
Kur’an’da vücuh anlamlar ifade eden kavramlardan birisi de emanettir. Emanet: akıl, irade, özgürlük,[1] din, dinî teklif ve sorumluluklar; farzlar, Allah Teâlâ’nın koyduğu hududa riayet, itaat, cünüplükten yıkanmak, siyaset, yönetim, vaatler, yapılan sözleşmeler, namus,[2] namaz, oruç, zekât vb. ibadetleri eda edip haramlardan kaçınmak,[3] malî konularda güvenilir olmak[4] gibi manalara gelmektedir. Konuya giriş bağlamında söyleyecek olursak unutmayalım ki yukarıdaki tüm tanımları hayatlarında anlamlandıran insanlar emanete riayet etmiş olurlar. Özgür bir biçimde ilahî hududa riayet edip farzları ihsan hâlinde yerine getirenler, Allah’ın ve diğer varlıkların hukukuna riayet edenler, muharremattan şiddetle kaçınanlar, nebevî üslupla ümmeti adaletle yönetip ahlaksızca eylemlerde bulunmayanlar ve Allah’ın insanlar için yarattığı kaynakları dengeli şekilde dağıtanlar emanete riayet eden emin insanlardır.
Abdullah b. Ömer (r.a.), Allah’ın insana yüklediği en büyük emanetin namusu; cinselliği korumak olduğuna dikkat çekmiş ve muhafazasının önemine vurgu yapmıştır. Namus emniyetini ihlal eder endişesiyle kulağın, gözün, dilin, ayakların da harama düşmekten engellenmesi gerekir demiş ve bütün bu organları korumayı emanet olarak nitelemiştir. Daha sonra da Abdullah b. Ömer (r.); “Emanete riayet etmeyenin dini yoktur.” hüküm cümlesiyle emanete bakışını netleştirmiştir.[5] Bu dinsizlik ya meydana gelen boşluktan dolayı sırat-ı müstakim üzere bir hayat tarzının olmamasını veya inkâra dayanan bir dinsizliği ifade eder. Her iki fecaate de Müslüman düşmez. Abdullah b. Ömer’in açıklamalarından tesettüre hakkıyla riayet etmenin de emanet olduğunu kavramaktayız. Emanet, bütün peygamberlerin ortak sıfatı olması nedeniyle evrensel sünnettir.
Dinin, akıl sahibi varlıklara özgür iradeleri çerçevesinde yüklenen şer‘î teklifler olduğunu düşünürsek, emanet kavramı ile din, teklif ve irade arasında yakın bir alakanın olduğunu görürüz. Bundan dolayı Allah Teâlâ, teklifleri akıl sahibi varlık olan insana yüklediğini şu ayette belirtmiştir: “Biz, emaneti semalara, yerlere ve dağlara arz ettik; fakat onlar bu teklifi yüklenmekten kaçındılar. Nihayet emaneti insan yüklendi…”[6] Emanetin insana yüklenmesindeki esas hikmet, insanın emaneti taşımaya layık olmasındandır. Bu sebeple Allah Teâlâ, daha işin başında emaneti layık olana vermiş ve böylece kullarına da bu konuda evrensel bir sünnet koymuştur. Hatta risalet gibi bir emanetin niçin şairler ve zenginlere verilmediğini soran Mekke müşriklerine Yüce Allah şu cevabı vermiştir: “Allah, risaleti/peygamberliği kime vereceğini en iyi bilir.”[7] Esasında işi ve görevi ehline vermek, Allah’ın (c.c.) el-Adl isminin evren, insan, toplum ve kurumlar üzerindeki yansımasıdır. İnsanlar görevi layık olanlara verdikleri oranda Allah Teâlâ’nın bu isminden nasiplerini almış olurlar. İşi ehline vermeyenlerin Allah’ın bu isminin tecellisinden zerre kadar nasipleri yoktur. Bu bağlamda şunu söyleyebiliriz; emaneti ehline vermek siyasetin meşruluğunun da göstergesidir. Zira emaneti ehline tevdi etmeyen siyaset, zulümle nitelenir ve uzun süre yönetimde kalamaz. Çünkü zulüm baki değildir. İşi ehline vermenin önemiyle ilgili şu rivayeti herkesin bilmesini isteriz ama en çok da siyasilerin bilip gereğini yapmalarını arzu ederiz: “Kim Müslümanların yönetimini üstlenir de Allah’ın Kitabını ve Peygamberinin sünnetini daha iyi bilen ve yönetime en layık kimseye rağmen başka bir kimseyi idareci tayin ederse Allah’a, Peygamberine ve bütün Müslümanlara ihanet etmiş olur.”[8] İslâm toplumlarındaki yöneticiler bu hadisi içselleştirerek hayata katacak ve gereğini yapacak olsalardı Müslümanlar daha farklı bir hayat sürerlerdi. Tarihteki tuttukları yer farklı olurdu. İnsanlığın siyasal kriz yaşadığı bir süreçte İslâm, dünya sisteminin karşısına daha somut ve mükemmel uygulamalarla alternatif siyasal model olarak sunulabilirdi. Maalesef bunlar yapılamadı. Şayet bunlar zamanında ve yerinde yapılsaydı, Müslüman gençler ideolojik yapılanmaya bağlı siyaset arayışı nedeniyle parçalı bir dine iman etme ve buna bağlı hakka Müslüman olamama hastalığına düşmezlerdi. Burada ümeranın ve (şayet varsa) ulemanın hatası elbette büyüktür.
