islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
48,6571
EURO
56,2157
ALTIN
6.771,15
BIST
13.892,30
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
22°C
İstanbul
22°C
Çok Bulutlu
Perşembe Hafif Yağmurlu
23°C
Cuma Az Bulutlu
24°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
25°C
Pazar Az Bulutlu
25°C

BATILILAŞMA MODERNLEŞME Mİ, YABANCILAŞMA MI?

BATILILAŞMA MODERNLEŞME Mİ, YABANCILAŞMA MI?
A+
A-

BATILILAŞMA MODERNLEŞME Mİ, YABANCILAŞMA MI?

Yasin Aktay’ın Tarihin Gerçek Yüzü serisi içinde kaleme aldığı bu eser, Türkiye’nin son üç yüz yılına damgasını vuran en büyük dönüşümlerden birini, Batılılaşma tecrübesini, alışılmış tarih anlatılarının dışına çıkarak yeniden düşünmeye davet ediyor. Fakat kitap yalnızca “Batılılaşma ne zaman başladı, nasıl gelişti, hangi reformlar yapıldı?” sorularının peşinden gitmiyor. Çok daha temel bir soruyu gündeme getiriyor: Batılılaşma gerçekten bir ilerleme ve modernleşme projesi miydi, yoksa kendi kimliğinden uzaklaşmanın, yabancılaşmanın ve zamanla kendi kendini sömürgeleştirmenin adı mıydı?

Aktay’ın kitabını ilgi çekici kılan da tam olarak bu sorgulayıcı yaklaşım. Çünkü burada Batılılaşma, yalnızca kıyafetlerin, alfabenin, kurumların veya yaşam biçimlerinin değişmesi üzerinden ele alınmıyor; bir toplumun kendisine bakışının nasıl değiştirildiği üzerinden okunuyor. İnsan, kendi tarihine, kültürüne ve medeniyet birikimine ne zaman yabancılaşmaya başlar? Bir toplum neden kendi sahip olduklarını geri kalmışlığın işareti, başkasına ait olanı ise ilerlemenin ölçüsü olarak görmeye başlar? Ve daha da önemlisi, kendi kimliğini koruyarak modernleşmek gerçekten mümkün değil midir?

Kitabın merkezindeki temel paradoks burada ortaya çıkıyor. Doğulu bir toplum, kendi tarihinden ve kültürel birikiminden bütünüyle vazgeçmeden Batı’nın bilimini, teknolojisini, kurumlarını ve tecrübelerini alabilir mi? Aktay’a göre aslında bunun önünde ilkesel bir engel yoktur. Nitekim Osmanlı toplumunda Batı’dan bilim, teknik, askeri teşkilatlanma ve idari yöntemler alma konusunda ciddi bir tereddüt yaşanmamıştır. Mehmet Akif Ersoy ve Sebilürreşad çevresindeki düşünürler de Batı’nın bilimsel ve teknik birikiminden yararlanmayı İslam’ın öğrenmeye ve faydalı bilgiyi edinmeye yönelik çağrısıyla çelişkili görmemişlerdir. “İlim Çin’de de olsa gidiniz alınız” anlayışı, bilginin kaynağından ziyade kendisine ve sağlayacağı faydaya önem veren bir yaklaşımın ifadesidir.

Sorun, teknik ile kültür arasındaki sınırın ortadan kaldırılmasıyla başlamaktadır. Batı’dan teknoloji almak başka bir şeydir; Batı’nın bütün kültürel kodlarını, yaşam tarzını ve değerlerini ilerlemenin zorunlu şartı olarak görmek başka bir şey. Aktay’ın itiraz ettiği nokta tam da burasıdır. “Teknoloji gelince kültür de beraberinde gelir” düşüncesinin aksine, Batı kültürünün Osmanlı toplumuna yalnızca teknolojik gelişmeler aracılığıyla girdiğini düşünmek mümkün değildir. Kültürel dönüşümün arkasında siyasi yenilgiler, devletin zayıflaması, dış müdahaleler ve Batı karşısında oluşan aşağılık duygusunun da büyük payı vardır. Böylece Batı, yalnızca kendisinden bir şeyler öğrenilecek bir medeniyet olmaktan çıkarak giderek taklit edilmesi gereken bir modele dönüşmüştür.

