islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
33,0448
EURO
36,0187
ALTIN
2.564,07
BIST
11.064,85
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
32°C
İstanbul
32°C
Parçalı Bulutlu
Salı Açık
33°C
Çarşamba Parçalı Bulutlu
34°C
Perşembe Az Bulutlu
33°C
Cuma Az Bulutlu
32°C

Devletin İtibarını Lekeleyenler

Devletin İtibarını Lekeleyenler

Devlet, toplumun en önemli ve değerli kurumu iken; devlet adına çalışanların bu kurumun itibarını düşünmeyerek düşüncesizce ve keyfi bir şekilde  halka zorluk çıkaran uygulamaları, affedilmeyecek bir suçtur.

Devlet, bir toplum veya medeniyetin onur ve saygınlığına yol açan ahlaki ve hukuki bir müessesedir. Devlet, bir manada toplumun manevi şahsiyeti ve bu şahsiyeti oluşturacak dini, kültürel ve geleneksel anlayışların bir otorite ve yönetim tarzı olarak ortaya çıkmasıdır. Bu yüzden, her fert ve grup, devleti ayakta tutmak ve onun şahsında kendi hayat felsefesi ve idealini gerçekleştirmek mecburiyetindedir. Devletin yıpratılması, onun varlığının tehlikeye atılması; aslında toplumun geleceğinin ve varlığının kaybolması manasına gelir.

Kültürümüzde “devleti ebed müddet” tabiri, devlerin varlığının, toplumun varlığı ve hayatının sürdürülmesiyle eşdeğer olduğunu ifade eden önemli bir kavramı bize hatırlatmaktadır.

Osmanlı’da devlet, “baba” gibi, halkın korunması ve kollanması çerçevesinde hizmet merkezli bir anlayışı temsil ediyordu.  Batılılaşma ile birlikte, devlet kavramı ve onun anlaşılmasıyla ilgili çok farklı anlayış ve uygulamalarla karşı karşıya kaldığımızı ve devletin, manevi ve vazgeçilmez bir şahsiyet olmak yerine, kendisine “mecbur olunan” soğuk ve kaba bir müessese olduğu şeklinde yeni anlayışlarla karşılaşıldı.  Bu anlayış ve davranışa, “devletçi ideolojiler”in sebep olduğu da bir gerçek. Nitekim, Cumhuriyet ile birlikte; Cumhur’un varlığı ve etkisini dikkate almayan iktidarların varlığı; devletçi anlayışların ortaya çıkmasına imkan hazırladı. “Tek adam” yönetimleri, böyle bir yönetim felsefesinin sonucu olarak gerçekleşmiştir.  

Aslında ne devletin ferd’e, ne de ferdin devlete kesin bir şekilde tabi olması; sosyal dengeyi ve adaleti sağlama imkanına izin vermemektedir. Bu yüzden; fert ve devletin, birbiriyle uyumlu ve dengeli bir yapıyı oluşturması, hak ve sorumlulukların gerçekleşmesi bakımından da önem taşımaktadır.

Ülkemiz, batılılaşma ile birlikte önce devletçi ve daha sonra da liberal yönetim anlayışına ulaşmıştır. Fakat her iki yaklaşım da, toplumla paylaşılmadan gerçekleştiği ve toplumun değer sistemlerini dikkate almadığı için çeşitli aksaklık ve sıkıntılara yol açmıştır.  Bu yazıda, özellikle devletçi anlayışı ve bu anlayışın getirdiği problemlerden birkaçına temas etmek istiyorum.

Devleti temsil eden yapı, günümüzde bürokrasi adıyla adlandırılmaktadır. Dolayısıyla, devlet; bürokratlar tarafından temsil edilmekte ve halkın bu konudaki düzenleyici ve denetleyici rolü, dolaylı ve çok düşük seviyede gerçekleşebilmektedir. Bürokratlar, çoğunlukla;  kendilerine verilen yetkileri, devletin sanki sahipleriymişçesine, halk üzerinde bir baskı mekanizması gibi kullanarak, devlet’i ve onun itibarını zayıflatmaktadırlar. Bunu birkaç örnek ile açıklamak istiyorum.

Bir işletme, yürüttüğü bir yönetim projesinde  bazı eğitim ve bilgisayar hizmeti karşılığında kişilere iş karşılığı ödemelerini belgeler fakat, bilgi eksikliği sebebiyle sigortalı çalışan bu kişileri, ikinci defa sigortalamayı ihmal eder. Bu ihmal sebebiyle maliye, yaklaşık 18 bin TL bir ceza çıkarır. Bu olay, 8-10 sene önce olmuştur. Kişi, bu konuda itiraz ederse de, netice alamaz ve parayı büyük zorluklarla ödemek zorunda kalır. 

