
DÜNDEN BUGÜNE İNSANIN İNŞASI
İnsan nedir? “Bir damla kan, bin türlü endişe” diye tanımlamış Sadî-î Şirâzî, şairane bir hissiyatla. İnsanın farklı yönlerinin her biri esas alınarak çok sayıda tanımlar yapılabilir. Günümüzün anlayışına göre insan, “biyo-psiko-sosyal bir varlıktır” tanımı bütüncül bir bakış açısını yansıtan bir tanımlamadır. Son zamanlarda bu tanıma insanın “anlam arayan” yönünü ilave edenler de çoğalmıştır.
Bedenimiz ve psikolojik varlığımızla atalarımızdan aldığımız genetik bir yazılımla bu dünyaya geliyoruz. Sonra içine doğduğumuz kültürde toplumsal yönümüz gelişiyor. İnsan olmayı, insanlardan öğreniyoruz. Ahlakî yapımız, toplumun değerleri ve ihtiyaçları doğrultusunda yakın çevremizle olan ilişkilerimizle şekilleniyor. İyi ve kötü, doğru ve yanlış gibi değerleri ayırt edebilmeyi ve bu değerlere göre davranmayı akıl ve iradeyi kullanabilmeyi, belli bir eğitim sürecinin sonunda kazanıyoruz.
İnsana bir bakıma ahlak varlığıdır da denebilir. Çünkü hiçbir canlıda insanda gördüğümüz ahlakî çeşitlilik ve kompleks yapı görülmez. Diğer canlıların hayatta kalması, insan kadar uzun eğitime tabi tutularak, emek verilerek yetiştirilmeyi gerekli kılmaz. İnsanın hayatını sürdürebilmesi ise toplum içinde ve toplumun değerleriyle belli bir uyum göstermesiyle ilişkilidir
Toplumun olmadığı bir yerde ahlaktan söz edilemeyeceği gibi, bireyi yok sayan bir ahlak da mümkün değildir. İnsan doğuştan getirdiği bireysel özelliklerine göre seçimlerini yapar, tutum ve davranışlarını belirler. Huy, mizaç, karakter diye adlandırdığımız kavramlar da ahlak kavramının bireysel yönünü ifade eder.
Atalarımız, “Can çıkmayınca huy çıkmaz.” ,“Kişi yedisinde ne ise yetmişinde de odur” derken insanın değişmeyen ana karakterini söylemek istemişler. Bu gerçeğin yanı sıra, sözün terbiye edici gücünü de tecrübe etmiş olmalılar ki :“ İki söz bir büyüye geçer.” demişler. Uygun zamanda ve yerine göre etkili söz söylemek kişinin davranışlarını büyüleyici bir şekilde dönüştürebilir.
Ralph Waldo Emerson’a atfedilen şu söz, karakter inşasının basamaklarını ne güzel özetler: “Bir düşünce ek, bir eylem biçersin; bir eylem ek, bir alışkanlık biçersin; bir alışkanlık ek, bir karakter biçersin; bir karakter ek, bir kader biçersin.” Kişinin zihnine fikir tohumları ekersin, sonra fikirlerin ürünü olan davranışları görürsün, davranışlar da sürekli yapılınca alışkanlıklara dönüşür. Alışkanlıkla yaptığımız davranışlar da karakterimizi ortaya koyar.
Günümüzde zihnimiz ne çok olumlu- olumsuz uyarana maruz kalıyor. Özellikle kıskançlık ve haset tohumu eken yayınlar, kişiyi alışkanlıktan öte bağımlılık derecesinde etkiliyor. Sosyal medyanın teşhirciliği çağrıştıran arenasında gösteriş tutkunları, sahip oldukları güzelliklere başkalarını da şahit tutmak istiyorlar. Bu yolla sosyal statülerini yükselterek güven eksiklerini giderme çabasına giriyorlar. Kısa vadede amaçlarına ulaşsalar da uzun vadede kişi kendi gerçek değerinden uzaklaşıyor, kimliğini kaybediyor ve sosyal ilişkileri bozuluyor.
Dış dünyanın, sosyal medyanın olumsuz tesirlerine rağmen sağlam bir ahlakî yapı nasıl korunabilir? Bu sorunun cevabını ararken geçmişin bilgeliğine ,Kınalızâde Ali Efendi’nin Ahlâk-ı Alâi adlı eserine başvurdum. Günümüzün en büyük manevî hastalığı olan “Haset” bahsini seçtim. Onun hasetle ilgili sözlerini bugünkü bilgilerimizin ışığında da anlamaya çalıştım:
“Hased, bir kimsede var olan nimetin varlığından huzursuz olup, nimetin o kişiden gitmesini istemektir.” diyor. Ona göre, haset nefsin hastalığıdır, bilgisizlik ve aç gözlülükten doğan ve nefiste bunların galip gelmesiyle kuvvet bulan bir huydur. Bilgisizliği ve aç gözlülüğünün kaynağı ise“.. bütün iyiliklerin, nimetlerin bir şahısta toplanmasının imkân dairesinin dışında olduğunu, Hakk’ın verdiği nimetin, halkın isteği ile gitmeyeceğini” hasetçi kişinin bilmemesiyle alakalıdır.