İşte bu noktada Batılılaşma, Aktay’ın anlatısında basit bir “yenilik” hikâyesi olmaktan çıkar. Kendi değerlerinden uzaklaşmanın, kendisine ait olanı küçümsemenin ve başkasına ait olanı üstün kabul etmenin hikâyesine dönüşür. Bir toplum, askeri ve siyasi alanda yenildiği için neden bütün kültürel referanslarından vazgeçmek zorunda olsun? Yüzyıllar boyunca oluşturulmuş bir medeniyet birikimi, birkaç askeri yenilginin ardından neden değersiz kabul edilsin? Aktay’ın üzerinde durduğu “kendinden vazgeçme” ve “kendi kendini sömürgeleştirme” kavramları, bu zihinsel dönüşümü anlamak açısından özellikle önemlidir.

Kitap, Batılılaşmanın yalnızca devlet politikalarıyla sınırlı kalmadığını, zaman içinde toplumun kendisini değerlendirme biçimini de değiştirdiğini gösteriyor. 19. yüzyılın sonlarına kadar “Batılılaşma” kavramının toplum nezdinde bugünkü anlamıyla meşru ve saygın bir karşılığı yokken, 20. yüzyılın başlarından itibaren bu kavram giderek yüceltilmiş ve Cumhuriyet döneminde devletin temel yönelimlerinden biri hâline gelmiştir. Batılılaşmak artık yalnızca bir tercihi değil, “çağdaşlaşmak”, “ilerlemek” ve “uygarlaşmak” gibi olumlu kavramlarla özdeşleşen bir hedefi ifade etmeye başlamıştır. Bunun doğal sonucu olarak da Batı’ya benzemek, modern olmanın neredeyse zorunlu göstergesi hâline gelmiştir.

Oysa Aktay’ın sorusu basittir ama cevabı kolay değildir: Modernleşmek neden mutlaka Batılılaşmak anlamına gelsin?

Bu soru, kitabın tarih anlatısının başka önemli bir boyutuna, tarih yazımına geçişi de mümkün kılar. Çünkü geçmiş dediğimiz şey, her zaman olduğu gibi ve bütünüyle bugüne ulaşmaz. Tarih yalnızca geçmişte yaşananların kaydedilmesinden ibaret değildir; geçmişe bugün bulunduğumuz yerden bakar, onu bugünkü ihtiyaçlarımız, çatışmalarımız ve siyasal tercihlerimiz doğrultusunda yeniden anlamlandırırız. Hele söz konusu olan devletlerin ve milletlerin kuruluş hikâyeleriyse, tarih anlatısının tarafsız ve masum bir bilgi aktarımı olmaktan çıkması çok daha kolaydır.

Devlet kuranlar, aynı zamanda yeni bir millet ve yeni bir kimlik inşa etmek istediklerinde, çoğu zaman kendi varlıklarını haklı, gerekli ve kaçınılmaz gösterecek bir geçmiş anlatısına da ihtiyaç duyarlar. Hangi olayların hatırlanacağına, hangilerinin unutulacağına; kimin kahraman, kimin hain, hangi dönemin aydınlık, hangisinin karanlık olarak anlatılacağına karar vermek, aslında bugünün kimliğini şekillendirmektir. Nietzsche’nin “tarihin şehvetli hadımları” şeklindeki ifadesiyle işaret ettiği naif nesnellik beklentisi, Türkiye’de özellikle Cumhuriyet döneminin baskın tarih anlatısı içinde daha da tartışmalı bir hâl alır.