Bu olay, bir kanuni işlemi bilmeyen kişinin, hatası olarak; bilgisizliğinin değil; çok büyük bir suç işlemenin cezası olarak ortaya konulan bir uygulama gibi ele alınmıştır. Maliye; kusur işleyen kişiyi, kasdi bir işlem gibi görmüş ve acımasızca cezalandırmıştır.

İkinci bir örnek, bir işletmenin vergi borcu, muhasebecisinin hatırlatmayı ihmal etmesi sonucunda ödenmemiş ve  bu borç, 9,5 yıl sonra, bu süre içindeki  faiz cezalarını da  üzerine konulmasıyla  ile iş sahibine  aşırı bir ceza olarak uygulanmıştır.

Kişi vergi dairesine, “neden bu borcun ödenmediğini bana daha önce bildirmediniz” diye sorduğunda, aldığı cevap: “Sizin adresinizi bulamadık” olmuştur. Kişi, dosyada muhasebecisinin adres ve telefonunu göstererek, “muhasebeci vasıtasıyla bunu bana bildirimez miydiniz” diye hakkını aramaya kalkışınca, vergi dairesindeki yetkililer buna bir cevap verememiş ve kişi, 9 bin TL olarak birikmiş cezayı ödemek zorunda bırakılmıştır. Burada, muhasebecinin değil de, iş sahibinin cezaya muhatap olması da, ayrı bir garipliktir.

Üçüncü bir örnek; Yeni yapılan paralı yoldan geçen OGS’li  bir araca 150 TL lik bir ceza, kişinin OGS hesabında 146 TL bulunmasına rağmen, 4 TL eksik olduğu için  alınmamış  ve 2,5 ay sonra; bu ceza 781 TL olarak kişinin evine posta yoluyla iletilmiştir. Bunu yapan bir özel Oto yol işletmesidir. Konuyu işletmeye soran kişi, “neden bu ceza geldi” diye sorunca, ilk olarak OGS’nizde para yok denmiş; kişinin bankadaki OGS hesabında para olduğunu görüp, tekrar işletmeyi arayınca, “paranız eksik olduğu için alınmamış” cevabını verilmiştir. İşin garibi, ceza belgesinin üstünde “ihtarname” yazısı bulunmaktadır!. Halbuki hiçbir bilgilendirme ve ihtar yapılmadan, üstelik 2,5 ay geçtikten sonra cezanın kesin sonucu kişiye iletilmiştir.

Bu örnekleri çoğaltmamız mümkündür. Her üç örnekte de, kurumlar; hata, ihmal veya kişinin hastalanması, ölmesi gibi “tabii olaylar”ı düşünmeksizin, bazı kurallar koyarak, hayatın sosyal dinamiklerini dikkate almamışlardır. Dolayısıyla, vatandaş’ın ihmal veya bilgisizliği ; adeta bir “kazanç yolu” haline getirilmiştir.

Bazı devlet işlemlerinde, kanunların değişmesi veya tam anlaşılmaması sebebiyle, bürokrasideki bazı kişilerin, “ .. bu kanunu bilmek zorundasınız” gibi, insan aklanının zor kabul edeceği bir cümleyi kullandıklarına şahit olmuşumdur. Bunun üzerine ben de onlara, “ peki, sen de bana Üniversite kanunu ile ilgili şu hususu biliyor musun?” demek zorunda kalmışımdır.

Bana göre, böyle bir yaklaşım; hiç de ahlaki bir tutum değildir!.. İnsanlar, yüzlerce kanunu nasıl bilebilir ki?…

 Bu tür tutumlar, devlet adına hareket eden kurumların, vatandaşa hizmet yerine, onu mağdur edici ve “cezalandırıcı bir mantık” ile çalıştığı izlenimini vermektedir. Bu tavır, bürokratların; olayların ahlaki ve sosyal boyutunu dikkate almadan, katı ve esnek olmayan tutum ve işlemlerle, devleti yıpratma ve olumsuz imaja yol açmalarını sonuçlandırmaktadır. Böyle,  kaba ve esnek olmayan mantık ile devlet; toplumun gözünde anlayışsız ve düşüncesiz bir kurum haline düşmekte ve bu psikoloji, toplumsal bütünlüğü de olumsuz etkilemektedir.   

Prof. Dr. Sami ŞENER

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.