
EMPERYALİSTİN ŞAKİLESİ
“Uluslararası büyük güçlerin” etki alanına giren ülkelerde yaşanan istikrarsızlığın nedeninin, yine uluslararası büyük güçler olduğunda çok az kimsenin kuşkusu yok. Sömürgecilik dönemlerinde ve şimdi yeni-sömürgecilik adı verilen modern zamanlarda, eski ve yeni sömürgeciler, denetleme imkânını elde ettikleri ülkelerin toplumsal, kültürel, maddi ve ahlaki hayatlarını kökten sarsıntıya uğrattılar, adeta tahrip ettiler.
İlahi sünnettir; uzun tarihi tecrübeler sonucunda kurulan hassas denge, bir kere bozuldu mu, takrar eski halini alması güçtür. Müslüman toplumlar için de bu sünnet hükmünü icra eder; kendi hallerine bırakılsa bile, bu güçlük söz konusuyken, her fırsatta içişlerine müdaheleler sürdükçe bu, büsbütün güçleşir hatta imkânsız bir hal alır.
Geriye doğru gidildikçe, başlangıç tarihini belki de iki yüz sene öncesine götürmemiz mümkün olan dış etkilere açık olayların, müdahale ve komplaların doğurduğu istikrarsızlığın, en geniş ve en vahim boyutlarda yaşandığı ve yakın gelecekte de yaşanacağı anlaşılan Ortadoğu –ki bu tanımlamanın kendisi Müslüman toplumlara giydirilmiş bir deli gömleği hükmündedir- (Bkz. Ali Bulaç, Ortadoğu’dan İttihad-I İslam’a, İnkılap y,, 2915-İstanbul, I, 13 vd.), uluslararası büyük güçlerin yürüttüğü tahrip edici faaliyetlere canlı bir örnek olarak karşımızda durmaktadır.
Türkiye’nin de dâhil olduğu bu bölge, siyasetinden ekonomisine, askeri ilişkilerinden bürakratik mekanizmasına kadar, ülke ülke, potansiyel kutup ve muhtemel bloklara ayrılmış bir dünyada, “büyük güçlerin” etki alanındadırlar. Soğuk Savaş döneminde rejimler, blok tercihlerine gore kendilerine bir ‘mazeret’ bulabiliyorlardı. O zamanlar Doğu/Sovyetler veya Batı/ABD bloklarından birine sırtını dayayan ülke yöneticilerine sorulduğunda, kendi ülkelerindeki istikrarsızlığın tek nedeni, karşı blokun yıkıcı faaliyetlerinden başkası değildi, bu aynı zamanda niçin tercih ettikleri blokun desteğine ihtiyaçları olduğunun da gerekçesiydi.
Bugün de iç siyasette ve iktidar mücadelelerinde “dış güç faktörü” farklı gerekçeler gösterilse de takip ettiği yöntemde ve kullandığı enstrümanlarda farklılık arzetse de, mahiyeti itibariyle değişmiş değildir. Özellikle tahakkümcü ve hegomonik güç konumunda olan batının (ABD ve Avrupa) müslüman dünya ile dost olabileceği, karşılıklı ticaret ve işbirliğine dayalı samimi politikalar izleyeceği büyük bir aldatmacadır. Yakın tarihte yaşanan acı tecrübeler, belgelenmiş olayların “dost ve müttefik ülkeler”ce tertiplendiği yolundaki somut ve tarihsel gerçekler bir yana, zaman zaman tesadüfen ele geçen veya bilerek sızdırılan bilgi ve belgeler, bu iddianın ne kadar geçersiz ve amiyane olduğunu göstermeye yetiyor.