Nutuk’un uzun süre temel ve neredeyse tek meşru tarih anlatısı olarak öne çıkarılması, Kazım Karabekir’in İstiklal Harbimiz gibi farklı tanıklıkların bastırılması ve alternatif anlatılara yeterince alan açılmaması bu bağlamda dile getirilebilir. Buradaki mesele belirli bir tarih anlatısını bütünüyle reddetmekten çok, tarihin tek bir ses üzerinden anlatılmasının doğurduğu sorunları görmektir. Çünkü hafıza kusurludur; insan yaşamadığı olayları bile zamanla kendi geçmişinin bir parçası gibi benimseyebilir. Bir toplum da kendisine yıllarca anlatılan tarihi, tartışmasız bir hakikat olarak kabul edebilir.

Batılılaşma ile tarih yazımı arasındaki bağ da tam burada görünür hâle gelir. Türkiye’nin ulusallaşma süreci, aynı zamanda güçlü bir Batılılaşma hareketiyle birlikte yürütülmüştür. Yeni ulusal kimlik oluşturulurken, bir taraftan ortak bir millet fikri güçlendirilirken diğer taraftan bin yıllık tarihsel ve kültürel kimliğin bazı unsurlarından uzaklaşılması gerektiği düşünülmüştür. Batı’ya benzemek, yalnızca devlet kurumlarının değil, toplumun ve hatta bireyin de yeniden biçimlendirilmesinin ölçüsü hâline gelmiştir.

Arnold Toynbee’nin Türkiye’ye ilişkin değerlendirmeleri bu noktada dikkat çekici bir perspektif sunar. Batı’yı taklit etmeye çalışan Türkiye, bu taklit sürecinde ne bütünüyle Batılı olabilmiş ne de kendi özgün kimliğini olduğu gibi koruyabilmiştir. Böylece ortaya, iki dünya arasında sıkışmış, kendisini sürekli başkasına göre tanımlayan bir kimlik sorunu çıkmıştır. Salman Sayyid’in işaret ettiği paradoks ise bu durumu daha da çarpıcı hâle getirir: Türkiye, Doğulu köklerinden kurtulmak için ne kadar sert ve abartılı bir mücadele yürüttüyse, paradoksal biçimde kendi Doğululuğunu o kadar fazla gündeme taşımış ve görünür kılmıştır.

Bu zihinsel dönüşümün izlerini bugün de gündelik hayatımızda görmek mümkündür. Örneğin Arapça tabelalara yönelik rahatsızlıkla Avrupa dillerine karşı gösterilen hoşgörüyü yan yana koyduğumuzda, karşımıza yalnızca sıradan bir yabancı düşmanlığı çıkmaz. Burada daha derin bir kimlik meselesi vardır. Bazen tepki gösterdiğimiz şey, aslında bize başkasını değil, kendimizi hatırlatmaktadır. Arapça ile Türkçenin bin yıllık tarih boyunca iç içe geçmiş olması, Türkçenin kültür ve medeniyet dilinin Arapça ve Farsçayla kurduğu güçlü ilişki, hatta bugün son derece sıradan kullandığımız “cümle” gibi kelimelerin bile Arapça kökenli olması göz ardı edilirken; Latin alfabesinin sanki “öz Türkçe”nin doğal ve kadim bir parçasıymış gibi algılanabilmesi, Aktay’ın eleştirdiği zihinsel dönüşümün ne kadar derine işlediğini gösterir.

Burada mesele herhangi bir alfabenin veya dil unsurunun iyi ya da kötü olması değildir. Asıl mesele, insanın kendi tarihsel gerçekliğini bilmeden kendisi hakkında bir kimlik kurmaya çalışmasıdır. Kendi geçmişini tanımayan insan, kendisini başkasının ölçüleriyle değerlendirmeye daha kolay başlar. Bu nedenle Aktay’ın eleştirisi yalnızca kültürel bir yabancılaşmaya değil, aynı zamanda bir cehalet üretimine de yönelir. Batılılaşmanın en tehlikeli sonuçlarından biri, insanı yalnızca kendi kimliğinden uzaklaştırması değil, uzaklaştığı şeyin ne olduğunu bilemeyecek hâle getirmesidir.

