzerindedir.
Ey İnsân! Onun bunun haklarını çiğneyerek elde ettiğin serveti kazanç sayma, savurganlık yapma. İsrafı durdur! Çünkü israf zulümdür.
Ey İnsân! Eğer Allah’ın lânetine neden teşkil eden bütün bu eylemleri umursamazca/şımarıkça/küstahça yapıyorsan bil ki; Mâûn Sûresi senin en büyük hesap sorucun olacaktır.
[1] Mâûn/7: “Ve yemneûne’l-mâûne.”
MAZLUMDER: FİKİRLER YASAKLARLA, SANSÜRLE VEYA TOPLATMA KARARLARIYLA ORTADAN KALDIRILAMAZ! MAZLUMDER Şehid Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşaretler”…
Yunanistan ve Hindistan’dan Girit Açıklarında Ortak Deniz Tatbikatı Yunanistan ve Hindistan deniz kuvvetleri, stratejik iş…
MODERN DEVLETİN ONTOLOJİK ZORUNLULUĞU: İCAT EDİLMİŞ ÖTEKİ Modern devletin varoluşsal meşruiyeti ve bekası, kendi sınırlarının…
İMAM GAZALİ’NİN İKTİDARLARA VE ALİMLERE SINIR ÇİZEN UYARILARI İslam düşünce tarihinin en parlak zekalarından biri…
İNGİLTERE'DE KAMUOYUNUN TEHDİT ALGISI DEĞİŞİYOR: HALK İSRAİL VE ABD'YE MESAFELİ İngiltere’de yürütülen geniş kapsamlı araştırmaya…
ABD'DE KONGRE EL DEĞİŞTİRDİ: TRUMP'IN EMPERYAL POLİTİKALARI FREN YİYECEK Mİ? Demokratlar Temsilciler Meclisi ve Senato'da…