
Siyaset, özellikle de fırtınaların hiç dinmediği küresel satranç tahtasında devlet yönetmek, hamasetle değil akılla, öfkeyle değil ince bir stratejiyle yürütülmesi gereken zor bir sanattır. Bir liderin en temel, en hayati görevi; sorumluluğunu üstlendiği milletini uçuruma sürüklemeden, pusuda bekleyen düşmanlara ezdirmeden ve halkını birbiriyle çarpıştırıp telef etmeden o büyük gemiyi sağ salim limana yanaştırmaktır. Fırtınalı denizlerde kaptanın ustalığı, dev dalgalara körü körüne kafa atmasında değil, rotayı koruyarak yolcularını güvenle menzile ulaştırmasında gizlidir.
Bugün Türkiye’nin içinden geçtiği süreçleri değerlendirirken bu gerçeği gözden kaçırmamak gerekiyor. Zaman zaman Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki iktidarın, gerek uluslararası diplomaside gerekse iç siyasette geçmişle günümüz arasında aynı hususta birbiriyle çelişkili gibi görünen adımlar attığına, farklı söylemler geliştirdiğine dair eleştiriler duyabiliyoruz. Ancak devlet aklı tam da bu esnekliği gerektirir. Siyasette dümdüz, bükülmez bir çizgi izlemek her zaman doğru menzile götürmez. Kimi zaman esnemek, kimi zaman taktiksel manevralar yapmak icap eder. Tüm bu pragmatik adımların, değişen stratejilerin tek bir gayesi vardır: Devleti zafiyete düşürmemek ve halkı huzur içerisinde o güvenli limana ulaştırmak. Bu durum bir tutarsızlık değil, aksine rasyonel bir ‘reel politik’ okumadır.
Eğer gücünüzü aşan, altı boş bir hamasetle yola çıkarsanız ve diplomatik esnekliği reddederseniz, bunun faturasını liderlerden daha çok masum halklar öder. Yakın tarihimiz ve coğrafyamız bunun acı örnekleriyle doludur. Saddam Hüseyin’in gücüyle orantısız, tamamen şekilden ve içi boş bir meydan okumadan ibaret duruşunun Irak’ı ve Irak halkını nasıl bir felakete, nasıl bir kan gölüne sürüklediğini hep birlikte gördük. Şekilden ibaret bir duruş, devleti ayakta tutmaya yetmediği gibi milleti de perişan etmiştir.
Benzer bir tabloyu bugün komşumuz İran’da da görebiliyoruz. Ortadoğu’da izlediği yayılmacı ve gerçeklikten kopuk politikalar yüzünden İran, kendi halkını büyük bir fakru zaruret içerisine hapsetmiştir. Küresel güç odakları karşısında kendi öz ekonomik ve teknolojik gücüyle değil, ancak bir başka küresel gücün (Rusya ve Çin) gölgesine sığınarak, onların desteğiyle şimdilik ayakta kalabilme çabası içindedir. Bu, bağımsız ve güçlü bir devletin değil, vekalet savaşlarının yorgun düşürdüğü bir yapının fotoğrafıdır. Şüphesiz ki, sırf ‘dik durmuş olmak’ adına esneklikten uzaklaşıp böyle bir yola girmek, Türkiye için de kaçınılmaz ve acı bir akıbet olurdu.
Unutmamak gerekir ki; bir milletin, hatta umutlarını bu topraklara bağlamış koca bir ümmetin yükünü omuzlarda döküp saçmadan, telef etmeden taşımak asla kolay değildir. Siyasette ve diplomaside kural açıktır: Tavrın, daima gücün nispetinde olmalıdır. Eğer tavrın gücünü aşarsa, mahiyetindekileri telef edersin.
Aslolan, rüzgâra karşı tek başına bağırıp çağırarak sesini tüketmek değil; rüzgârı yelkenine doldurup, o gemiyi selametle hedefine ulaştırma marifetini gösterebilmektir.
Mesele Maaş Farkı Değil, Adalet Meselesi! Bir toplumda herkesin aynı maaşı alması gerekmez. Ancak bir…
YAĞMUR YAĞDI, İMARIN RÖNTGENİ ÇEKİLDİ! Rum Suresi 41. Ayet: Afet mi, İhmal mi, Yanlış Şehircilik…
İsrail’de Tartışmalı Fetva: Sekülerlere Ev Kiralamak Haram! İsrail’in Bney Brak kentinde yayımlanan dinî bildiride, Haredi…
BİR TOPLUM KENDİ KENDİNİ NASIL KÖLELEŞTİRİR? Milyonlarca insanın tek bir kişinin boyunduruğu altına girmesi ve…
İSLAM’IN ADALETİ YOKSA KİMSE ADALET BULAMAYACAKTIR! Her din, ideoloji ve siyasi akımın dilinden düşürmediği "adalet"…
Netanyahu Gitse Ne Değişecek?Barış mı, İşgalin Yeni Yüzü mü? Anadolu Ajansı Analiz’de yayımlanan değerlendirmede, Netanyahu’nun…