Kurtuluş Savaşı’nın ardından yaşanan gelişmeler, bu açıdan kitabın en önemli sorgulama alanlarından birini oluşturur. Türkiye’nin savaşta karşı karşıya geldiği Batılı devletlerin yaşam biçimleri, düşünce sistemleri ve ideolojileri, kısa süre içinde ulaşılması gereken “uygarlık seviyesi” olarak sunulmuştur. Böylece tarihsel olarak mücadele edilen Batı, kültürel olarak örnek alınması gereken Batı’ya dönüşmüştür. Bir başka ifadeyle, dünün işgalcisi bugünün medeniyet ölçüsüne dönüşmüştür.

Bu dönüşümün en çarpıcı sembollerinden biri ise gardıroptur. Sanki kıyafet değiştirildiğinde zihniyet de değişecek, Batı’ya ait bir görünüş kazanıldığında Batı’nın bilimsel ve ekonomik seviyesine de ulaşılacakmış gibi bir anlayış ortaya çıkmıştır. Oysa bir medeniyetin ekonomik, bilimsel ve teknolojik gücünü yalnızca dış görünüşünü taklit ederek elde etmek mümkün değildir. Bilimsel gelişme, eğitim, üretim, kurumların niteliği, ekonomik yapı ve özgün düşünce kapasitesi gibi çok daha derin unsurlara dayanır.

Aktay’ın Batılılaşma eleştirisinin belki de en dikkat çekici taraflarından biri, Batı’nın son birkaç yüzyıldaki yükselişini de tek başına ve bütünüyle kendinden menkul bir başarı olarak görmemesidir. Batı’nın yükselişinin arkasında Doğu’dan aktarılan bilimsel, felsefi ve kültürel birikimlerin de bulunduğunu hatırlatır. Dolayısıyla mesele “Batı kötü, Doğu iyi” şeklinde basit bir karşıtlık kurmak değildir. Tam tersine, kitabın asıl hedefi böyle kolaycı bir ikiliği aşmaktır.

Çünkü Batılılaşmanın karşısına bu kez “Doğuculuk” koymak da aynı zihinsel tuzağın başka bir biçimi olabilir. Aktay kitabın sonunda özellikle bu konuda uyarır: Yabancılaşmaya ve yozlaşmaya karşı aranacak çözüm, romantik bir Doğululuk idealine sığınmak değildir. Doğuculuk da Batıcılık gibi insanı hazır bir ideolojik kalıbın içine yerleştirebilir. Eğer amaç gerçekten özgürleşmekse yapılması gereken, Batılılaşmanın ve Doğuculuğun ürettiği ideolojik kabulleri sorgulamak, bunların nasıl ortaya çıktığını görmek ve insanın kendi tarihine daha özgür bir bilinçle bakabilmesini sağlamaktır.

Bu nedenle kitap, okurunu ne Batı’yı bütünüyle reddetmeye ne de Doğu’yu romantikleştirmeye çağırıyor. Daha zor ama daha anlamlı bir şey öneriyor: Kendi kimliğimizi başkasının ölçüleriyle tanımlamaktan vazgeçmek. Bilimi, teknolojiyi ve dünyadaki gelişmeleri takip ederken neden mutlaka kendimizden uzaklaşmamız gerektiğini sorgulamak. Modernleşmeyi taklitten, ilerlemeyi yabancılaşmadan ayırabilmek.

Belki de kitabın en güçlü sorusu tam burada saklıdır: İnsan, başkasına dönüşmeden değişebilir mi? Bir toplum, kendi tarihini inkâr etmeden modernleşebilir mi?

Yasin Aktay’ın Tarihin Gerçek Yüzü serisindeki bu çalışması, bu sorulara kolay ve hazır cevaplar vermekten çok, okuru cevapların kendisini yeniden düşünmeye zorlayan bir tarih ve kimlik muhasebesine davet ediyor.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.