Allah Teâlâ’nın işleri ehil insanlara tevdi etmesiyle bağlantılı Kur’an’da onlarca ayet vardır. Konuyu zihinlere yerleştirmek açısından şu örnekleri bir defa daha hatırlatmakta yarar görüyoruz: Allah Teâlâ, insanı bilgiyle donatıp emaneti taşımaya hazır hale getirince ona hilafet görevi vermiştir.[9] Hz. İbrahim’i(a.) önce çeşitli konularda denemiş sonra önderlik makamına getirmiştir.[10] Talut’un ordu komutanlığına İsrail oğulları itiraz ettiklerinde, Yüce Allah ilim ve fiziki açıdan üstün olan bu kişinin emanete herkesten daha layık olduğunu bildirmiştir.[11] Fetih yılında Kâbe’nin anahtarlarını Osman b. Talha’dan almak isteyen Hz. Peygamber’in akrabalarına Yüce Allah şu buyruğu ile müdahalede bulunmuştur: “Allah, emanetleri kesinlikle ehil/layık insanlara vermenizi emretmektedir…”[12] Bu ayetin nüzulü ile beraber Kâbe’nin anahtarları yeniden Osman b. Talha’ya iade edilmiştir. Bugün bile onun torunlarının elinde bu görev ifa edilmektedir.
Emanetle ilgili ayetlerin her ne kadar nüzul ortamı ve arka plânları olsa da ayetlerden tikel ve tekil hükümler çıkarmak mümkündür. Önemli olan adaletin hâkim olması ve zulmün ortadan kalkmasıdır. İşler ehliyetli ve liyakatli kimselere verilmeyecek olursa zulüm hâkim olur. Zulme karşı en büyük mücadeleyi veren Peygamber Efendimiz, emanetin ve adaletin tesisi bağlamında ümmetine şu evrensel duyuruyu yapmıştır: “Emanetler zayi oldu mu artık kıyameti bekleyin.” Sahabiler; “Emanet nasıl zayi olur?” diye sorduklarında Resulullah şu karşılığı vermiştir: “İş(yönetim, sorumluluk, idare, siyaset, önderlik makamı, imamet, liderlik) ehil olmayan/liyakatsiz kimselere verildiğinde emanet zayi olmuştur ve kıyameti bekleyiniz.”[13] Buradaki kıyamet, büyük kıyametin habercisi anlamında kullanıldığı gibi, işlerin alt üst olması, düzenin bozulması, huzurun kalmaması, ve fitnenin yaygınlaşması anlamlarında da kullanılmış olabilir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.), “Alçak/müptezel kimseler iş başına geçmedikçe kıyamet kopmaz.”[14] buyurmuş ve yönetimde fesada neden olabilirler endişesiyle emaneti taşımaya layık olmadıklarından dolayı “Çocukların yönetime hâkim olmasından Allah’a sığınınız.”[15] duasını mü’minlere öğretmiştir. Allah Resulü, emaneti ehline vermeye göstermiş olduğu özen nedeniyle mü’minler Medine’ye hicret ettikten sonra onlarla yaptığı sözleşmelerde “İşi/görevi ehline vermek hususunda” söz almıştır.[16] Bu söz nedeniyle Müslümanlar siyasetin ilk yıllarında muvaffak olmuşlardır. Dört halife içerisinde siyasal başarısı zirveye çıkan Hz. Ömer’in başarısının nedenlerinden birisi de kim olursa olsun layık olmayan hiç kimseye görev vermemesidir. Ne zaman ki emanetin önemiyle ilgili ayetler ve hadisler unutulmuş, yönetime gelmenin ölçüleri değiştirilmiş, Müslümanlar da o andan itibaren düşüşe geçmişlerdir.