“Hasetçinin hasedi Hak Teâlâ’nın işini red, ezeldeki taksim sonucu kula ihsan ettiği kısmete itirazdır, müdahale, etmektir. Bazı büyük zatlar bu konuda şöyle demişlerdir: ‘Beni çekemiyen kişiye söyle: Kime karşı edepsizlik ettiğini bilir musun? Sen Allah’ın (yapmış olduğu) işine karşı edepsizlik ediyorsun. Zîra sen Allah’ın bana verdiğine razı olmadın.’” İfadesinde açıkça görüldüğü gibi haset, yapısı itibariyle en başta Allah’ın iradesine, takdirine ve taksimine itiraz etmek olarak değerlendiriliyor. Bu bakımdan kişinin hem dünyası hem de ahiret mutluluğu çekememezlik duygusuyla bulanıyor.
Modern psikoloji, duyguları inkâr etmek yerine onları anlamayı kabul edip, geliştirici bir yol takip etmeye yönelik bir yaklaşımı kabul eder. Duygularımız bize iç dünyamızdan haberler getirir. Duygularımızın dilini anlarsak, onları yönetmeyi başarabiliriz. Haset duygusunu da inkâr etmek yerine, bu duyguyu anlamak, kabullenmek ve yönetmeye çalışmakla faydalı bir çıkış bulabiliriz. Mesela haset duygusunun temelinde hangi korkularımız, güvensizlik duygularımız var? Belki de kibrimiz engelimizdir. Bu duyguların etkisinden kurtulmak için ne yapabiliriz? Sorularımız bizi bir döngünün içinde hapsolmaktan kurtarıp çözüm odaklı geliştirici eylemlere hazırlayabilir.
Kınalızâde’nin reçetesinde de nefsin tersine hareket ederek şifalanmak var:
“ …akıllı kişi kendisinde hasede bir meyil doğduğunu anlar anlamaz, hemen hasedi doğuracak söz ve davranışların aksini yapmaya gayret göstermeli. Meselâ: Hasetçi, haset edeceği kişiyi kötüleyecekse derhal aksini yapmalı. Yani onu övmeye başlamalı. Haset edeceği kimseye karşı büyüklenme isteği belirmişse, derhal tevazu ile aksini yapmaya yönelmeli. Tâ ki, nefis düşmanlık etmekten ümit kesip, gün be gün dostluk eserlerinin artması ile muhabbete alışsın! Haset edilen, haset edenin bu lütuf ve ikramını anlayıp dostluğuna vâkıf olunca da dostluk, sevgi, birlik fikri gelişir.” diyor. Bu şekilde çekememezlik duygusunun olumlu yönde dönüşümü sağlanmış oluyor.
Kınalızade’nin de belirttiği gibi ahlakî eylemlerimizin kaynağını, dayanağını sağlam bir Allah inancında bulabiliriz. Takdirine güvenmek, razı olmak, ve onun için mücadele etmek, nefsi arındırmaya çalışmak, dua etmek… İç dünyamızın düzeninin sağlanması için gereklidir.
Yaşadığımız döneme dijital çağ, haz ve hız çağı deniyor. Teknolojik gelişmeler son sürat ilerlerken, yüzyıllar boyu insanlığın tecrübeleri sonucu edindiği ahlakî değerler de teknolojinin hızıyla orantılı olarak yıpratılıyor. Bir toplumu geleceğe taşıyacak güzel ahlak, güzel insan modellerinden ziyade toplumun bütünlüğünü ve huzurunu bozacak davranış modellerinin reklamları yapılıyor. Ahlakî çürümeyi tetikleyen her bir girişimin önünde karşı durmak, en az tükenişi destekleyenler kadar faal olmayı, sorumluluk almayı zorunlu kılıyor.
AYŞEGÜL ÜNAL
YAZARIMIZIN DİĞER YAZILARINI OKUMAK İÇİN LÜTFEN BU LİNKİ ZİYARET EDİNİZ
İSLAMİ HABER “MİRAT”
Çok teşekkür ederim yazılarınızı severek ve beğenerek okuyorum her yeni yazınızı sabırsızlıkla bekliyorum kaleminize kuvvet
Yine güzel bir yazı,
Yine güzel bir insani ders.
Kıssadan hisse misali,
Hisse alanlarınız bol olsun.
Gönlünüze ömrünüze bereket.
Selam ve saygı ile….
Yüreğine kalemine sağlık, herzaman olduğu gibi toplumun içinde karşılaştığımız bu tip insanlar var hasetlik kıskançlık çekememezlik…
”Ahlak-Alâî” zamanının en güzel ve veciz bir ahlak kitabı.Zamanının,deyince sakın günümüzde geçerli değil,manasına alınmasın.Çağlar ötesine hitap eden bir kitap.
Günümüzde yaşlı-genç-çocuk en çok ihtiyaç duyduğumuz güzel ahlaktır,edeptir,erkândır.
Bunları ne güzel dile getirmiş Ayşegül Ünal Hanımefendi.
Kendisine gönülden teşekkür ediyor,bu güzel ve faydalı yazılarının devamını diliyoruz.
Sizin en güzeliniz ahlakı güzel olanınızdir.
Yazılarınızı severek okuyorum.Yureğinize sağlık.
Okurken hem düşündüm hem içime döndüm. Haset gibi zor bir duyguyu bu kadar hikmetli, dengeli ve insana yol açan bir dille ele almak büyük bir emek. Kalemine, gönlüne sağlık Ayşegül Hanım.🌹