Yakın tarihten felaktele sonuçlanan örneklere bakalım:
Mesela Amerika, Irak’a demkorasi ve özgürlük getrime vadiyle müdahale etti, Irak’I derin bir kaosun içine sürükledi; gerçekten halkın desteğini almak surteiyle seçim kazanan Cezayir’de İslami Selamet Cephesi FİS’in, Türkiye’de Refah’ın, Filistin’de Hamas’ın, Mısır’da İhvanın, Tunus’ta Nahda’nın önünü kesti, diktatörlere açık veya el altından destekler verdi. Demokrasi talebi ve özlemi, düzen ve istikrar getirecekken felaketlere yol açtı. Eğer batının desteği olmasaydı, müslüman dünyada diktatörlerin, otokrat yönetimlerin ayakta durması mümkün değildir ki, Ronald Trump, Suudi Kralına bunu açıkça söylemişti: “Biz olmasak, tahtınızı üç hafta koruyamazsınız.”
İran gibi batıya açıktan meydan okuyanlara uygulanan yöntem içeriden darbe veya doğrudan rejim değişikliğiyle işlemiyorsa, bu ülkelere sıkı ambargo uygulanır, yönetimlerin zora düşmelerine çalışılır, halk yeraltı ve yerüstü kaynakları olsa bile ambargo ve baskılar sonucunda yoksullaşır, kitleler bundan batının ekonomik ambargolarına değil, kendi yöneticilerini sorumlu tutar.
Batılı güçlerin başvurduğu diğer yöntem mezhep, etnisite, kültür farkı, milli çıkar vb. faktörleri öne çıkarıp müslüman ülkeleri birbirine düşman etmektir. Bir müslüman ülkeye tanına çıkar diğer tüm müslümanın zararına olur ve başka zamanda önceki durdumda batı ile işbirliğine giren ülke bu sefer kendisi büyük zarara uğrayanlardan olur. Müslüman ülkelerin çıkarı vahdet ve herkesin çıkarına hizmet edecek karşılıklı işbirliğidir.
Emperyalistler emperyalizmlerini sürdürmek için her türlü melaneti yaparlar. “Herkes kendi şakilsene göre amel eder” (17/İsra, 84.) Yılanın ve akrebin tabiatı bir yerinden soktuğu insana zehir akıtmak ise, emperyalistlerin tabiatı da müslüman dünyayı zillet içinde ve tahakküm altında tutmaktır.
Ağlayıp sızlanmanın faydası yok. Yapılması gereken müslüman dünya olarak kendi evimizi pisliklerden temizlemek, kendimize çeki düzen vermek, kısaca dış güçlerin müdahale ve entrikalarına, istismarına açık sorunları kendimiz çözmeye çalışmaktır.
En tehlikeli ve aldatıcı yol, bir müslüman ülkenin, diğer müslümanların aleyhine olmak üzere emperyalist bir ülke ile işbirliğine girmesidir ki, milli/ulusal çıkarını koruma saikiyle bu hatayı işleyen ülke eninde sonunda hangi zalime yardım etmişse, o zalim kendisine musallat olmuştur. Saddam Hüseyin’in uğradığı akibet bunun ibret alınması gereken trajik örneğidir. Umarım Türkiye ve yeni yönetimin başına geçen Suriye bu konuda yeterince imal-i fikr etmektedirler.
Ali Bulaç
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-
KURBAN, İBADETTİR, CENNET YOLUDUR! Vacip, Adak, Akika, Şükür, kurban bağışlarınızı ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyoruz. Siz de…
Ramallahlı Kadından Arap Liderlere ve Abbas Yönetimine Sert Tepki: "Bizi Gazze’deki Mücahitler Temsil Ediyor" Batı…
Bilal Erdoğan’dan Nüfus ve Aile Yapısı Uyarısı: "2100 Yılında 55 Milyona Düşebiliriz" İlim Yayma Vakfı…
250 YIL SONRA YENİDEN SÖMÜRGE İran'a, Gazze'ye, Yemen'e, Lübnan'a ortak operasyonlar yapan, Siyonist rejime karşı…
ÜÇ FATMA NUR’UN ÖLÜMÜ, TEK BİR GERÇEK: AİLE VE EĞİTİM SİSTEMİMİZİN ÇÖKÜŞÜ (2) 3. TOPLUM…
Gençler Arasında Sessiz Tehlike: "Apateizm" Akımı Yayılıyor! Eğitimci ve yazar Dilek Temirhan, son dönemde gençler…