Yeri gelmişken açıklamakta yarar görüyoruz; ayetleri ve hadisleri doğru anlamak ve bu uğurda çaba sarf etmek çok önemli bir davranıştır. Nasları bağlamlarından kopararak keyfi anlamlar yüklemek usul/metodik bilgi eksikliğinden kaynaklanan ciddi bir arızadır. İdeolojik körlüğe maruz kalanlar usul de bilmediklerinden büyüklerinin her yaptığında hikmet arama hastalığına yakalandıkları için doğruyu anlama ve uygulama noktalarında bir çaba göstermezler. Başarıyı daha da geliştirmenin veya başarısızlığın fıkhını yapmazlar. İslâm toplumunda görev istememekle alakalı rivayetleri yerinde ve bağlamında anlayamayıp idareyi kâfirlere ve münafıklara teslim etmeyi marifet sayarlar. Siyasetin en faziletli bir ilim ve uygulama olduğunu kavrayamayan bu zavallı kişilere Hz. Ali’nin (r.) şu sözünü hatırlatmakta yarar görüyoruz: “Din ve siyaset iki kardeştir. Biri diğerinden müstağni değildir; birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Din esastır; temeldir. Siyaset ise bekçidir. Temel olmazsa yıkılır; bekçi olmazsa din zayi olur.”[17] Bu rivayet tekrar okunup üzerinde tefekkür edilecek olunursa siyasetin önemi daha iyi anlaşılır. Yüce Allah, 200’den fazla velayetle ilgili ayette hiçbir kâfirin; Yahudi’nin, Hristiyan’ın, münafığın, müşrikin, ateistin vb. Müslümanlar üzerinde velayet haklarının olmadığına vurgu yaparak onlara siyasette önderlik makamlarının verilmemesini emretmiştir. Zira bu grupların tamamı, insanları haktan saptıran dalalet ehli kimselerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.) ise bu tip yöneticilere karşı ümmetini şöyle uyarmıştır: “Ümmetim üzerine en çok korktuğum şey, onları haktan uzaklaştıracak olan sapık önderlerdir.”[18] Bütün bu endişeleri nedeniyle Resulullah (s.a.v.), münafıkları idari makamlara getirmeyi ve karşılarında küçülerek Müslümanların onlara ‘efendim (seyyidim)’ diye hitap etmelerini yasaklamıştır.[19] Emanete layık olmayan münafık ve fasıkların övülmesini yasaklayan Peygamber Efendimiz konuyla ilgili şu uyarıyı yapmıştır: “Fasık birisi övüldüğü zaman Allah Teâlâ gazaba gelir ve (işlenen suçun büyüklüğünden) dolayı Allah’ın Arş’ı titrer.”[20] Üzülerek belirtelim ki halkı Müslüman ülkelerin neredeyse tamamına yakınındaki eğitim ve öğretim Allah’ın arşını titretmek üzerine bina edilmiştir. Kur’an-ı Kerim, bazı iyilikleri olsa da Firavun’un bu yönünden bahsetmez. Ebu’l Hakem denen Ebu Cehil’in bireysel iyiliklerini konu edinmez. Küfür önderlerinin sözde iyiliklerini anmak onları sadece meşrulaştırır. Kur’an-ı Kerim’in bu hassasiyeti göz önünde bulundurulsaydı halkı Müslüman ülkelerin tiranları ve zalim yöneticileri, baskıcı liderleri, din düşmanı başkanları asla övülmez; rahmetle anılmazdı.
[1] Zuhayli, Vehbe, et-Tefsir’ü-l Veciz, s. 763
[2] Taberi, Ebu Cafer, *Cami’u-l Ulum, c. X, s.200,339-340
[3] Bagavi, Mealim’ü-t Tenzil(muhtasar), s. 763
[4] Sabuni, Muhammed Ali, et-Tefsir’ü-l Müyessere, s. 1061
[5] Şevkani,Feth’u-l Kadir, s.1479
[6] Ahzab 33/72
[7] Enam 6/124
[8] Heysemi, Zevaid, c. V, s. 211.
[9] Bak: Bakara2/30
[10] Bak: Bakara2/124
[11] Bak: Bakara2/247
[12] Nisa 4/58
[13] Buhari, 3, ilim, 3, Had. no: 59,c. I,s.21
[14] Heysemi, Zevaid, c. VII,s.220
[15] Ahmed, Müsned (tah: Muhammed Şakir, Had. no: 8302), c. XVI, s. 139
[16] Nesai,*Bey’at, 39, Had.no:*1,c. VII,s.138
[17] Makdisi, Şemseddin Ebu Abdullah b. Ali, el-Adab’u-ş Şeriyye, Kahire, trsz., c. I,s.179
[18] Ahmed, Müsned, c.vı, s.441.
[19] İbni Mübarek, Abdullah, Kitab’u-z Zühd, s.51.
[20] Acluni, *Keşf’ü-l Hafa,*c. I, s.223.
İmamoğlu Davasında 8 Milyon Dolarlık Rüşvet Beyanı Medicana Hastaneleri'nin Sahibi ''Hüseyin Bozkurt'' Ekrem İmamoğlu, Benden…
İsrail Basınında MIZRAK Alarmı: "Türkiye Doğrudan Vuruş Menziline Aldı" Tel Aviv merkezli analiz platformu Nziv,…
Yunanistan Sürükledi, AB Yine Arkadan Vurdu: Brüksel’in Türkiye Düşmanlığı Bitiş Çizgisini Aştı! Türkiye ile Libya…
Dört İslam Ülkesinden Güç Birliği: Bedir Mutabakatı İmzalandı Türkiye, Endonezya, Katar ve Pakistan, savunmada iş…
Kapitalizmin Mabetleri: İbadetimiz Alışveriş, Kıblemiz Vitrin mi? İnsanlık tarih boyunca kutsal mekânlar inşa etti. Kimi…
FRANSA’DA OLANLAR NEYİN NESİ? Bir zamanlar Avrupa’nın en müreffeh ülkelerinden biri olarak gösterilen Fransa’da halk…