
Türkiye’nin modernleşme serüveni ve devletin laikleşme süreci üzerine yapılan tarihsel ve sosyolojik tahliller, Cumhuriyet’in kurucu iradesinin ortaya koyduğu pratiklerin, Batı’daki özgürlükçü sekülerleşme tecrübesiyle yalnızca isim benzerliği taşıdığını gözler önüne seriyor. Akademik ve entelektüel çevrelerde dile getirilen eleştirel analizler; kurucu elitlerin toplumu tepeden inmeci yöntemlerle dönüştürme çabalarını, din kurumu üzerinde kurulan katı bürokratik vesayeti ve toplumsal mühendislik projelerini tüm çıplaklığıyla masaya yatırıyor.
Analizler, Batı toplumlarında laikliğin kilisenin tahakkümüne karşı verilen toplumsal mücadeleler ve doğal uzlaşılar neticesinde, tabandan tavana doğru geliştiğini hatırlatıyor. Siyasi iktidarı rasyonel bir zemine oturtmayı amaçlayan bu Batılı model, Müslüman toplumunun sosyolojik gerçekleri tamamen göz ardı edilerek ithal edildi.
Kurucu kadroların Batı paradigmasını dogmatik ve körü körüne bir taklitçilikle benimsediğini vurgulayan uzmanlar, uygulanan yöntemlerin özgürlükçü ve çoğulcu olmaktan fersah fersah uzak, jakoben ve militan bir dayatma niteliği taşıdığına dikkat çekiyor. Pozitivist dogmalar doğrultusunda homojen bir toplum inşa etmeye girişen modern ulus-devlet mekanizması, dinin siyasal, toplumsal, ekonomik ve hukuki alanlardaki tarihsel rolünü zorbalıkla sonlandırarak inancı bireysel vicdanların dar sınırlarına hapsetti. Akıl ve bilimi adeta yeni bir din gibi konumlandıran bu katı pozitivist anlayış, toplumun asırlardır bağlandığı geleneksel ve dini değerleri ilerlemenin önündeki yegâne düşman ilan ederek marjinalleştirdi.
Laikleşme hareketinin iddia edildiği gibi demokratik bir uzlaşı değil, Tanzimat ve İttihat-Terakki’den devralınan otoriter, tepeden inmeci bürokratik geleneğin radikal bir zirve noktası olduğu belirtiliyor. Fransa’daki dışlayıcı modelden ve katı pozitivizmden büyülenen aydınlar, bu felsefeyi toplumun rızasını almadan devletin resmi ideolojisi haline getirdiler.
Katı merkezileşme ve toplumsal kontrol arayışının bir tezahürü olarak, geçiş döneminde İstiklal Mahkemeleri gibi devrimci ve olağanüstü yargı mekanizmaları pervasızca devreye sokuldu. Rejimin militarist ve seküler dayatmalarına karşı gelişen en ufak toplumsal refleks veya haklı muhalefet, anında “irtica” ve “dini gericilik” torbasına atılarak acımasızca baskı altına alındı. Bu süreç, bürokratik elitlerin kendi iktidarlarını tahkim etmek adına şiddeti bir araç olarak kullanmaktan çekinmediğini gösteriyor.
Dini kamusal alandan tamamen tasfiye etmekle övünen rejim, inanç alanını kendi haline bırakacak kadar özgürlükçü bir olgunluk gösteremedi. Aksine, dinin devrimleri sarsabilecek toplumsal gücünden korktuğu için onu tamamen devlet tekeline almayı ve hadım etmeyi seçti.
Bu kontrol ve vesayet arayışının kurumsal sacayakları net bir şekilde oluşturuldu:
Eleştirel tahliller, rejimin bir yandan dini hayatı ve kurumları baskılarken, diğer yandan hayatta kalabilmek ve kitleleri mobilize edebilmek adına dini sembolleri tepe tepe kullanmaktan utanmadığını ortaya koyuyor. Toplumsal meşruiyet devşirmek ve militarist yapıyı tahkim etmek amacıyla “şehitlik”, “Mehmetçik” ve “Peygamber Ocağı” gibi kutsal kavramlar, resmi söylemin pragmatik birer aparatı haline getirildi.
Sonuç olarak, Türkiye’deki laiklik tecrübesi, bireyin inanç ve vicdan hürriyetini devlet müdahalesinden koruyan Batı’daki özgürlükçü örneklerin tam aksine evrilmiştir. Türkiye’deki model; inancı özgürleştiren bir ilke değil, toplumu şekillendirmek, denetlemek ve cezalandırmak amacıyla tasarlanmış katı bir bürokratik vesayet ve tahakküm mekanizması olarak işlev görmüştür.